21 Eylül 2026

Eylülün Yirmi Biri - 2026 / Pazartesi


    Ben gelirse hazır olsun diye doğru düzgün bir fotoğrafını bile çekmedim. Alacak kişi almayı unutmuş. Dün konuştuğumuz halde. Hiç almasa da olur aslında, peşine düşmeyeceğim. Ben değerlendiririm onları yani, kabaklarım ve ben mutluyuz aslında :O). Onlara böyle kutular da yaptım ince kartondan. Nefes alıp iyice nemlerini atabilecekleri bir şey düşündüm. Henüz iyice kurumadılar çünkü. Sabah bir de sulu zımpara yaptım onlara. Mis gibi oldular.

    Kutuları çok tatlı oldu ve çok hoşuma gitti. Evdekilerin hepsine de yapacağım. Hem birbirlerine değip zarar görmelerini engeller hem de çok tatlı ve yapımı da kolay diye :O). Bir de ilk kutuyu yaptıktan sonraki mutluluğumu görmeniz lazımdı. Altı üstü kartonu ölçülü kestim, katladım. Kenarlarını da zımbaladım. İyi kötü el işleri de yapan biriyim ama sanki hayatında ilk defa bir şey ortaya çıkarmış ya da ne bileyim bir iyileşme döneminden sonra eli ilk defa cetvel, makas tutmuş birinin mutluluğuna eşti benim mutluluğum ve gururum. 

    Ekşi mayalı ekmeğim bitmek üzere olduğundan ve dolapta hala kavanoz kavanoz Grawpi (üzüm ekşi mayam) olduğundan ekmek mayaladım bugün yine. Kalan mayadan da kurabiye yaptım. Üzüm ekşi mayam çok ekşi, baskın bir tadı var ama yiye yiye alıştım galiba. Eskisi kadar yoğun gelmiyor ama hala hissettiriyor kendisini. Tek bir kavanozum olsaydı ben mayayı besledikçe o baskın tat azalacaktı ama sürüsüne bereket olduğundan farklı farklı kavanozları besleyip bitirmeye çalışıyorum. O yüzden tadı hep baskın kalıyor. Bugün tadına alıştığımı fark edince kendimi evladının her kusurunu hoş gören anneler gibi hissettim. Benim dışımda bir de Atahan yiyor tadı yoğun da olsa. Geçenlerde bir arkadaşıma hem mayasından hem yaptığım ekmekten verdim mesela, beni bir daha aramadı o günden beri. Nefret mi ediyor artık benden diye düşünmüyor değilim :O)

    Bu arada geçenlerde kahvaltı ediyordum. Şöyle bir an tabağıma baktım. Ekmek kendi emeğim, el yapımım. Lutenitsa vardı önümde, e onu da ben yaptım. Kızılcık marmelatı? O da benden. Kendim aldım kızılcıkları, kendim yaptım. Bir de poy yapmıştım o gün, canım istemişti. Sadece peynir hazır alınmıştı ki, ineğim olsa onu da ben yapmış olurdum büyük ihtimalle. İneğe gerek yok gerçi köy sütü / açık süt falan alınıp yapılabilir belki. Pastörize sütle de oluyor olabilir. Neyse, peynirle ilgili hiçbir bilgim yok ama ben ileride peynir yapımına da merak salacağım gibi geliyor. Söylemedi demeyin. İlgimi çekiyor yapım kısmı. 

    Yine görüşmek üzere. 

20 Eylül 2026

Eylülün Yirmisi - Pazar / 2026

    Kabakları bitirdim. Yarın teslim edeceğim ve bir daha ham obje yapmayacağım kimse için :O). Yapması da değil de böyle işler beni geriyor. Yetişsin diye ekstra uğraşıyorum. Güzel olsun istiyorum. Pimpirikleniyorum. Fazlasıyla özeniyorum. Normalden daha uzun sürüyor o yüzden. Kendime yapayım, beğenmezsem de, yapamazsam da sorun olmasın. Yetiştirmek gibi bir derdim hiç olmasın. Rahat rahat takılayım. En güzeli bu. Evdeki taş tozum bitti, sipariş verdim gelince denemek istediğim şeyler var, onları yapacağım yavaş yavaş. Evde olsaydı bile birkaç gün uzak dururdum büyük ihtimalle taş tozundan, iki gündür yeterince uğraştım gibi. 

    Önümüzdeki hafta sonu annemle dört günlük bir geziye gidiyoruz. Amasya, Çorum, Tokat. Daha önce gitmediğim yerler. Annemle beraber olmak güzel. Yiyip içip gezeceğiz. Mis gibi dört gün, tatil gibi bir şey. Yine de bazen hazırlanma kısmı ve yol gözümde büyüyor ama yola çıkınca hoşuma gideceğini biliyorum :O). 

    Hafiften başım ağrıyor. Ağrı hafif diye ilaç içmek de istemedim. Çok keyfim yok gibi. Fazla yazmadan kaçıyorum o yüzden. 

    Yine görüşmek üzere. 

19 Eylül 2026

Eylülün On Dokuzu - 2026 / Cumartesi

    Ne güzel düzene oturtmuştum her gün yazıyordum bir gün kaçırınca gerisi geldi kaç gündür yazamadım. Olsun, diyerek kaldığım yerden devam edeceğim. Her gün yazmaya çalışacağım yine.

    Rutini bozan salı günü öğleden sonra saatlerinde akşama yemeğe misafir geleceğini öğrenmem oldu. Kocam sağ olsun, karım ev kadını, hiçbir işi gücü yok, canım istediği anda misafir çağırayım, ona sormama gerek yok, hatta ona da aklıma ne zaman gelirse o zaman söyleyeyim, önceden bilmesine de gerek yok diye düşünmüş. Bana güzel bir sürpriz yapmış. Hiç sevmem sürprizleri ama olsun. Hoş, misafir dediğim kaynım, kaynanam vb. Yemeği balık olarak kararlaştırmışlar. Kaynım pişirdi onu da. Yemekle ben hiç uğraşmadım. Her zaman gelsinler, mutlu olurum, bir arada olmayı seviyorum ben. Zaten sorun misafirde değil. Kocamın bana sorma veya söyleme ihtiyacı hissetmemesinde. Bundan ötürü yeterince pişman edebilmişimdir onu diye umuyorum. Tekrar aynı şeyi yaparsa az bile yapmışım demektir.  

    Sonuçta salı misafire hazırlık, yeme içme hoş geçme, gecenin yorgunluğuyla yatıp uyuma derken yazamadan geçti. Çarşamba devam edecektim hiç ara vermemiş gibi. O gün öğlene doğru teyzemin rahatsızlandığı haberini alınca annemi de alıp apar topar Kocaeli'ye gittik. Ambulansla aynı anda vardık. Onu evden alıp ambulansa bindirdikleri sürede görebildik. Günün devamı boyunca da haber bekledik. Eve gece yarısına doğru döndük ancak. Yol, trafik, endişe - üzüntü derken çok yorulmuştum zaten. Bu arada çarşambadan beri hastanede teyzem, tedavisi devam ediyor. Yaşı da 83 civarında olduğundan korktuk ama iyiye gidiyor.

    Perşembe kargoya gitmem gerekiyordu. Annemle AVM'ye gidip acil bir iki ihtiyaç için bakınacaktık. Markete de gitmemiz gerekiyordu. Hepsini hallettik. Markette bulduğumuz küçük kabaklardan da aldık (Aşağıdaki fotoğraf). Bu arada ben kendimi kabak sevdalısı sanıyordum ama annem benden betermiş. Stantta renk renk, minyatür - oyuncak gibi kabakları görünce ikimizin de ""Aay ne tatlııııııı" diyerek gidişimiz vardı ki, görmenizi isterdim. 

    Geçen kış deli gibi taş tozundan obje yapıyordum hatırlarsınız. Çalışma odamın her yeri kurumakta olan, kuruyan taş tozu biblolarıyla dolmuştu. Bir ara ben malzemelerimi toplamak zorunda kaldım bir şey için. Hepsini kutulara koyup kaldırdım. Düzenli de koymadım geri çıkaracağım diye ama bir kere kaldırınca çıkarmak da zor geldi. Taş tozunu komple bıraktım. Özellikle son birkaç aydır tekrar yapmaya çok heveslendim ama kalıplar bir yerdeydi, taş tozu ayrı yerde. Her şey karman çorman. Hepsini ortaya döküp malzemeleri bulmam, bir araya getirmem gerekiyordu. Bir ara deyip sürekli erteliyordum. Bir tanıdık benden 20 tane ham kabak istedi. Boyasız yani. Ben de geçen seneden evde bir sürü döküp de boyamadığım kabak var, 10 - 15 tane rahat çıkar, gerekirse 4 - 5 tane de yeni dökerim, hem bahaneyle malzemeleri de toparlamış olurum dedim. Pazartesi vereceğime söz verdim. 

