27 Ağustos 2021

AĞUSTOSUN YİRMİ YEDİSİ, 2021

    Yıllık iznim resmi olarak bugün bitti. Şu sıralar hafta sonu çalışmadığımız için bu cumartesi - pazar da evdeyim. Pazartesi de 30 Ağustos sebebiyle bir etkinliğimiz olursa ona katılırım ama ofis kapalı. Salı günü bir aylık tatilden sonra iş başı yapacağım. Bütün iznimi topluca almıştım. 2022'ye kadar başka iznim yok. İyi ki öyle yapmışım çünkü dinlenmek iyi geldi açıkçası :O). Evde oturmak da hoşuma gitti, pek sıkılmadım. Bir yandan da son günlerde işimi ve çalışmayı özlemeye başladım.  Toplamda 6 + 2 günlük ailelerimizi, memleketimizi ve dostlarımızı ziyaret ettiğimiz bir tatilimiz oldu. O da kararındaydı. Çok uzadığında tatilden sıkılmaya başlıyorum. Tatil dinlendirmek yerine beni yormaya başlıyor. Eziyet oluyor bir süre sonra. Evini ve evde oturmayı seven bir insanım :O). 

    Bu yıl ilk defa akıllıca bir karar alarak, evimi ben temizleyeceğim, moduna girmedim ve iznimin daha başındayken annemin yardımcısını çağırdım. Böylece cam silme - dip köşe ev temizleme yorgunluğunu yaşamadan keyifle yapabileceğim dolap düzenleme, köşe bucaktaki eşyaları gün ışığına çıkarma, ayıklama, yeni bir şeyler alma, eksikleri tespit etme, nereye ne yaptıracağına - alacağına - neyin neyle gideceğine dair hayaller kurma gibi işlere rahatlıkla zaman ayırabildim :O). Normalde, yıllardır tanıyor bile olsam, evimin içinde dışarıdan birinin temizlik yapıyor olması fikri beni geriyor. Özel hayatıma müdahale ediliyormuş gibi hissediyorum. Temizliğimi yapabildiğim kadar kendim yapmaya çalışıyorum. Desteği de en son noktada kabul ediyorum. 

   Evde olduğum şu günlerde yaklaşık bir senedir düzenini bir türlü oturtamadığım dosya dolabımı tam anlamıyla derledim topladım. Şu an her bir kağıt parçasının nerede olduğunu, hangi rafta hangi dosyaların - defterlerin durduğunu, bir şey arayacağım zaman nereye bakmam gerektiğini biliyorum. Bu da beni mutlu ediyor. Bir iki şıklaştırma - göze hoş görünme eksiğim var dolabımda ama onların acelesi yok. Bunlar için ne yapacağımı biliyorum, eksikleri de zaman içinde tamamlarım. 

    Ara ara bahsediyorumdur ama dosya dolabımı anmışken bir kez daha zevkle anlatabilirim, ciddi bir defter ve kağıt takıntım var. Kaç tane defterim olduğunu bilmiyorum. Defter sevgimi bilen arkadaşlarımdan gelen hediyeler, benim satın aldıklarım, okul - iş yeri vb. yerlerden promosyon ajandalar, not defterleri, gördüğüm yerlerde bazen, kullanmıyorsan benim olsun mu, diyerek görüp aldıklarım, çeşit çeşit, her boyda bir sürü defterim var. Çok da kullanıyorum aslında. Elimin altında her zaman bir defter bulunur. Özellikle işte sürekli defterime not alırım. Mesela üç farklı amaç için kullandığım üç not defterimi çantamda sürekli taşırım. Bitirdiğim, son sayfasına kadar kullandığım defterim de çok. Kullanmadıklarım da. Arada onları çıkarırım. Hepsini dizerim. Tek tek incelerim. Kafamda şunu şuna kullanayım diye plan yaparım. İçlerinde favorilerim vardır ve tabi ki pek sevmediklerim de. Defterlerimden vazgeçtiğim de pek görülmemiştir. Sevmesem de, istemesem de vermeye kıyamam. Benim gibi defter seven bir arkadaşıma hediye defter alacaksam dayanamam bazen aynısından kendime de alırım :O). Kendimi böyle kabul ettim artık. Direkt onlara yer ayırdım dolabımda. Defterlerimle mutluyum :O). 

