15 Haziran 2026

ÇİÇEK KURABİYELER - Haziranın On Beşi - 2026



    Dün Instagram'da gezinirken fotoğrafta adını da gördüğünüz hesaba rastladım. Tablo gibi, muhteşem kurabiyeler yapmış. Çok hoşuma gitti ve ilk fırsatta denemeye karar verdim. Tabii bu kadar ince ayrıntıları verebilmek için çeşitli aletlere, renkler için gıda boyalarına ve muazzam bir el becerisine ihtiyacım vardı :). Şimdiye kadar hamurla hiç şekillendirme çalışmamıştım. 
   Gidip  tüm malzemeleri almadan önce, bir bakayım, bunu yapmayı sevecek miyim yoksa sıkılacak mıyım diye düşündüm. Ayrıca şimdiye kadar yaptığım tüm kurabiyelerde amacım kabarmalarıyken bunları şekillerini bozmadan pişirip pişiremeyeceğimi de merak ettim. 


 Bugün gıda boyası yerine kakaoyla renklendirdiğim hamurumla ilk denememi yaptım. Yapması çok keyifliymiş. Hamurla ilgili bir iki noktayı geliştirmem gerektiğini düşünüyorum. Şekillendirme için de sıkı bir çalışmaya ihtiyacım var ama hemen olmasa da fırsat buldukça pratik yapmaya devam edeceğim. Artık normal kurabiye yerine hep tablo gibi kurabiyeler pişirmeye uğraşacağım. 

     Bunun dışında bütün gün, gözüm bir yandan da Felicita'nın üzerindeydi. Besledim ve adım adım kabarmasını takip ettim. Belli noktalarda notlar aldım. Her gün daha da gelişiyor ama henüz tam olarak hazır değil gibi, o yüzden acele etmiyorum. 

  Yaş maya da, kuru maya da kullansam önden onları az miktarda ılık su ve şekerle bir eritiyorum. Geçenlerde de hazır mayadan hem normal ekmek hem tam buğday ekmeği yapacaktım. Tezgaha yan yana koydum kaselerimi, şeker ekledim, suyun sıcaklığını kontrol edip döktüm. Masada iki ayrı yoğurma kabımı hazırlamıştım. Un, su, zeytinyağı, tuz hepsini ölçtüm biçtim. Normalde hamur kıvamını aldığı anda yoğurmayı kesiyorum, uzun uzun yoğurmaktan canım sıkılıyor ama bu sefer çok özendim. İkisini de yoğurdukça yoğurdum. Üstlerini örttüm. İlk mayalandırma için (henüz çalışmayan) fırının içine koydum. Fırının kapağını kapatıp arkamı döndüm ki, tezgahta mayalar bana bakıyor :O). Pofur pofur da kabarmışlar. Onları koymayı unutmuşum. Çok güldüm kendi şaşkınlığıma. Ekmekleri geri çıkardım. Mayaları ekleyip tekrar yoğurdum. Hala daha da aklıma geldikçe gülüyorum, her ekmek yapışımda da mayayı koyup koymadığımı özellikle kontrol ediyorum.
  Yine görüşmek üzere.