    Cuma günü girdim depoya (yatak odası :O)). Açtım bütün kutuları, malzemelerimi buldum, bir araya getirdim. Bahaneyle oraları da biraz düzenledim. Hazırdaki kabakları bulup çıkarayım, kaç taneymiş bakayım, ona göre tamamlayım dedim. Hiçmiş. Benim hiç ham taş tozu kabağım yokmuş. Hepsi boyalıymış. Ham halde duran başka şeyler varmış, ben onları kabak zannetmişim. Yani benim, 10 - 15 tane vardır zaten, gerekirse 4 - 5 tane de yapıp veriveririm diye düşündüğüm iş, tek bir kabak kalıbıyla 20 tane kabak yapmaya döndü birden. Evde her şey vardı neyse ki, yaparım dedim. Başladım ama evdeki taş tozu yeni aldığım hiç kullanmadığım bir markaydı. E, 7 - 8 aydır yapmamışım unutmuşum da ne kadar suya ne kadar toz koyduğumu. İlk birkaç saat yaptığım her şeyi çöpe attım. Birincisi suyunu fazla tozunu az koyduğum için daha kalıptan çıkarırken kırıldılar ki oranını doğru yaptığımda bu hiçbir şekilde olmayan bir şey. Kırılmaları zaten yanlış giden bir şeyler olduğunu gösteriyor. İkincisi de yeni bir marka, ilk defa deniyorum, normalde 15 dakikada kalıptan çıkmaya hazır hale gelmesi gerekiyor. Bunlar çok geç kuruduğundan kalıptan 45 dakikadan önce çıkarmamam lazımmış, bunu bilmediğimden hepsini hep erken çıkarmışım. Ve dünden beri de kabak yapıyorum. Tek kalıpla ve geç donan tozla bu iş olacak iş değilmiş. Bunu çok iyi anlamış oldum. Zaten normalde ham obje satışı falan yapmıyorum. Bu tanıdık işi bir kıyak ve her ne kadar öngördüğümden çok daha fazla uzasa da en güzeli gerçekten de bir şekilde tekrar başlamamı sağlaması oldu. Bana kalsa en az bir iki ay daha bugün yarın diyerek ertelerdim büyük ihtimalle. 

    Yine görüşmek üzere. 

14 Eylül 2026

Eylülün On Dördü - 2026

    Bugün üzüm ekşi mayamla normal beyaz un ve tam buğday unlu (karışık) ekmek, ayrıca Kavılca unumla ve Puduhepa (klasik - standart) mayamla bir ekmek, atık mayalı galetalar (fotoğrafını görüyorsunuz aşağıda) ve atık mayalı çikolatalı kurabiyeler yaptım. Çok yoruldum.

    Ekmekler soğuk fermantasyonda, yarın pişecek. Galetalar güzeldi, tarif defterine girmeye hak kazandılar. Kurabiyeleri geçen gün de yapmıştım. Beğenince bugün tekrar yaptım. 
    Ayrıca Grawpi kolonisini beslemeye başlayalı iki hafta olduğunu fark ettim. Gayet de iyi durumda oldukları için poğaça, ekmek ve kurabiye kullanımından sonra hepsini buzdolabına kaldırdım. Artık her gün beslenmeyecekler. Dolapta bekleyecekler. Tezgahın üzeri boşaldı birden. Meğer dekorun bir parçası haline gelmişler hiç anlamamışım. Yerleri boşalınca bir boş geldi gözüme standlı mikserin ve kahve makinesinin üzeri. Bir yandan da hoşuma gitti. Kalabalık da yapıyorlarmış. 

    Bugün ayrıca boyamı, fırçamı çıkardım, tezgahımı kurdum. Ufaktan kafamdaki el işlerine başladım. Battaniyeyi de dikmeye devam ettim. Acele etmiyorum, ekmeklerden ve diğer işlerden fırsat buldukça oturup dikiyorum.

    Atahan'ın bir kitabını okuyordum. Ben gerilim okuyorum daha çok. Bu kitap korku klasmanında. Gündüz rahat okudum ama gece olunca korktum. Yine de okuyacağım biraz daha. Elimden bırakınca etkisi geçiyor, okurken korkuyorum sadece :O).

    Hep birkaç hafta geriden ve parça parça da olsa Muhtemel Aşk dizisini izledim yaz boyunca. Cansel'i (Levent Bey rolünde) seviyorum çünkü ama bu bölüm, yani geçen perşembe oynamış olan, çok saçma geldi artık. Kızdım. Bırakabilirim. Tuzlu Kahve'yi de beğendim bu arada. Onun da abartılı yönleri var ama oyuncular iyi. Zaten onu da geriden ve parça parça izliyorum. Film veya dizi hiç fark etmez, oturup bir kerede izlediğim bir tane bile yok. Sıkılıyorum ben. Bir de oturup izlemiyorum zaten, mutlaka bir iş yapıyor olmam gerekiyor. Örgü örmek, bulaşık yıkamak, el işi yapmak ve benzeri bir şeyler yapmadan izlersem çok zaman kaybı gibi geliyor ya da uyuyup kalıyorum zaten:)

    Görüşmek üzere. 

Not: Tam yazıya noktayı koyup tekrar kitabı alayım elime de biraz uzanayım demişken Hektor en favori oyuncağı olan ipini ağzında taşıyarak getirdi oynayalım diye. Bir de üzerine hem geldiğini haber verdi, hem de söylendi. Eskiler hatırlar bahsetmiştim daha önce, "ip" kocamın eşofmanının belinden çıkan ip. Ben elimde sallıyorum Hektor da yakalamaya çalışıyor. Aldığım ya da ona yaptığım diğer oyuncakları asla istemedi, varsa yoksa ip. Çok yorgunum, ben sandalyeden kalkana kadar unutursa hiç hatırlatmayacağım ama tekrar söylenirse biraz oynarım. Kaçış yok. Görüşürüz. 

13 Eylül 2026

Eylülün On Üçü / Pazar - 2026

    Dün yazımı yazdıktan sonra portakallı kekimi de yaptım. Çok güzel oldu. Defterime yazıp ileride de bol bol yapacağım gibi görünüyor. 
    Fotoğraf ise daha öncesinden. On gün kadar önce ayçöreği yapmıştım. Uzun zamandır canım istiyordu ama sıra gelmiyordu bir türlü. Evde üst üste kek yapıp hepsini tüketemeyince kalan kekleri ayçöreği yaparak değerlendirdim. Hatta çok kek kalmadığı için tarifim çok hacimli olmasa da hepsine yetmedi. Son birkaç tanesinin içine elmalı iç yaptım. Elmalı çörek olarak yedik onları da. Elmalı hali de güzeldi.
    Bugün hava serin ve kapalı. Ennnnn sonundaaaaa! Çok mutluyum. Şu an enerjim o kadar yüksek ki, bana bir dayanak verseniz dünyayı oynatırım yerinden. Benim enerjimi düşüren sıcak ve nemmiş. Şimdi daha iyi anladım.
    Pazar günlerini izin günüm ilan ettiğimden bahsetmiş miydim size hiç bilmiyorum. Mümkünse yemek yapmıyorum, dışarıdan söylüyoruz. Bulaşık ve çamaşır yıkanıyor, el mecbur. Bulaşık yıkamazsam mutfak ağzına kadar dolar. Çamaşır yıkamazsam da çocuğun işe giyecek kıyafeti olmayabiliyor bazen. Mutfakta her giyilen gün sonunda mutlaka kirli sepetine gittiğinden. Çok sayıda da olsa, her gün yıkansa da yedek olarak temiz bulunması iyi oluyor. Neyse, çok acil bir durum olmadıkça silme - süpürme yok. Bir de yapmam gereken değil yapmayı istediğim şeyleri yapıyorum genelde. Bu sabah oturdum beşten ona kadar kitap okudum mesela. Normalde iki saat kadar okuyup bırakıyorum, 7 - 8 gibi o gün neler yapacaksam ucundan kıyısından onlara başlıyorum. 


    Allende'den Maya'nın Günlüğü'nü bitirdim. Seviyorum ben Allende'yi. Bu kitabını da beğendim. Tavsiye ederim. 
    Kafamda dönüp duran bir sürü proje var. Her gün önce bunu yapayım, dur şunu halledeyim derken başlayamadan hep erteliyorum. Bazen başlayacak gibi oluyorum ama malzemelerim de karman çorman olduğu için bulamıyorum derken hevesim kaçıyor. Bugün onlardan birine mutlaka başlayacağım. En azından ihtiyacım olanları bir araya getirip eksikleri tespit edeceğim, evdeyse bulacak yoksa alacağım. Kararlıyım.
    Bu arada dün diyordum ya, kaybolan şeyleri bulduğum abuk yerleri yazmaktan utanırım diye. Efendim, benim ekmek yaparken fırına su kullanmakta kullandığım bir kase var. Sıcağa dayanıklı, fırına uygun olduğunu bildiğimden sürekli elimin altında tutup her zaman onu kullanıyorum. Geçenlerde ekmek yapacağım, kase yok. Oraya baktım, buraya baktım. Kirlide değil derken yukarıdaki dolaptan başka kase aldım onu kullandım. Günler geçti, benim kayıp kasem her zaman koyduğum ikinci çekmeden değil, ilk çekmeceden çıktı :O). İkinci çekmeceden düşüp kırılınca ilk kullandığım, daha sağlam yerde durur buradan düşmez diye en alttaki ilk çekmeceye koymuştum :O). Ve bütün mutfağı aradığım halde, orada olmaz diye o çekmeceye hiç bakmamıştım bile.
    Yine görüşmek üzere. 