  Kağıt takıntım ise boş olan hiçbir kağıt parçasını tamamen doldurmadan atamama şeklinde. Önü - arkası, boş kenarı, köşesi - her santimetre karesine kadar mutlaka kullanılmalı. Tamamen dolduğunda da kesinlikle geri dönüşüme atılmalı. Normal çöpe değil.  Çevremizi korumak açısından bu benim için çok önemli, ağaç katliamlarını azaltmak açısından. Boşa kağıt harcanmaması ve kullanılan kağıdın geri dönüşmesinin sağlanması açısından.  A 4 boyutundaki kağıtların tek yüzü doluysa diğer yüzünü müsvedde olarak kullanıyoruz. Mümkünse çektiğimiz fotokopilerde öncelikle onları değerlendiriyoruz.. Fotokopide kullanmak mümkün değilse uygun boyutta kesip not kağıdı olarak kullanıyoruz. Bunun takibini düzenli şekilde yapıyorum. İş arkadaşlarım kullandığımı bildikleri için biriktirdikleri kağıtları bana gönderiyorlar. Ofisteki arkadaşlar da aynı özeni gösteriyorlar. O yönden içim rahat. Elimizden geleni yapıyoruz en azından. 

  Sonra yine görüşmek üzere...

24 Ağustos 2021

AĞUSTOSUN YİRMİ DÖRDÜ, 2021

   Her kadının (ya da erkeğin de olabilir) takıntılı olduğu bir eşya vardır. Gittiği her mağazada, evde, mekanda gözü ona takılır. Aldıkça alası gelir. Boy boy, çeşit çeşit mevcuttur ama yeni bir taneye de asla hayır demez. Sizin için bu nedir bilmiyorum ama benim takıntım hasır sepetler. Evde az biraz vardı. Son aylarda bir kaç tane daha aldım. Hasır sepet limitimi çoktan doldurdum ama yine de her gördüğümde bir incelemeden geçemiyorum. Yine de artık kendimi durdurup almamayı başarabiliyorum en azından :O). 


    Yukarıda yer alan fotoğraflarda gördüğünüz sepetler evdeki mevcudun çok küçük bir kısmı. Soldakini bu sene annemle ablam doğum günü hediyesi olarak almışlardı. Bende o tarz hiç yoktu. O yüzden ayrı bir sevdim, dolapta yer kaplayan ve her kapağı açtığımda dışarı fırlayan yünlerimi koydum içine. Sağdakini yirmi sene evvel, daha yeni evlendiğimizde kayınvalidemde görmüş, çok beğenince benim olmasını istemiştim, kayınvalidem de beni üzmeyip sepetini bana hediye etmişti. Son yirmi senesini ilk başta Atahan'ın oyuncak sepeti olarak, bir ara boş kalarak geçirdi, son zamanlarda da yün sepetim oldu. Kayınvalideme ne zaman gelmişti, biri mi hediye etmişti, o mu almıştı, o kısmını zamanında anlattıysa da unutmuşum. Görüştüğümüzde tekrar sorayım :O). Alttaki yuvarlak sepet ise İkea'dan annemin hediyesi. Aslında bunlara hediye derken bazen biraz metazori yaptığımı da itiraf etmem gerek. Çoğu zaman ben hiç bir şey istemem desem de beğeneceğimi bildikleri bir şeyleri gördüklerinde alıyorlar. Bazen de ben daha onlar niyetlenmeden, bir şey beğenmeye bile fırsat bulamadan bana şunu alın, bunu alın diye ön siparişi veriyorum. Sonra da onların adına da "hediye" diyorum :O).

  Kimi zaman blog ayarlarına bakıyorum. Sağını solunu kurcalıyorum. Kimler dünyanın neresinden beni okuyor diye inceliyorum. Değişik ülkelerden girenleri gördüğümde mutlu oluyorum. Dünyanın her yerinden okuyucum olabiliyor. Böyle girip girip bakarken sanki onlar Türk değil de yabancı gibi düşündüğümü fark ettim. Halbuki ben Türkçe yazıyorum. Dünyanın neresinden girerlerse girsinler yazdıklarımı anlayabilmeleri için çok büyük bir kısmının Türk olması gerekiyor. Yabancı olup da Türkçe bileni bir iki kişidir olsa olsa. Bunu idrak edene kadar, sanki mesela Meksika'dan bir Meksikalı, Japonya'dan bir Japon okuyormuş gibi düşünüyordum hep nedense :O).

   Sonra yine görüşmek üzere...