14 Haziran 2026

PORTAKAL KABUĞU ŞEKERLEMESİ - Haziranın On Dördü - 2026


  Denemek istediğim bir tarif var. Zorluk derecesi en yüksek seviyede. Ekşi mayayla yapılıyor ama yapmaya başlamadan mayayı biraz güçlendirmek, sık aralıklarla beslemek gerekiyor. Adı kek olarak geçen ama aslında ekmek olan bir tarif. Onun hazırlıklarına başladım. İçine koyacağım portakal kabuğu şekerlemelerini dün yaptım. Bugün de mayamı güçlendirmeye başladım. Düzenli takip edip yeterli kabarmaya ulaştığında tekrar besleyeceğim. Bir iki güne mayam tamamen hazır olur diye tahmin ediyorum. Yapım aşamasında da uzun aralıklı bekleme süreleri var. Başarıp başaramayacağımı ise hiç bilmiyorum. Sonuç ne olursa olsun mutlaka sizinle paylaşacağım. 
  Bu arada Puduhepa'mı (ekşi mayam), normal un ve tam buğday unu karışımıyla besliyordum. Bu tarif sebebiyle ona bir kardeş yaptım :O). Güçlendirilmiş mayamı sadece özel proteinli, baklavalık, beyaz unla besliyorum. Onun adı da Felicita. Kardeş mayamın adı İtalyanca çünkü yapacağım tarif de İtalyan paskalya keki Colomba. 
  Bunun dışında Off Campus serisini okumuştum. Beş kitaplık, gençlere hitap eden, eğlenceli bir seri. Dizisi çıkmış, onu da izledim. Kitaplar daha güzeldi ama dizi de eğlenceliydi. Şimdi Kralkatili Güncesi'ni tekrar okumaya başladım. 8 sene olmuş okuyalı ve neredeyse her şeyini unutmuşum. Arada böyle tekrarlamak iyi oluyor. 
 Tekrar görüşmek üzere.

11 Haziran 2026

HAZİRANIN ON BİRİ - 2026



    Geçen gün oğlumla kocam hep evde olduğumu söyledi. Evdeyim ama yapacak şeyim çok ve zaman bana yetmiyor aslında. Ayda bir gezilerime devam ediyorum. İşim oldukça dışarı çıkıyorum. Fırsat buldukça arkadaşlarımla görüşüyorum, görüşemesek de mesajlaşıyoruz, konuşup haberleşiyoruz. Bunlar da bana yetiyor ama onlara yetmemiş demek ki :O). Annem dernek üyeleriyle göl kenarında balık yemeye gideceklerini söyleyip beni de davet edince, gideyim bakalım, ne varmış bu dışarıda, biraz başka insanlarla da sosyalleşeyim dedim. Yakın bir yer, öğlen gidip akşam dönecekler, yormaz - bıktırmaz, daha önce gittiğim sevdiğim bir mekan ve annemin arkadaşları da tanıdığım kişiler diye düşündüm. Dün gittik, iyi mi oldu kötü mü oldu bilemedim. Şöyle ki, balıklar güzeldi ama daha önceki gidişlerimle kıyaslarsam bir tık kötüydü. Nefisten, iyiye düşmüş gibi düşünün. Göl kenarı, doğa, kuşlar, ağaçların hışırtısı, rüzgar estikçe sazların sesi muhteşemdi. Ben de öğlen gidip yemek yiyip biraz oturulup dönülür diye düşünmüştüm ya,  bizimkiler bir süre sonra müzik açıp oynamaya başladılar ve akşama kadar orada oturduk. Oynadılar, arada söylediler, sonra yine oynadılar. Eğer ben de oynayan takımdan olsaydım büyük ihtimalle az bile kaldık derdim ama son üç saatimiz bana hiç geçmedi :O).. Ve dönüşte akşam trafiğine kaldık. Eve geldiğimde sanki günlerdir geziyormuşçasına yorgundum. Yolda bir de baş ağrısı başladı hafiften. Gelince ilaç içtim yattım, sabaha kadar uyumuşum. Yani 3 - 4 saatlik gezi gözüyle baktığım olay benim 24 saatimi aldı. Birlikte gittiğim insanların yaş ortalaması 60 yaş üzeriydi ve sürekli böyle geziyorlar. Buna nasıl dayanıyorlar aklım almıyor :O) Bu arada yol arkadaşım vardı bir tane, önceden uzaktan tanıyordum. Dün daha çok görüşebildik ve hafif eksantrik olduğunu anladım. Öyle olması kötü değil, bayılırım ilginç kişilere ama onda fazlasıyla kendimi gördüm. 68 yaşındaymış, kesinlikle de göstermiyor, çok da tatlı ama bildiğin benim 22 sene sonraki halim gibiydi. Hatta ben ondan daha beter de olabilirim o yaşımda. Onunla bir gün geçirmek geleceğe yolculuk gibi bir şey oldu :O) Laf aramızda bazen de merak ediyordum benim arkadaşım olmak nasıl bir şey, ailem bazen beni neden hiç anlamıyor ve neden bazen bana çooook normal gelen şeyler onlara değişik gelebiliyor diye. Bütün bir gün ikinci bir Burcu'yla gezince tüm sorularımın cevaplarını almış oldum!