12 Eylül 2026

12 Eylül 2026 - Cumartesi

    Bu sene lutenitsamı kendim yaptım. Gayet de yenilebilir, güzel bir şey çıktı ortaya. Hatta bir kere daha yapsam mı diye de düşündüm ama sonra fırsat bulamadım. 
    Geçenlerde de turşu mu kursam dedim. Kornişon. Turşu hiç kurmadım ben. Evdeki tüketimimiz kendimin kurmasını gerektirecek kadar yoğun değil. Marketten aldığım 350  - 700 gr'lık kavanozlar yetiyor genelde. Güzel yapılmış bir tuşunun yerini tutmaz tabi ki ama çok yemeyince evde yaptığına değmiyor böyle şeyler. Turşu kurma merakım da yemek için değil nasıl yapacağımı öğreneyim diye aslında. Şimdilik onu da bir fikir olarak kenarda tutuyorum. Ben kornişon yapmak istiyorum, kocam lahana yap dedi. Şu sıralar hemen yapamayacağım, müsait değilim. O zaman kışı bekleyim lahana çıksın kışın yapayım diye düşündüm ben de. Biraz erteledim o fikri. 
    Sürekli mutfaktayım zaten. Geçen gün düşündüm haftada birle sınırlandırayım mutfaktaki ekstra işlerimi. Günlük yemek döngüsü dışındaki tarifleri. Sonradan o da içime sinmedi. Bir şey gördüğüm zaman yapacaksam, evde malzemelerim de varsa, canım da yapmak ya da yemek istiyorsa yapayım işte. Onu da kurala bağlamayım dedim kendi kendime. 
    Dünkü kurabiyeler bitti mesela. Bir hafta sonra mı yapacağım tekrar? Ne gerek var? Hatta şöyle diyorum biraz buzdolabını düzenleyim, bakayım kenarda kıyıda kalmış bir şeyler varsa onları yapayım, hem iyice bayatlamadan yapılmış olsunlar hem de dolap biraz düzene girsin. Kavanoz dolu dolabın içi ve reçel de var, lutenitsa da, maya da. Onların dolapta ne işi var ki demeyin, koydum işte. Geçenlerde portakal şekerlemesi yaptığımda artan portakal suyu şerbetini gördüm dolapta. Portakal aromalı bir kek yapasım var onunla. Hatta yazımı bitirdiğimde tarif araştıracağım. Bu akşamı kahvenin yanında güzel bir portakal aromalı kek eşlikçimiz olsun, fena mı! Yok bir de haftada bir yapacakmışım, abartmayın yani siz de!
    Bu arada bir de dün, madem her gün yazıyorum, evin içinde önce kaybedip sonra bulduklarımı mı da yazsam mı acaba diye düşündüm. Sonra evin içinde kaybettiğime göre, bulduğum yerler abuk sabuk olursa yazmaya utanır mıyım acaba diyerek vazgeçtim :O). Kırlent kılıflarım kayıp da. Koydum bir yere ben onları, bir araya topladım. Hepsi ayrı ayrı yerlerdeydi, oradan buradan kılıf çıkmasın, tek yerde olsunlar dedim de o yer neresi onu hiç hatırlamıyorum! 
    Yine görüşmek üzere.

11 Eylül 2026

Eylülün On Biri - 2026


    Bugün hem bu atık üzüm ekşi mayalı kurabiyeleri hem de üzümlü - cevizli çatla patla (kaya, şekilsiz) kurabiyeleri yaptım. Grawpi'yi kullandım atık ekşi maya olarak ve çok güzel bir aroma verdi. Bundan sonra sık sık yapacağım büyük ihtimalle. Böyle bir lezzetten uzak durabileceğimi sanmıyorum. 
    Geçen kış parça parça ördüğüm ama birleştiremediğim battaniyenin parçalarını düzenledim. Diktiğimde buraya da mutlaka fotoğrafını atacağım. Battaniyeyi bitirdiğimde dikip hazır bir şekilde kaldıracaktım aslında ama yün iğnemi bulamadım. Öyle olunca da yaz boyunca parça parça kaldı. Battaniyeyi Atahan'ın kız arkadaşına hediye ördüm. Eylülün sonunda doğum günü, havalar da serinlemeye başladı. Artık tamamen bitirip sahibine vermek istiyorum. 
    Parçaları düzenlerken yeni bir battaniyeye başlayasım geldi. Yeşilli - kahverengili tonlarda. Hareli ipten. Yeni battaniyeye başlarsam daha önce başladığım ve evdeki artık iplerden ördüğüm iki ayrı battaniye bir kenarda kalacak. Yazın hiç örgü - ip elime almadım tabi ki, düşüncesi bile fenalık geçirtiyordu ama havalar soğuyor yavaş yavaş. Şöyle bir ipleri, yünleri ortaya döküp gözden geçireceğim. Eski projelerimi hatırlatacağım kendime. Eğer irademe hakim olabilirsem de yeni ip almadan evdeki yarım kalmış işlerimi bitireceğim.
    
     Yoruldum bugün, bir sürü de şey yaptım ama ortada bir tepsi çikolatalı kurabiye dışında bir şey yok. Çatlapatlaları annemin arkadaşları için yapmıştım, biz tadına baktık sadece kalanı olduğu gibi ona verdim. Dünden biraz yemek vardı ama ek yapmak gerek yanına. Kocam kayınvalideme uğradı bir ihtiyacı var mı diye, oğlum kız arkadaşıyla buluştu. Bulaşıklar yıkanacak (makineye atacağım), kuruyan çamaşırlar toplanıp yıkananlar asılacak ama hiç enerjim yok. Hazır onlar da yokken hem biraz dinleneyim hem size yazayım istedim. Moladan sonra işleri bitireceğim.

    Yine görüşmek üzere.  

10 Eylül 2026

On Eylül 2026 - Perşembe


   
    Benim büyük, kapaklı, komple cam ve ayaklı bir fanusum var. Çok da güzel, severek de kullanıyorum. Ama, çok büyük ve çok ağır. Sık sık bir şeyler pişiriyor da olsam kullanmadığım zaman masada yer kaplıyor. Boşken kaldırayım desem üst dolapta yer var, indir kaldır zor oluyor. Daha pratik, daha küçümen bir şeyim olsa günlük kullansam diye düşündüm. Büyük, cam saklama kabı baktım ama ben kapağı da cam olsun, içinde ne var rahatlıkla görünsün istiyordum. İstediğim boydaki saklama kaplarının kapakları ya renkli plastik ya da ahşaptı. Daha küçük ve ayaksız bir fanus baktım ama evde çok sevdiğim bir fanusum varken ikincisini almak da saçma geldi. Kurabiye kavanozu yapacağım büyük, geniş ağızlı bir kavanoz alayım dedim. O da kurabiye için tatlış olacaktı ama kek, poğaça, turta gibi şeylerde kullanamayacaktım. 

    Borcamlara baktığımda yukarıda fotoğrafını gördüğünüz modeli buldum. Her açıdan tam istediğim gibi olduğundan almaya karar verdim. 2.600 ml hacmi var. Aşırı büyük de değil, çok küçük de değil. Daha büyüğü olsaydı onu alırdım gerçi ama bu da gayet yeterli. 

    Bu arada son durumlar ne bilmiyorum, reklam yapmıyorum efendim, kullanıp beğendiğim bir ürünü tavsiye ediyorum. Kendi paramla aldım hem, daha doğrusu kocam aldı bana, yıldönümü hediyesi olarak. Herhangi bir sponsorluk, ücret ödenmesi durumu yok ama al bu ürünü hem kullan hem tanıt diyen olursa yollasın ürününü hem kullanırım, hem tanıtırım, bütün kitleme de alması için tavsiye ederim :O). 

    Yedi Eylül, bizim evlilik yıldönümümüzdü. 26. seneyi bitirip 27'ye başladık. Kocama hediye olarak fudge brownie (çok sevdiğim için her bahaneyle yapıyorum), elmalı turta (çok güzel oluyor - turtayla brownienin fotoğraflarını koyuyorum aşağıya) ve pastane poğaçası (annem de arkadaşlarına götürecekti, iki tepsi pişirdim) yaptım. O da bana çok istediğim Borcam tencereyi aldı. Aldığından haberi yoktu gerçi. Canım kocam yorulmasın diye ben beğendim, araştırdım, buldum ve onun adına kendime aldım :O). Annelerinize, eşlerinize mutfak eşyası, tencere tava almayın, kişisel zevklerine uygun hediyeler alın derler ya. Mutfak benim kişisel zevkim, mutfakla ilgili her şeyi alabilirsiniz. Bunu da şuraya iliştireyim. Okumuyorlar yazılarımı biliyorsunuz ama belki bir gün birinin hediye alası gelir, aa bakayım ne yazmış, belki istediği bir şey vardır, blogunda dile getirmiştir diye bakası tutar: Mutfakla ilgili her hediye kabulum ve son derece uygun ve beni mutlu eder. Birkaç kere de "hediye" ve "mutfak" yazdım aynı cümlede. Arama falan da yaparlarsa direkt çıksın :O).