23 Ağustos 2021

Ağustosun Yirmi Üçü, 2021


     Hafta sonu, annem, ablam ve ben küçük bir kaçamak yaptık. Üçümüz beraber memleketimize, Demirköy, İğneada ve Kırklareli'ye gittik. Bu sayede yıllık iznimin son haftasına güzel bir şekilde başladım. Gezerek, dinlenerek yolculuk yaptık. Durmak istediğimiz yerde durduk, kalmak istediğimiz yerde kaldık, uğramak istediğimiz yere uğradık. Çok keyifli ve güzeldi. Hepimize iyi geldi. Yol boyunca bol bol konuştuk, akrabalarımızla buluştuk. Geleceğe dair planlar yaptık. 






   Fotoğrafların üçü de İğneada'dan. İlk fotoğraf denizin gölle buluştuğu noktadan. Küçük bir tur attık adada. Ağaçlar o kadar güzeldi ki, arabadan inip bol bol oksijen aldık, fotoğraf çektik, en az yarım saat oyalandık. Bizden başka kimse yoktu. Ağaçların rüzgarda sallandıkça çıkardığı ses dışında hiç bir ses duyulmuyordu. O yarım saatlik mola, ömrümüze ömür kattı.

   İkinci fotoğraf akşam üzeri kuzenimiz ve ailesiyle oturduğumuz kafedeki manzaramız. Ayın doğuşunu izledik. Kuzenler düğüne gidecekti, biz, o gece yatacağımız akrabamıza gidecektik ama sohbet çok tatlı gelince uzun uzun konuştuk ve geç sayılabilecek bir saatte kalktık. Kuzenler de neredeyse düğünün sonuna yetişebildiler ancak :O).

   Üçüncü fotoğraf da yoldan geldiğimizde oturup yemek yediğimiz restoran. Deniz kenarında. Balık güzeldi. Ablam köfte yedi ama pek beğenmedi. Salata ve kalamar iyiydi. Kabinler ve kumsalda şezlonglar da mevcuttu. Yemek yiyip denize girmek ya da deniz arası mola vermek için gayet uygundu. 

    Peynirimizi aldık, Dokuzhöyük köy kooperatifinin yaptığı peynirden alıyoruz sürekli. hem köylümüze destek olmak için hem de çok güzel olduğu için :O). Yenice'den sucuğumuzu aldık. O köyün eti ve et ürünleri meşhurdur, güzeldir de. Ben ayrıca çok sevdiğim için ev yapımı böğürtlen reçeli de aldım, o da güzel çıktı. Tekrar gidersek yine aynısından alacağım. Demirköy'de yol kenarındaki tezgahtan taze toplanmış karamuk aldık yedik. Gurme gezisi gibi oldu bir anlamda da bu gezi. İki gün boyunca yedik, içtik, gezdik, gördük, geldik.

  Yine görüşmek üzere...

18 Ağustos 2021

Ağustosun On Sekizi, 2021

      Yıllık iznimi yarıladım. Topluca ve hepsini birden aldığımdan neredeyse bir ayı buldu izin sürem. Böyle olduğunda süper oluyor:O). Arada yine işten bir şeyler için arıyorlar sinir oluyorum ama olsun. Siz aramayın çalışanlarınızı izne çıktıklarında (kamu spotu). Bırakın kafalarını dinlesinler :O).

   İzindeyken iki günlüğüne Edirne'ye ve dört günlüğüne Çanakkale'ye gittik. Edirne'de 15 yıllık arkadaşlarımız var. Yoğun iş tempolarımızdan ötürü senede bir iki defa görüşebiliyoruz ama her seferinde dün ayrılmışçasına kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Bu tarz arkadaşlıklar altın gibi kıymetli bence ve değeri bilinmeli. Ufak tefek şeyler yüzünden araya soğukluk girmesine izin verilmemeli. Çanakkale'de de kocamın ailesiyle birlikteydik. Harala gürele ve bol gülmeli - kızmalı - takılmalı geçti dört günümüz. Üç kardeş - çocuklar- gelinler - damatlar derken bir araya geldiğimizde en az on kişi olduğumuzdan daha azını beklemiyordum zaten :O).

  Bir ara iznim bitmeden de memlekete, Demirköy'e gitmek istiyorum. Günü birlik ya da en fazla bir gece kalmalı. Hem babam - dayım - anneannem - dedem gibi büyüklerimizi yerlerinde ziyaret etmeye hem de memleket havası almak için.