  Yine görüşmek üzere.

8 Haziran 2026

Haziranın Sekizi - 2026

   Bir ay olmuş görüşmeyeli. Bir ayda hem çok şey yaptım hem de hiçbir şey yapmadım, bıraktığınız gibiyim:)

 Çok çok kitap okudum. Eskilerden, yenilerden. Alıp bir kenara koyup okumadıklarımı seçiyorum genelde bugünlerde ama tekrar okumak istediklerim de arada gözüme çarpınca onları da es geçmiyorum.

  Absürt postapokaliptik bir hikaye yazmaya başladım. Bitirdiğimde belki sizlerle de paylaşabilirim. Yazarken çok eğlenip keyif alıyorum ama ilk defa böyle bir şey yaptığımdan sonucun ne olacağını hiç bilemiyorum. 

 Bunun dışında profesyonel mutfak öğrenme çalışmalarım kapsamında bir Lotuslu Çizkek yaptım. Bol bol da fudge brownie. Fotoğraflarını görüyorsunuz. 

  




İncık cıncık şeyler aldım sanki evde az varmış gibi :O) 



işte dediğim gibi hep aynıyım aslında yeni peki bir şey yok. Daha sık uğramaya çalışacağım. Görüşmek üzere...

8 Mayıs 2026

MAYISIN SEKİZİ - 2026 / CUMA

 Buralara pek uğramadım son zamanlarda çünkü pasta ve kek yapmakla meşguldüm :O). Size hiç kimsenin asla söylemeyeceği üç mutfak sırrı vereceğim. İyi dinleyin:

1. Evde profesyonel pasta olayı çok zevkli, çok güzel, leziz sonuçlar ortaya çıkarmak falan çok havalı ama her maceramda en az üç makine bulaşık çıkıyor. Bütün o pişirme yorgunluğunun üzerine bir de yıka, yerleştir derken kalan tüm pilimi bitiriyor. Bir süre bir şey yapasım gelmiyor. Geçen yazılarımdan birinde aşçılık - şeflik çok zor demiştim, tamam hala aynı fikirdeyim doğru çok zor ama onlar çıkardıkları tüm bulaşıkları bulaşıkçıya teslim ediyorlar, o yüzden benden 10 - 0 öndeler :).

2- Bir gün bir şekilde keklerinizde falan toz vanilin yerine vanilya özütü kullanırsanız, sakın ola ki "vanilya tatlıdır, tatlılarda kullanılır zaten, tadı da güzeldir" diyerek o özütü yalamayın. Kolonya yalamakla eş değer oluyor. Benden söylemesi. 

3- Böyle filmlerde, videolarda pastacı şefler dönen stantta pastayı vın diye döndürüp 3 saniyede pürüzsüz bir kaplama yapıyorlar ya, o iş öyle değil :). Onlarınki el alışkanlığı, profesyonellik, ustalık. İlk yapışta o sonucu elde etmek de çok zor :). Yarım saatten fazla uğraştım yine de öyle pürüzsüz yapamadım (Zamanla yapabileceğime ve o el alışkanlığını kazanabileceğime dair umutlarım devam ediyor).