    Neyse efendim işte, artık kek, kurabiye, börek, çörek pişirdiğimde aman Allah'ım, yaptım, pişirdim, çok güzel, yediğimizi de yedik ama ben bu kalanları nereye koyacağım? Büyük ve ağır fanusumu dolaplardan indirirken zorlanacak mıyım diye düşünmeme gerek kalmadı. Henüz bir şey yapıp içine koymasam da saklama kabım da hazır.

    Dünkü yazımda uzun uzun grawpiden bahsettim ya, pazardan üzüm alırken en bakımsız, doğal, yamuk yumuk olanını aldığımı söylemeyi unuttum. Yapmayı düşünen varsa diye iletmiş olayım. Tüm pazarı dolaştım. Bulabildiğim en rustik? - otantik? satıcıyı (köylü amca) buldum. Üzümlerimin ekşi mayada en iyi sonucu vermesi için doğala en yakın olması gerekiyordu. Yarım kilo organik! üzümlerden yarım kilo da eli yüzü düzgün üzümlerden aldım. Eve geldiğimde de mayamı 1 avuç üzümü ezip çekirdeği, suyu, kabuğu ne varsa hiç ayırmadan üzerine un ve su ekleyerek kurdum. Bu arada üzümleri yıkamıyoruz da. En fazla tozu gitsin diye nazikçe silebiliyoruz. Mayayı yapacak mikroorganizmaların üzerinde kalması gerekiyormuş. Yoksa olmuyormuş. 
    Bunun dışında ikinci ekmeğimi de bugün pişirdim. En az ilki kadar harikaydı. Üçüncü ekmeğimde üzüm ekşi mayamla normal beyaz un kullanıp mayanın saf aroması nasılmış diye bir bakacağım. Bir ara da Kavılca buğdayı unumla normal ekşi mayayı kullanıp unun aromasına bakacağım. İki üç günde bir ekşi mayalı ekmek yapmayı düşünüyorum en azından bir süreliğine. Artık elim de alıştı. Çok daha kolay geliyor yapması.
    Yine görüşmek üzere.

9 Eylül 2026

Eylülün Dokuzu - 2026

    Son beş gündür yazmayı çok isteyip bir türlü başlayamıyorum. Tarihi güncelledim sürekli. Sayfa hep açık derken, bu akşam başka bir şeye el atmadan direkt yazmaya başladım artık. Daha önceki denemelerimde, dur şunu da halledeyim, bunu da yapayım öyle başlayım derken yazma işi hep kaldı. En son bir hafta önce yazmışım ama belki de isteyip de yazamadığım için, tam olarak sebebini bilmiyorum ama sanki aylardır hiç yazmamışım gibi hissediyorum kendimi. Belki size anlatacağım bir sürü konu biriktiği içindir.

    Öncelikle bilgi güncellemesi yapayım. Son yazımda bahsettiğim üzüm ekşi mayam Grawpi ile ilk ekmeğimi yaptım. Bunu birazdan ayrıntılı anlatacağım ama ondan önce mayanın gelişim aşamasıyla ilgili birkaç şeyden bahsetmek istiyorum. 

    Üzüm ekşi mayası diye bir şey olduğunu ilk öğrendiğimde çok heyecanlandım ben. Bu işlerde yeniyim aslında eminim daha bilmediğim çok fazla şey vardır. Ama ben bir şekilde kendimi sanki yıllardır ekşi maya yapıyormuşum da her şeyi öğrenmişim, artık hiçbir şey beni şaşırtmıyorken birden hiç bilmediğim yeni bir tat keşfetmiş bir bilim insanı falan gibi hissettim :O). Koştum pazara üzüm aldım, hemen ertesinde heyecanla mayamı kurdum ve sabahtan akşama başında bekleyip kabarcık yolu gözledim. Bu heyecan ve mutlulukla da kendimden bir canavar yarattım. Hani filmlerde olur ya çılgın mucitler, bir şey icat ederler ve ona o kadar çok bağlanırlar ki, dünyaya zarar vereceğini de bilseler yok edemezler. İşte hayatımda (-ayatımda yazmıştım buraya düzelttim, serdeki Trakyalılık bazen hiç olmayacak yerlerde çıkıyor) neyse, hayatımda ilk defa o çılgın mucitleri anladım. Ekşi üzüm mayama kıyamadığım için gerekli bir adımı atladım ve evde Grawpi kolonisi kurdum. 


    Fotoğraf tamamen gelişigüzel çekildi, kusura bakmayın. Ve size her şeyi anlatayım derken çok daldan dala atlayıp konuyu biraz dağıtabilirim, bunu da hoş görün. 
    Şimdi efendim, normalde ekşi maya kurmaya başladığımızda her beslemeden önce mayanın bir kısmını çöpe döküyoruz! Evet, bildiğiniz çöpe. Hiç acımadan. Çünkü bebek ve genç mayalarda asidite fazla oluyor. Mayayı çöpe dökmezsek ekşi değil çok çok çok ekşi maya elde etme ihtimalimiz yüksek. Ayrıca o mayayı en az bir hafta - on gün beslememiz gerekiyor. Üzerine un ve su ekledikçe maya çoğalıyor. Hiç çöpe dökmezsek, kabarma payını da bıraktığımızda bizim en küçük boy kavanozla başlayıp 1, 2 litrelik kavanozlarla bitirmemiz gerekir. Maya arttıkça kullanacağımız un miktarı da artar, sadece beslemeye en az bir kg un kullanmış oluruz. Atma sebeplerimiz her açıdan mantıklı aslında. 
    Puduhepa'yı kurarken de, Felicita'yı kurarken de hiç düşünmeden attım hep bir kısmını ama Grawpi'de artık dediğim gibi çok heyecanlandığım için mi, en küçükleri olduğu için mi bilmiyorum, çöpe atmaya kıyamadım. Atmam gereken her mayayı ayrı bir kavanoza alıp besledim. Sonuçta evdeki kavanozlar yetmedi artık neredeyse. Toplu beslemeler yaptım. 
    En ilginci şu oldu, ayırdıklarımı da beslemem gerektiğini düşünemedim ilk başta. Aç bıraktım çocukları. Mutfakta, lavabonun yanındaki kahve makinesiyle mutfak şefinin üzerinde duruyordu kavanozlar. Lavabonun başında iş yaparken tam da burun hizamda kalıyorlar. Çocuklar acıktıkça ekşi ekşi kokmaya başladılar. Ben yine de hiç onlara yormadım. Çöpü değiştirdim. Giderleri yıkadım. Koku geçmedi. Geldim gittim kokuyu aldım ve ben çöp değiştirip gider yıkadım ama koku geçmedi. Bu arada koku hafif aslında, dediğim gibi tam benim burnumun hizasında olduğu ve ben hep lavabo başında olduğum için kokuyu alıyorum. Oğluma ya da kocama ulaşacak kadar da kuvvetli değil. Tam iki gün sonra aklım başıma geldi. Bu arada abileri var, ilk başladığım kavanoz. Onu besliyorum düzenli. O ilk ekmekte kullanmaya hazır olan maya oldu zaten. Diğerleri hep sonradan geldiler. Neyse, iki gün boyunca abilerini bir güzel besleyip dört kavanozu aç bırakıp ağlattıktan sonra onları da beslemem gerektiği kafama dank etti. Bir daha da gider ya da çöp de kokmadı :O). Çok üzüldüm ama nedense. Onları güya öldürmeyim diye çöpe atmayıp aç bırakmama üzüldüm. Neyse ki, ölmediler. Gayet iyiler şu an. Ben gelişmeye devam edenleri hala dökemiyorum çünkü ilk yaptıklarımı dökmedim şimdi bunları dökersem haksızlık olur gibi geliyor. Fotoğraf birkaç gün öncesinden. Orada nispeten azlar. Şu an buzdolabında kullanıma hazır 4 kavanoz Grawpi mevcut. Tezgahın üzerinde de 4 tane hala beslenmekte olan var. Birini de ekmek yaptım bitirdim. Toplamda 9 - 10 kavanozla olayı sonlandırabileceğimi umuyorum...
    Kıssadan hisse, ekşi maya yapmaya ilk defa başlayacaksanız, hiç acımayın dökün! Yoksa benim gibi bir koloni yaratırsınız.
    Bu arada, koloniyi zaman içinde ekmek yaptıkça azaltacağım. Atık ekşi mayalı tariflerim var. Ekmeklerde kullanılacaklar kullanılacak, kalanları da bu tariflerle değerlendirilecek. Hiçbiri ziyan olmayacak.