Gelelim fotoğraftaki pastaya. Ben ilk iki katlı basit pastamı ve üç fudge browniemi yaptıktan sonra yabancı bir sitede fotoğrafta çıktısını gördüğünüz pastayı gördüm ve vuruldum. Sünger kek, arasına tuzlu karamel dolgu, kaplama olarak İsviçre mereng kreması ve üzerine süsleme olarak çikolatalı ganajdan oluşan katmanlı bir pastaydı. Benim seviyemin biraz üzerinde tekniklerdi ama daha henüz acemi bir çırağım demeden direkt giriştim. Sonuçta tadı süper, yiyenlerin bayıldığı, fotoğraftakine oldukça benzer ama tabi ki acemiliğimin de belli olduğu pastamı, kendi seviyem açısından, başarıyla yaptım. Sadece ve sadece atladığım en önemli konu şuydu ki tarif orijinal Amerikan versiyonuydu ve onların damak tadı bize göre daha bol şekerli, hatta şeker komasına sokacak miktarda şekerli pastalara yönelik. Bizim pastalarımız daha hafif oluyor. Biraz şekeri azaltsaydım belki daha iyi olacaktı ama ilk yapışım olduğu için açıkçası tarifteki malzemelerle oynamaya da çekindim. O yüzden yoğun şekerli bir pasta yedik ama güzeldi. 

   

Ardından ikinci denemem de Devil's Food Cake oldu. Şeytanın yiyeceği kek olarak çevirebiliriz ama nemli yoğun çikolatalı pasta / kek demek daha doğru olur. Türkiye'de de orijinal ismiyle geçen bir tarif büyük ihtimalle zaten. Doğrusunu bilen varsa yazsın, ben evde pasta yapan bir ev kadınıyım sadece, profesyonel mutfak kısmına hakim değilim :O). Neyse, kokusu daha pişerken beni benden aldı. Yemesi ayrı keyifliydi. Favori tarifim olmaya aday diyebilirim. Bu pasta bağlamında şunu da söylemek istiyorum, mutfakta her türlü yapma - bekleme - pişirme süresine sabrım var günlerce sürse de sorun değil ama yaptıktan sonraki dinlendirme süreleri beni çok zorluyor. Hemen yiyip tadına bakmak istiyorum. İyi ama hemen yiyince o tat daha oturmamış oluyor ve aslında hakkını tam vermiyor. Bu keki de beklemeden yiyince "Çok hayal ettiğim gibi değilmiş." diye düşündüğümü, kıvamını bulduğunda ise ayrı bir güzel olduğunu söyleyebilirim. 

  Bunlar dışında ekmek yapmaya da devam ediyorum. Normal beyaz ekmek, tam buğday ekmeği ve ekşi mayalı ekmek çeşitlerini yapıyorum düzenli olarak. İçlerinde en çok sevdiğimin ekşi mayalı ekmek olduğuna karar verdim. Kocam beyaz ekmek, Atahan hepsini seviyor. Kocama yapmak veya hediye vermek için beyaz ekmek yapacağım. Kendim içinse düzenli olarak ekşi mayalı ekmek yapacağım bundan sonra. Biraz emek istiyor ama o emeğe fazlasıyla değiyor.

    Görüşmek üzere. 

23 Nisan 2026

23 Nisan 2026 - Perşembe

 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mız kutlu olsun!

    Bugün sabah kahvaltı hazırlarken reçellerin azaldığını görünce yenilerini çıkarayım dedim. Ve hayretler içinde kaldım. Evde sadece iki kavanoz reçel kalmış! Ben reçel çok sevdiğim ve kendim yaptığım için genelde en az üç dolap dolusu reçelim oluyordu. Hatta bazılarının ne reçeli olduğunu bile unutuyordum. Çok yığılma olduğu için reçel yapmama kararı almış, yine de kışın bol bol portakal ve mandalina reçeli yapmıştım. Arada anneme de verdim. Biz yaptıklarımızı hep yedik derken gerçekten stoğu bitirmişim ve hem mutlu oldum hem de sanki onlar dünyadaki son iki kavanozmuş da bir daha asla reçel yiyemeyecekmişim gibi panik yaptım. Şu mevsimde çok fazla reçel yapacak meyve de yok. Kış meyveleri bitiyor, yaz meyveleri yeni yeni çıkıyor. Evdeki iki kavanoz daha en az bir ay idare eder gibi de görünüyor ama yine de bendeki istifçi ruhu sıkıştırıyor beni böyle zamanlarda. İlk fırsatta acilen yeni reçeller yapmam lazım!

  Saçlarım o kadar uzadı ki atkuyruğu (kılkuyruk gibi de olsa :O)) yapabilmeye başladım. İki ay önce gidip kestirmem gerekiyordu aslında. Şeker bayramından önce kestireyim dedim zamanlama uymadı. Bayramdan sonra hallederim dedim kaldı. Hani bir şeye böyle niyetlenirsin, hemen o an hallolsun istersin o an olmayınca da hevesin kaçar erteledikçe ertelersin ya, işte tam tamına bu oldu bana da. Yıkanıp kuruduğu an topluyorum. Yatana kadar da sürekli toplu kalıyor. Paket lastiği kullanıyordum nasılsa kestireceğim diye, takıp çıkarırken saçlarımı çok yolduğundan gidip lastik toka aldım. Galiba 25 sene sonra falan ilk defa tokam oldu :O). Toka da siyah. Geçen gün koltukta kitap okurken çıkmış ama düşmemiş, ayağa kalkınca direkt siyah bir şey yere düşünce ben onu böcek sandım, boş bulununca bir an yüreğime indi ama çığlık atmadım neyse ki, sabahın kör bir saatiydi.          

 Hayatımın boş bulunup çığlık atma olayını geçen gün gerçekleştirdim zaten. Kocam çarşıya gitmişti, ben de evi süpürüyordum. Makinenin sesinden kapıyı anahtarla açtığını duymamışım ve dolayısıyla geldiğini de görmedim. Oturma odasından süpürerek hole doğru çıkıp da koridorda bir yabancı hatta ne veya kim olduğunu bilmediğim bir canavarla (!) karşılaşınca bastım çığlığı. Kapı da açıktı, apartman inledi. Bir süre valla kapıya gelen olur mu diye beklemedim değil. Neyse ki canavar sandığım kocam çıktı da hayatım kurtuldu :O). 

   Görüşmek üzere...

22 Nisan 2026

Nisanın Yirmi İkisi - 2026

 "Hikayeni gözlerin dolmadan anlatabildiğinde iyileştiğini anlayacaksın." diye bir söz okumuştum internette. Benim için bunun çok doğru olduğunu düşünüyorum. Ablam, babam, Paris, dayım deyip tüm sevdiklerimi bir bir kaybettikten sonra özellikle son zamanlarda artık bittiğini, atlattığımı düşünüyordum. 

Yanılıyormuşum. 

 Dün biz gezilerimize tekrar başladık. Emirgan, Aşiyan Tevfik Fikret Müzesi ve Cankurtaran Öğretmenevi'nde yemek şeklinde bir gezi planladık. Sabah otobüsün önünde grup üyelerini bekliyorduk. Herkes geldi, son iki kişi kaldı. İndim araçtan geliyorlar mı diye etrafa bakınıyordum. Beklediğimiz kişiler de gezilerden tanıştığımız, çok sevdiğim 4. evre kanser hastası olan, şu sıralar sürecin çok da iyi gitmediğini bildiğim bir hanımefendi ve arkadaşı. Neyse, geldiler, kadıncağız, özür dilerim beklettim ama bu belki de benim son gelebildiğim geziniz olacak dedi. Ve ben iki gözüm iki çeşme ağlamaya başladım. Sokağın ortasında, ana caddenin kenarında, arkamda bir otobüs dolusu insan varken. Ağlamaktan sesim boğuk boğuk çıkıyor. Dedim ki: Ne olur böyle söylemeyin, siz bunu derseniz ben bugünü atlatamam, kime ne olacağı belli değil, belki ben yarına çıkamayacağım ama bugün bunu düşünmeyeceğiz. Buradayız, yaşıyoruz, beraberiz buna odaklanacağız sadece. Ve üzerine bir posta daha ağladım :O). Sonra gözümün yaşını sildim, otobüse bindik ve yola çıktık. 