    Şimdi gelelim ilk üzüm ekşi mayam Grawpi 1 ile yaptığım ekmeğime. Bolca Kavılca unu, biraz güçlü beyaz ekmek unu, su, maya, çekirdek ve tohum var içinde. Tadı efsane oldu. Mayam çok genç olduğu için aroması birazcıcık kuvvetliydi ama beslenip geliştikçe alttan alta hissedilen bir aromaya dönüşecek. Renginin koyuluğu içindeki buğdaydan. Kavılca buğdayı tam buğday unu gibi. Öğütülmeden bırakılıyor. O yüzden beyaz bir renk vermiyor. İnternetten aldım ben bu arada. Belki köylerde ekenler vardır, şehir dışında yaşıyorsanız has halini bulabilirsiniz. Belki büyük marketlerde de vardır. Çok market gezmedim açıkçası, internetten puanı ve yorumları iyi bir satıcıda bulunca direkt aldım. Sadece ben yiyeceğim için tek ekmeklik kadar un kullandım. Kocam ekşi mayalı ekmek zaten pek sevmiyor, bunun bir de aroması baskın olduğu için hiç tercih etmeyeceğini düşündüm ki, doğru düşünmüşüm. Tadına baktı gerçi. Bir de günlerce ben durmadan sürekli üzüm ekşi mayam, Kavılca buğdayı, Grawpi, besledim, kabardı, bak ne tatlı oldu, kokusuna bak deyip durduğum için kendi yapmış kadar oldu. Yedikten sonra da saatlerce, çok güzel olmuş deyip durduğum için yemiş kadar oldu :O). 

    Ekmeği klasik ekşi maya tarifiyle yaptım. Piştikten sonra dinlendirip soğuttum. Tek üzüldüğüm nokta ilk kestiğimde kayda almamak oldu. O kabuğun çıtırtısını size dinletebilmeyi isterdim. Kestiğim anda aroması geldi burnuma. Kabuğu efsaneydi. Oturduğum yerde iki kocaman dilimini hiç anlamadan, yanına da bir şey aramadan yemişim bile. Tadına bakıyordum, ne oldu o dilim diye aranırken fark ettim. Atahan da bayıldı. 

    Sonuçta bugün hemen ikinci ekmeği yoğurdum, yarın pişireceğim. 

    Anlatacak çok şeyim vardı ama zamanım ancak Grawpi'yi ve ekmeğimi anlatmaya yetti. Gitmeden son kararımı sizlerle paylaşacağım. Mümkün olduğunca her gün yazacağım. Bir keresinde denemiştim hatırlarsınız belki. Bir ay boyunca her gün yazmıştım. Sadece bir gün kaçırmıştım. O her gün yazıp yazmayacağımı görmek için yaptığım bir denemeydi. Amaç ne olursa olsun yazmaktı. Bu öyle değil. Özellikle sizlerle paylaşmak için yazacağım. Az veya çok, önemli veya önemsiz. Yani bana göre hepsi önemli de, belki size önemsiz gelebilir. Neyse, okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, yaptıklarım, düşündüklerim. O günün payına ne düşüyorsa. 

    O zaman yarın yine görüşmek üzere...

2 Eylül 2026

Eylülün İKİSİ - 2026 Çarşamba

     Size de oluyor mu bilmiyorum ama bazen bir iç sıkıntısı geliyor böyle ruhuma yapışıyor ve beni mutsuz ediyor. Bir şey yapasım gelmiyor böyle zamanlarda. Enerjim düşüyor ve hep yaptığım, sevdiğim şeylerden de keyif almaz oluyorum. Bu mevsimsel olabilir, hormonal olabilir, o dönem kafama takılan yapmak istediğim bir şeyi yapamadığım için olabilir, yorgun ya da uykusuz olduğum için olabilir. Uzun süreli olmuyor, depresyon gibi bir şey de değil, günlük ya da iki - üç günlük mutsuzluklar diyebilirim. 

    Bugün mesela hava hala çok sıcak olduğu için yaza, havaya ve sıcağa takığım. Nefret ettim artık hepsinden:). Eylül de geldi. Tamam 1 Eylül itibariyle hemen sonbahar fiziksel olarak başlamayacak, bunu biliyorum ama havada bir güz kokusu olsun. Camı komple açmama gerek olmasın, yukarıdan açmış olmak yetsin. Her yer katman katman toz olmasın. Sabah serinliği hissedelim, akşam bir tık üşüyelim artık. O da yok. Eylülün ilk yarısı böyle geçecekmiş. Sonrasında başlayacakmışız sonbahar havasını hissetmeye :(

    Dün ekşi üzüm mayamı kurdum. Adı Grawpi. Bir de Kavılca unu aldım. Mayam hazır olunca güzel, bol tohumlu, çekirdekli bir ekmek deneyeceğim. Sonra bir ara nohut mayası deneyeceğim ve bir de elma. Nohut mayalı ekmek zaten eskiden beri severim. Deneme sırasında niye böyle sonlara attığımı bilmiyorum. Belki tadını bildiğim içindir. 

    Atahan diyor ki sabah, "kilo aldım". Dikkatli yemeyi bırakıp biraz rahat bir hafta verdi kendine. "Şimdi ben bu rahat haftamdayken bir şey yapmadın, ben yine kontrollü yemeye başlayınca yaparsın, sabah da yatağıma getirip bana tattırırsın." Kızıyor ama haklı. Tam da dediği gibi yapıyorum. O kadar güzel oluyor ki yaptığım bir şey, mis gibi, tazecik, fırından yeni çıkmış, özel götürüp ona tattırıyorum. Ana oğul aynı yemek tutkusunu paylaşmamız iyi mi kötü mi bilmiyorum açıkçası :). 

    Buralara daha sık uğramaya çalışacağım. Yine görüşmek üzere...

12 Ağustos 2026

Ağustosun On ikisi - 2026

     Az önce yemek yapmam gerekiyordu ama hiç canım istemiyordu. Böyle bir içim sıkıldı. Kocam yoktu, oğlum yoktu, Hektor uyuyordu. Daraldım. Birinden biri gelse keşke ya da Hektor uyansa dedim. O sıkıntı boğmaya başlamıştı beni.

    Yemek yapacak basit, uğraştırmayacak ne var diye bakmak için buzdolabını açtım. Saklama kabında karpuz vardı. Hazır, dilimlenmiş, soğuk. Hemen yanında da kapaklı cam kabında mis beyaz peynir. Yemek yapmak yerine çıkarıp şunlardan yiyeyim dedim.

    Çok iyi geldi. İki dilim karpuz, yanına az peynir. Canım sıkılmamış meğerse benim karnım acıkmış :O). 

    Kalktım sonra yemeği de yaptım güle oynaya.

    Yine görüşmek üzere. 

10 Ağustos 2026

Ağustosun Onu - 2026


     Bugün sizlerle dün yaptığım kabağı paylaşmak istiyorum. Henüz sadece annem, kocam, oğlum, yani evdekiler gördü. Bir de şimdi siz görüyorsunuz. Sap kısmını henüz bitirmedim aslında. Çeşitli fikirler var aklımda. Onları bir deneyip en çok hangisi hoşuma giderse onu uygulayacağım. Sabitlemeden sardım bu rafyayı mesela. Sonra çıkardım ağaç dalı denedim. Kurdele bağladım. Sonra hepsini çıkardım. Asılacak bir aparat gibi bir şey yapabilir miyim arkasına, duvara da asılabilir mi diye düşündüm. Bugün nihai kararı verip bitireceğim.

    Nedense kabağa pek benzetemedi ama annemle kocam. Benim için çok bariz de acaba gerçekten benzemiyor mu diye düşünmeye başladım. Bir de annem çok hoş oluyor bazen. "Ne yapacaksın bunu?" dedi. Süs, dekor, el uğraşısı. İnternette gördüm denedim. Bunu ortaya çıkaracak el becerim var mı diye baktım. Ne yapabilirim yani? En fazla duvara asarım, bir köşeye koyarım, hiç mi istemedim birine veririm. O kişi de en kötü benim kabağa benzemeyen kabağımla yaşar artık. Hayır, laf çok uzamadan şunu da belirteyim annem öyle minimalist, hayatında, evinde hiç süsü olmayan, o tarz şeyleri sevmeyen biri değil. Evine gitseniz sadece yaptığı ve astığı şeylere bakmakla, beş - altı saat geçer. E o zaman bana neden soruyorsun, ne yapacaksın bunu diye :O). Duvara asıp ya da bir köşeye koyup seyrine bakacağım demem lazımdı ama neyse ki terbiyeli bir evladım da demedim. Şimdi onun arkasından size çekiştiriyorum sadece :O).

    Yine görüşmek üzere. 

8 Ağustos 2026

8-8-2026

    Toplaşın arkadaşlar, size bu akşam nasıl beş dakikada boomer pozisyonuna düşürüldüğümü anlatacağım. Sinir oldum, gençlerin bu özgüveni de bazen fazla geliyor bana.

    Şimdi öncelikle boomer, gerçek anlamıyla 1946 - 64 yılları arasında doğanlara deniliyor. İnternet jargonundaysa kısaca yaşlı, eski kafalı, yeniliklere ayak uyduramayan kişi demek. 