 





Hava güzeldi, gezdiğimiz yerler güzeldi. Günümüz çok güzel geçti. Grubumuz da çok iyi bir gruptu. Huysuz, gereksiz yere sorun çıkaran, memnuniyetsiz kimse yoktu ki şimdiye kadarki her gezimizde mutlaka bu tarz birkaç kişi bulunup her adımda söylenerek günü bana zehir etmeyi bilmişlerdi. Çok kalabalık da değildik, öyle olunca sevk ve idare de daha kolay oldu. Emirgan'da yürüdük, Aşiyan müzesinin yokuşunu ve merdivenlerini de tırmandık, ayrıca ne olursa olsun akışın yolunda gitmesi için organizasyon ve stres kısmı da vardı. Çok yorulmuşum. Eve yedi gibi döndük. Sekiz gibi uzandım biraz ve gözümü açtığımda sabah olmuştu çoktan. Bugün evdeyim neyse ki, dinlenip biriken işlerimi toparlayacağım.




  Bu arada pastacılık çalışmalarım da devam ediyor. Tabakta gördüğünüz fudge brownie denemem. Tarifi Atahan verdi. Ondaki tarif daha önce çalıştığı iş yerlerinden birinde direkt yapıp müşteriye sundukları tariflerden biri olduğu için 30 kişilikti. Önce onu 4 kişilik olacak şekilde uyarladım. Sonra da büyük bir dikkatle pişirdim. Ve bu tarifimi tadan oğlum bana kaşık attı arkadaşlar. Benim daha yolun başındayken ondan aldığım, yani yaptığı, tadını, kıvamını çok iyi bildiği bir tarifle bana kaşık atmış olması beni çok mutlu etti. Benim oğlum dur anneme kıyak geçeyim, anamdır, canımdır diyecek bir çocuk değil. Bunu da belirteyim. Normalde ıncığına cıncığına kadar eleştirir. 

   Yine de ben oldum demiyorum, estağfurullah derim. Bu yazımı okuyan profesyonel pastacılar ya da aşçılar olursa diye bunu özellikle belirtmek istiyorum. Sonuçta ben mutfağımda, kendimize, zamanlama sıkıntım ve yetiştirme stresim olmadan yapıyorum. Sunacağım kişiler de ailem ya da tanıdıklarım oluyor. Olmadı, yapamadım çöpe gitti diyelim, ziyan olan malzeme miktarı çok az.. Ve bunu istersem yorgun değilken, en müsait zamanımda, belki mola vererek yapma şansım var. 

  Profesyonel aşçı ve pastacılar ise hem çok daha büyük porsiyonlarda hazırlıyorlar, hem zamanla yarışıyorlar, hem günün bütün yorgunluğuyla yapıyorlar, hem çöpe gitmesi durumunda ziyan olacak malzeme miktarı daha fazla, maddi kayıp kısmını ziyan olan malzeme sebebiyle ve satılamayacak olması sebebiyle iki kere yaşıyorlar, sunacakları insan skalası çok çeşitli, beğenilmemesi durumunda her türlü tepkiyi alabilirler, iş hayatının stresi de buna ekleniyor. 

   Velhasıl kelam işleri zor. Aşçılık çok keyifli ama bir o kadar da zor bir meslek. En büyük ödül de günün sonunda aldığınız beğeniler oluyor. Birkaç malzeme eksiğim var, tamamlanmasını bekliyorum. Yeni tariflerle denemelerime ve sizlerle paylaşmaya devam edeceğim efendim.

  Görüşmek üzere...