    Bir kere her şeyden önce 80'liyim ben henüz 46 yaşındayım, yaşlı sayılmam tabi ama bana boomer muamelesi yapan kızımız 22 yaşlarında olduğu için büyük ihtimalle yaşım ona 100 gibi falan göründü :O). 

    Bu genç kızımız uzaktan eğitimle pastacılık kursuna katılmış. Pasta boyutlarını, katların oluşturulmasını, krema, kaplama teknikleri gibi şeyleri öğrenmiş. Şimdi de butik pastacılık yapmak istiyormuş.

    Ben de evde kendi kendime profesyonel pastacılık öğreniyorum, fotoğraflıyorum ya, arada size de atıyorum, bunun dışında da şahsi hesabımda hikaye olarak paylaşıyorum düzenli olarak. 

    Kocam gittiği fizik tedavi merkezinde benim de pasta yaptığımı söyleyince bu hanım kızımızla birbirimizi İnstagram'dan ekledik. Ben ayrıca ona özelden mesaj attım. Evde pastacılık öğrenmeye çalışıyorum dedim. Çalışıyordum mutfaktan uzak kalmıştım artık evdeydim dedim. Pasta kurabiye yemeyi de yapmayı da hep severdim dedim..

    Bana cevap yazmış, "Ne güzel, böyle istekli olmanız süper." demiş. Tabi benim aslında bir ayağım çukurda, unumu elemişim eleğimi asmışım, gider ayak dur yaşlı kemiklerimi dinlendireyim demiyorum da, pasta yapmaya çalışıyorum, onun bakış açısı bu. Bence de süper tabi ki, ölümü beklerken son dakikada pasta yapma isteğine herkes sahip olmaz normalde :O). 

    Ve eklemiş, "Mutfağa da kısa sürede baya (o böyle yazmış) alışmışsınız belli ki". Ben kek yapmaya başladığımda 9-10 yaşlarındaydım :O). Kendi isteğimle yapıyordum bir de yani, kimse beni yapmaya zorlamıyordu. E 26 senedir de evliyim. Yemek falan yaptım bu sürede, misafir ağırladım, pasta yaptım, kurabiye pişirdim. Ne bileyim yani kısa süre olduğunu nereden çıkarmış. 

    Cevaplarını okuyunca bir an gözüm döndü aslında. Yüz yüze olsaydık büyük ihtimalle benim en ters halimle tanışacaktı ki bu herkese nasip olmaz sadece saçmalık derecesinde boş konuşanlara saklarım. Ama arada kocam da var. E bir de küçük yani, genç bile değil küçük. Ne diyeyim ben şimdi bu kıza?

    Colomba yaptım dedim, büyük ihtimalle adını bile duymamıştır, İsviçre mereng kremasını duymuş ama onu yazınca vauv dedi :O). Teknik olarak zor bunlar. Oturup iki yumurta, yarım bardak kakao, at fırına keki yapmıyorum demek istedim. Ve üçüncü cümlem olarak diyebileceğim milyon tane şey arasından beynim neyi seçti söyledi biliyor musunuz? 

     - Arkeoloji mezunuyum.

Yani, sohbetle hiçbir alakası yok, yeri yok, tamamen bak kızım, sen beni cahil cühela yerine koyuyorsun ama ben de lisans mezunuyum demiş oldum. Kendimi düşürdüğüm duruma bakar mısınız? Ve bunu ilk defa, mesajla tanıştığım, On cümle konuştuğum, küçük bir kıza diyorum. Yazdığım an ne yazdığımı fark ettim ama geri de alamadım, yollanmıştı artık. Üzerine yazdıklarım şöyle oldu:

- Arkeoloji mezunuyum.

- Ne alaka bilmiyorum söyleyesim geldi:)

- Yaşınız genç klasik ev kadını zannetmeyin istedim galiba

- Zannetseniz de sorun değil bu arada

- Çok direkt konuşan biri olabiliyorum zaman zaman

- Dışarıdan bakınca nasıl göründü bilmiyorum saçma oldu biraz:)

    Nasıl görünecek hem boomer, hem de çatlak demiştir benim için! 

    Arada kocam var, küçük bir kız kırmayım da ama ben de boomer değilim yani tepkisini vermeye çalışırken çatlak boomer oldum :O). 

    Şimdi kocam kıza sorsa, tanıştınız mı, sohbet ettiniz mi diye, hanım kızımız ne diyecek acaba çok merak ediyorum :O). 

    Yine görüşmek üzere.

6 Ağustos 2026

Ağustosun Altısı - 2026


    Az önce yaptığım elmalı turta, gerçekten ben yaptım diye demiyorum, harika kıyır kıyır bir hamuru vardı, lezizzzz olmuş. Soğumasını bekleyemediler, daha ılıkken, kalıptan çıkarmadan tırtıklanmaya başladı. Servis tabağına çıkarıp masaya koydum. Dolaptan tatlı tabaklarını alıp masaya koyana kadar yarısı bitmişti. Mutfakta oluyor bütün bunlar yani dolapla masa karşı karşıya zaten, sadece beş saniyeliğine arkamı dönmem yetti :O). 

    Turta çok sevdiğim ama bir iki kere yaptığım bir şey. Kafes örgüsünü de ilk defa denedim. Biraz kopmuş şeritlerim, acemiliğime verin. Tadına bakabilseydiniz gözünüz şerit merit görmeyecekti zaten. İki kare fotoğrafını zor çekebildim. Dilim hali hiç yok :O). 

    Kocam dışarıdaydı, geldiğinde turtayı fırından henüz çıkarmıştım. Bütün sokağın turta koktuğunu söyledi. Ben evin içinde olduğumdan almıyordum tabi kokuyu. Geçen gün de kurabiye yapmıştım (fotoğrafını koyuyorum aşağıya). Atahan işten geldiğinde bütün apartmanın tereyağlı kurabiye koktuğunu söyledi. Birisi kurabiye yapmış diye düşünmüş hatta ama aklına ben gelmemişim nedense :O). 


    Bunlar da üç renkli, sarmal, nefis tereyağlı kurabiyelerim. Şekillerini hayal ettiğim kadar güzel yapamadım. Çünkü sabırsızım. Özellikle ilk yaptığım tariflerde bir an önce bitsin, pişsin, ben de sonucu göreyim diye hep acele ettiğimden görsel kısmı biraz es geçebiliyorum. İkinciye yaptığımda daha güzel olacaktır eminim ki.
    Yine görüşmek üzere. 

2 Ağustos 2026

Ağustosun İkisi - 2026

    Şu an size, uzun zamandır ertelediğim bir işi bitirmiş olmanın haklı gururuyla yazıyorum.  

       Efendim, ben bu sabah mutfak camımı sildim ve tülünü yıkadım. Tülü yıkamak değil de, özellikle camı silmek o kadar gözümde büyüyordu ki anlatamam. 

    Son iki aydır kendimi sürekli ikna etmeye çalışıyordum camı silmek için. Şu an titiz ev kadınlarımızın "Neee, iki ay mı? Camları iki aydır silmiyor muymuş! Ne rezillik1" dediğini de duyar gibiyim. Onlara sadece şunu demek istiyorum, ikna sürem iki ay. Asıl silmediğim süreyi söylesem şak diye düşer bayılırsınız. O yüzden söylemiyorum :O). 

    Neyse efendim, o kadar gözümde büyüyor, o kadar canım istemiyordu ki, hani oldu da ölecek falan olsaydım "Oh be! Ölüyorum, camları silmekten kurtuldum" derdim :O). 

    Ama baktım ki ölmüyorum ve artık neredeyse dışarıyı göremeyeceğiz el mahkum diyerek sonunda sildim. 

    Gözümde büyüttüğüm kadar varmış. Çok sıkıldım silerken, yoruldum, nefret ettim. Bitsin bir an önce istedim. 

    Bitince de çok güzel, pırıl pırıl oldu, çok hoşuma gitti. Bakmaya doyamadım. 

    Ama şu an yine olsa yine silmek istemem. Bundan sonra hep böyle ayna gibi olsun, ne güzel desem de, pratikte benim onları tekrar silmem yine son raddede olacak büyük ihtimalle :O). Ne yani, Allah'ın bildiğini kuldan mı saklayacağım, gerçek bu. 

    Yine görüşmek üzere.

30 Temmuz 2026

Temmuzun Otuzu - 2026

    Hektor, tatlı kara suratlı çocuğum. Her sabah dörtte, beşte uyanıyoruz onunla beraber. O uyanınca benim de kalkmamı istiyor. Sonra da kafasına göre takılıyor. Bazen kucağıma geliyor beraber kitap okuyoruz. Bazen saatlerce hiç yanıma uğramıyor ama yine de uyumamam ya da yatmamam gerekiyor. Onunla hiç ilgim olmasa da evin içinde yatak odası dışında bir yerlerde olmalıyım. 

    Dün yatak odasını topladım. Son zamanlarda biraz kek pasta işlerine, biraz da öykü yazma işlerine ağırlık verdiğimden yatak odası çığırından çıkmıştı. Orası kapısını çekip göz önünden kolaylıkla kaldırabildiğim bir yer olduğundan hem uyumak için, hem çamaşırhane, hem depo, hem ambar, hem 'dağınıklığı oraya yığıp evi topladım zannetme' merkezi olarak kullandığım bir yer. Böyle çok dağıldığında kara delikler oluşturabiliyor tek kötü yönü o. Olmaması gereken bir yere karışan eşyaları çekiyor o kara delikler. Arada mutfakta da beliriyor. Neyse ki her seferinde bir eşyayı çekiyor sadece. Eşyanın kendini kurtarıp tekrar gün yüzüne çıkma süresi kendisiyle ne kadar alakasız bir yığına karıştığına göre değişebiliyor. Eninde sonunda bulunuyor ama bazen garibim eşyanın sırf biraz dinlensin, ayak altından çekilsin diye kendini kamufle edip başka bir şeymiş süsü verdiğinden de şüphelenmiyor değilim. En son kara deliğe mutfakta rastladım. Meyvelik olarak kullandığım kase kaybolmuştu. Kendini büyük kaselerin altına saklamış meğerse. Benden kaçmadı neyse ki, oyunu kısa sürede çözdüm :O). 

    Temmuz da bitiyor yavaş yavaş. Normalde ben doğduğum için, oğlumu doğurduğum için, blogumu yazmaya başladığım için en sevdiğim aydır. Son birkaç senedir yüksek sıcaklıklar ve nem sebebiyle nefret etmiştim. Bu sene İstanbul'da, bol rüzgarlı nispeten serin geçirdiğimiz için yine eskisi gibi sevmeye başladım. Ağustos da sıcak olacak tabi ki, yaz henüz bitmedi ama sonrası güz olduğu için mutluyum şimdiden. 

    Yine görüşmek üzere.

28 Temmuz 2026

Temmuzun Yirmi Sekizi - 2026

    Bugün blogumun doğum günü. Yıllar önce, yani aslında tam 21 yıl önce, yine çok sıcak bir 28 Temmuz günü "Kimse olmasa da en azından ablam, abim ve eşim okuyacaktır. Eh şimdilik bu da bana yeter. Sevgilerimle…" diyerek bitirmişim ilk yazımı. 

    24 yaşındaymışım. Atahan'ın şimdiki yaşından küçük, çocukmuşum neredeyse. Artık koskoca 46 yaşındaki bir kadınım :O).  

    Atahan 4 yaşındaymış sadece. İlk yazılarımın on senesi arşivde, ben ulaşabiliyorum ama siz göremiyorsunuz. Ama ben size söyleyeyim. Elinden tutup her yere götürüyordum onu. Size de onu ve onunla yaptıklarımızı anlatıyordum. Şimdi 25 yaşında ve çok anlatamıyorum artık. Kızabilir bana diye çekiniyorum :). 

    Hayatımda ablam, abim, kocam varmış. Kimse okumasa onlar okur demişim ama Şimdi biri öldü, biri beni reddetti, biri de yazılarımı okumuyor artık. Ben bir yerlerde tek yazıya denk gelip kime ne olmuş anlayamadığımda çok sinir olduğum için yeni takipçiler ya da sadece bu yazıyı okumuş olanlar için açıklama ekleyim, eskiler zaten biliyor bunları, isterlerse geçebilir. 

    Ablam 2022'de kanserden vefat etti. 

    Abim, 2024'te annemin babam öldükten sonra yaptığı sevgilisine karşı çıkmadığım için oğlum dahil tüm aileyle görüşmeyi kesti. 

    Kocam hem sağ hem de hala kocam ama artık yazılarım ilgisini çekmiyor galiba :O). Ay yok, bu da çok sert oldu. Beni çok seviyor ama yazılarımı sevmiyor desem. Okumuyor ki, sevmeme durumu değil okumama durumu var. Ay, hem hala büyük aşkla beni seviyormuş gibi hem de en büyük destekçimmiş gibi falan nasıl diyeceğimi bilemedim. Şöyle diyeyim, zorlarsam ve zorbalarsam okur :O). İyi bir dırdır sonucunda elde edemeyeceğimiz hiçbir şey yok sevgili hemcinslerim, vazgeçmeyelim :O). Yine de pek olmadı galiba ama olsun. 

    İlk yazmaya başladığımda 5 senelik evliydik şimdi 26 senelik evliyiz. Adam canlı canlı beni yaşıyor 26 senedir, yazılarımı ne yapsın. Öpüyorum buradan kendisini. 

  "Şimdi biri öldü, biri beni reddetti, biri de yazılarımı okumuyor artık." cümlesi, ilgi, empati, aaa canıııım diyeceğiniz cümleydi. Açıklamaya dalıp o kısmını yeterince vurgulayamadım. Yoruma koşup "biz varız, biz okuyoruz, yalnız değilsin" falan yazın lütfen. Ya da İnstagram gönderilerindeki gibi anket yapıp sizi yorum yazmaya kışkırtacak cümleler mi yazsam direkt? Beceremiyorum da öyle şeyleri: 

    Sizin de biri ölen, biri sizi reddeden, biri de artık sizi okumayan üç sevdiğiniz varsa yorum yazın! Tam böyle değildi bu iş galiba. Bir daha deniyorum, Siz de benim gibi "Şu dünyada yapayalnız kaldım!" diyorsanız yorumlarda buluşalım! Biraz daha büyük vermem gerekiyor duyguları. İkincisi daha iyi oldu gibi. Neyse, o trendin modası geçecek neredeyse ben daha yeni öğreniyorum ama olsun. Geç olsun güç olmasın. 

    İlk başladığımda okuyordum, ev kadınıydım. Çanakkale'deydim. Sonra okul bitti, İstanbul'a geldik. Çalıştım. İstifa ettim derken ilk günle aynı olan tek şey şimdi yine ev kadını olmam :O). 

    21 sene olmuş! Beraber geçirdiğimiz yirmi bir yıl... Benimle sevindiniz, üzüldünüz, yas tuttunuz. Birlikte güldük, birlikte ağladık. Arada tanıştığım okuyucularım oldu. Yine olsa yine tanışırım bu arada. Çok da mutlu olurum. Yolunuz bu taraflara düşerse haber verin. Ciddiyim bak, beklerim yani. Yaş aldım, kilo da aldım son zamanlarda ama özümde ben hala aynıyım. Hiç değişmedim. Görüşsek büyük ihtimalle aynı yazılarındaki gibisin dersiniz. 

    Geçenlerde Atahan duş alıyordu. Gittim ben de banyonun önüne yattım. Bayılmışım ya da ölmüşüm gibi. Çıksın bir şaşırsın istedim. Kalk anne yerden dedi, sen yapınca normal oluyor böyle şeyler. 

    Söz, size böyle şeyler de yapmam. İnsan içinde normal davranıyorum genelde. Sevdiklerimle baş başayken yapıyorum ne yapacaksam :O). 

     Yine görüşmek üzere.

20 Temmuz 2026

İyi Ki Doğdum Ben - 20.07.2026 - Pazartesi


     Bugün benim doğum günüm. 47. yaşıma basıyorum. Kutlu olsunnnn :O). 

    kutlamamızı cumartesi yaptık. Kendime doğum günü pastası olarak Cafe Fernando'dan bir devil's food kek tarifi seçtim. Ben yaptım diye söylemiyorum ama gerçekten muhteşem olmuştu. Islatmadan ıslak gibi olan dokusu, yoğun çikolatası derken cumartesi cenneti yaşattı hepimize. Pastayı kesince bir dilim yiyebildim. Sonraya kalmadı, bitmişti. Yakın zamanda başka doğum günü de yok ama bir şeyleri bahane edip ilk fırsatta tekrar yapmak istiyorum. Muhteşemdi. 

    Birkaç gündür çok sıcak ve esmiyor bile. Bu aşırı sıcaklar tüm enerjimi sömürüyor. Akşama doğru biraz rüzgar başladığında işlerimi yapabiliyorum. Onun dışında sağda solda yatıyorum bütün gün. Perşembe gibi biraz düşecekmiş sıcaklıklar, gün sayıyorum sürekli.

    Şu an size bu yazıyı yazabilmem bile mucize. Çok yazamıyorum zaten. Galiba beynim de eridi :O). 

    Yine görüşmek üzere...

10 Temmuz 2026

10 Temmuz 2026 - Cuma


     Bugün Atahan'ın doğum günü. Dolu dolu 25 yaşında oldu. Yarından itibaren yirmi altıncı yaşından gün almaya başlayacak. Fotoğrafta gördüğünüz de ona yaptığım snickers pastanın ara katı. Snickers pastayı ilk defa yaptım. Şu an dolapta dinleniyor. Gidip gidip kapağı açarak pastama bakıyorum. Ama henüz tadına bakamadığım için güzel yapıp yapmadığımı bilmiyorum. Soslarının tencerede kalanlarını kaşıkla yedim. Çok güzel olmuşlardı. Pastada birleştirilmiş hali de güzelse akşama bizi bir şölen bekliyor...

    Atahan hep yaparken de fotoğraf çek, video çekimi yap diyor. Bu yönde birkaç talep daha da aldım aslında. Sorun şurada ki ben de hep ilk defa yapıyor olduğum için o an tarife, tekniklere odaklanıp çekmeyi unutuyorum. Bazen çekmek istesem de bekletmemem gereken bir şey olduğundan ya da ocakta altı açık olduğundan çekemiyorum. Ancak sakin anlara denk gelirse aklıma geliyor. Bu birleştirme aşaması öyleydi mesela. O an bir fotoğraf çektim. Yapım aşamasından tek fotoğrafım da bu zaten. Bittikten sonra bir telaşım olmadığından fotoğrafla uğraşmak çok daha kolay ve pratik. 

    Bizim ev sokakla aynı seviyede. E şimdi yaz, camlar da açık. İçeride ne konuşuyorsak dışarıdan bire bir duyuluyormuş. Ben de duyuyorum sokakta konuşulan her şeyi. Ben mutfaktayken, masada oturduğum yerden dışarıdaki herhangi biriyle rahatlıkla sohbet ederim yani, cama falan çıkmama gerek yok. 

    Mutfakta özellikle yeni tarifler deniyorken yaşadığım aksiliklerde bazen minik küfürler edebiliyorum. Küçük yani gerçekten küçücük ama yine de küfür sonuçta :O). Özellikle de bir şeyleri kırdığımda ya da döktüğümde ağzımdan kaçıyor. Duyanlar ne düşünüyordur bilmiyorum ama sabah harika bir karamel sos yapınca mesela, o keyifle "Anan da mı pastacıydı beee!" de dedim kendime :O). Eminim ki küfür ettiğimde dışarıda en az on kişi oluyordur ama bunu dediğimde de kimse yoktur. Hep kötü şeyler duyulur zaten!


    Bunlar da ev yapımı pastane poğaçalarım. Bire bir pastane poğaçası gibiydi gerçekten ama yağı mide yakmayan cinsinden :O). Benim tarif kriterim Atahan. Bir profesyonel olduğu için yemeğin içine koyduğum ve en tahmin edilemez sandığım baharatları bile anlıyor mesela. Tadına baktığı şeyi hangi yöntemle yaptığımı bire bir söylüyor. Yaptıklarım güzelse dile getiriyor ama aksayan - olmamış yönlerini de tek tek sayıyor. Bazen yol gösteriyor, bazen de tıkanıp kaldığım noktalarda fikir veriyor. Sabah ona pastasıyla ilgili bir şeyler anlatıyordum. Poğaçalar da masanın üzerindeydi. Yerken gayri ihtiyari "aynı pastane poğaçası gibi yaa" dedi. Çok mutlu oldum :O).

    Bir başka ilginç olay daha bugün oldu. Biraz önce tezgahta bir şeylerle uğraşıyordum. Kocam da sigara içiyor o sırada. Benim sırtım ona dönük. Elimde de telefon. Dün annemle Atahan'ın doğum günü hediyesini konuşmuştuk. Ne alayım diye sormuştu. Şortlarının eski olduğunu ya da büyük geldiğini söyleyip şort al demiştim. Bugün de arayıp "Atahan spor şortu istiyormuş," dedim. Annemle bunun üzerine konuşmaya devam ederken, baktım kocam benim anneme söylediklerimi ona söylüyorum zannedip cevap veriyor bir yandan. Anneme, Atahan spor şortu istiyormuş diyorum.

Annem, "Spor şortu nasıl oluyor ki?" diye soruyor.

Kocam arkamdan "Tamam istiyorsa al o zaman," diyor.

Anneme cevap veriyorum, "Yani böyle pamuklu gibi, günlük kullanım gibi değil de basketçi şortu derdik biz eskiden onun gibi" - bu arada spor şortuyla basketçi şortu da aynı şey mi bilmiyorum ya da "basketçi şortu" gibi bir şey olup olmadığını, aklıma o örnek geldi sadece:)- 

Annem, "Anladım" diyor.

Kocam yine arkamdan konuşuyor, "Ben bilmem basketçi şortu. Sen bak işte!"

Bir yerden sonra onun bana cevap verdiğini anlayınca gülmekten konuşamadım. Diyalog değil, olayın absürtlüğü komikti. Normalde benim kocam, telefonunda oyun oynarken dışarıya da kapatır kendini. Ölüyorum desem duymaz. Düşüp ölsem sen ancak cenazeme katılırsın derim hatta ona bazen. O kadar ki dünyadan uzaklaşır. Hiçbir zaman hiçbir dediğimi algılamayıp da alakasız bir şekilde şortu üzerine alınıp cevap vermesi doğaüstü bir olay gibiydi! 

    Akşam pasta kesimi için gelenler olacak. Gidip şöyle bir sağı solu toplamam lazım artık. 

    Yine görüşmek üzere. 

7 Temmuz 2026

Temmuzun Yedisi - 2026

    Çalışma odamın penceresini açtım. Nasıl tatlı esiyor, bu sıcakta can suyu gibi bir şey. Çok keyiflendim. Tek sorun sürekli yüzüme yapışan tüldü. Onu da kafamdan aşırıp arkaya doğru attım. Pencere önü kozası gibi bir şey oldu. Sokaktan geçen herkesle göz göze geliyorum, çok nefret ederim bundan da ama olsun. Bu serinlik için buna bir süre katlanacağım. Yapacak bir şey yok.

    Şu an günün en güzel saati çünkü park hala sıcak ve çocuklar henüz dışarı çıkmadı. Dün mutfakta iş yaparken izlediğim dizinin sesini duyamıyordum bağırmalarından. Bir çıkınca gece yarısına kadar da girmiyorlar içeri. Bu arada bahsettiğim "dizi sesini bastıran" bağırmalar oyun oynarken birbirlerine at, tut, yakaladım, koş diye seslenmeleri değil. Erkek çocukların sürekli küfürle karışık böğürmeleri, kız çocuklarının da durup durup değişiklik olsun diye çığlık atmaları. Ya da ben komple yanılıyorum ve her beş dakikada bir eli baltalı bir katil parka dalıp hepsini ölümüne kovalıyor. Başka bir açıklaması olamaz. 

    Dün gece bu da yetmezmiş gibi saat dokuz civarı üst komşunun çocuğu geldi camın önüne. On dakika boyunca avazı çıktığı kadar "Anne" diye bağırdı. Annesi duymadı. O duymadıkça daha da sesini yükseltti. Ciddi bir rahatsızlık verdi açıkçası. Şimdi bir şey desem linçlenirim herhalde ama çocuk durmaksızın bağırırken şunu düşündüm. Zile basamayacak kadar küçük bir çocuk değil aslında. On dakika boyunca bağırmak değil, en fazla 1 - 2 kere seslen, duymazsak zile bas, diyafondan konuşalım, olmadı yukarı gel diye öğretilmeliydi ona. Zaten görüyorum sürekli, çocuğu sokağa salıyorlar, peşine de düşmüyorlar. Haşarı da bir çocuk. Takip eden bakan yok. Neyse, anne babası rahat tipler olduğu için mi, kafa dinlemek amacıyla mı böyle yapıyorlar, herhangi bir pedagojik bilgileri mi yok bilmiyorum ama onların kendi keyifleri için bizi rahatsız etmeye de hakları yok aslında. Sorun şurada ki böyle bir bilinçleri yok. Bunlar beni görünce merhaba demeyip sonra apartman toplantısında, selam vermeden geçip gidiyoruz, hiç komşuluk yapmıyoruz, diyen tipler. Duyduğumda kendi yapmadığı şeyden nasıl şikayet edebiliyor diye çok şaşırmıştım. Sonuçta çok da bir şey beklememek lazım. 

    Bunun dışında hikayemi bir romana çeviriyorum yavaş yavaş. Son günlerde buna yoğunlaştım. O yüzden buraya pek yazamadım. Bunun da dışında çok sıcak, neyse ki esen bir pencerem var. Evden çıkmak istemiyorum. Esinti kadar güzel bir şey yok. 

    Çok mutfağa da girmedim son zamanlarda. Atahan'dan veto yedim. Çok tatlı yapıyorsun, dayanamıyorum, çok yiyorum diye. Haklı. Ben de yiyorum. Yine de genç bir erkek iştahıyla o benden daha çok yiyor :O). Eğer yapma demeseydi düzenli fudge brownie yapardım mesela. Bittiğinde hemen yenisini devreye sokacak şekilde, kesintisiz. Buzdolabında hep olsun, canım istediğinde bir dilim yiyeyim. Yemezsem de orada olduğunu bileyim, arada çıkarıp koklayım isterdim. Kokusu da ayrı güzel oluyor browniemin :O). Cuma Atahan'ın doğum günü. Ona pasta yapacağım. Yirmisinde de benim doğum günüm. Kendime de pasta yapacağım. Bahanem olsun da pasta yapayım istiyorum hep. O yüzden doğum günlerini çok seviyorum.

    Yine görüşmek üzere...