   Kitap okuma hızım düştü. Doğru kitabı bulamıyor muyum acaba diye düşünüyorum bazen. Son zamanlarda çok fazla yeni kitap almadım. Kendimi hep evdeki okumadığım kitapları okumaya zorluyorum. Belki bunun da etkisi vardır. 

    Yine görüşmek üzere...  

31 Temmuz 2021

Temmuzun Otuz Biri, 2021

      Uzun zamandır yazmadım - yazamadım ama en sevdiğim ay olan temmuzun da yazısız geçmesini istemedim. En yoğun günlerden birinde iki dakika fırsat bulmuşken biraz olsun bir şeyler yazmak istedim. 

   Temmuz en sevdiğim ay çünkü ben bu ayın yirmisinde doğmuşum:). Oğlum on temmuz doğumlu, abim de yirmi beş temmuz. Ayrıca annemlerin de evlilik yıl dönümü yirmi üçündeydi. Sonuçta bizim tek tek ya da bazen toplu kutlamalar yaptığımız bir ay oldu hep. 

   Her sene genelde değişik gruplarla en az 3 - 4 defa kutlamış oluyorum doğum günümü. Bu sene ofiste bir kutlama kesinlikle beklemiyordum çünkü 20 Temmuz tam kurban bayramının birinci gününe denk geliyordu, dokuz günlük bir tatilin de ortasındaydı. Yine de iş arkadaşlarım iki ayrı sürpriz kutlamayı bana hiç fark ettirmeden yapabildiler. Hele ilkinde kutlanmasını o kadar beklemiyordum ki, doğum günü şarkısı çalınıp “Burcu” dediklerinde önce etraftaki öteki “Burcu”yu arandım onu çağırıyorlardır diye:).

  Kayıplarla ve mutluluklarla da dolu bir yaşım daha geçti gitti. Dolu dolu 41 yaşındayım. Ben her yaşını ayrı seven ve her yaşından keyif alan biriyim. Doğum günlerimde mutlu oluyorum. Yine de şöyle bir gerçek var ki her sene fotoğraflara baktıkça aramızdan ayrılanların sayısı artmış oluyor. Bazen arşivi düzeltirken - fotoğrafları topluca yüklerken kayıplarımız art arda karşıma çıktığımda dayanamayıp yükleme işini yarım bırakıyorum.

 Yine görüşmek üzere…

30 Haziran 2021

Haziranın Otuzu, 2021

 Hayatta en çok ve sık sık aldığın karar nedir diye bir soru sorsalar bana,  daha çok yazmak, daha sık yazmak, her gün yazmak derim. Elime kalemi, önüme defteri / klavyeyi her aldığımda kendime söylediğim cümle bu: Daha çok yazmalıyım! Her gün yazmalıyım! 

  Her gün olmasa da sık sık yazıyorum da aslında ama geriye dönüp okuduğumda fark ediyorum ki yaşadığım günlerin / yılların yüzde birini kayıt altına almışım sadece. Ve yazdıklarımı okudukça görüyorum ki, çoğu şeye gereğinden fazla üzülmüşüm. Boş şeyleri dert etmişim. Streslerimin büyük kısmı stres yapmaya değmeyecek şeylermiş. 

  Kendimi tanımak, değerlendirmek yönünden büyük faydası oluyor bana. Bazen çok derinlere daldığımı fark ediyorum. Normalde insanlar sadece yaşıyor o günlerini. Kalkıp gündelik işlerini yapıp çalışıp akşam biraz televizyon izleyip yatıp uyuyorlar. Bu yetiyor onlara. Böyle geçmiş bir ömür de yetiyor. Benimse aklım hep yapamadıklarımda, okuyamadıklarımda, yapmak istediklerimde kalıyor. Sevdiklerimle daha fazla zaman geçirmek istiyorum, daha fazla okumak istiyorum, daha fazla araştırmak istiyorum, daha fazla el işi yapmak istiyorum. Hep “daha fazla, daha fazla”. 

 İş için hazırlanmam gerektiğinden daha fazla yazamıyorum:). Sonra yine görüşmek üzere…

4 Haziran 2021

Haziranın Dördü

     Son zamanlarda çok verimsiz geçirdim zamanımı. Yüklediğim bir çiftlik oyununa sardım. Gece gündüz onu oynadım. Yeni bir battaniyeye başladım. Yine parça parça örülüyor, yine haraşo ama düz örgü değil, motifli. Biraz ilerlediğinde buraya da koyarım fotoğrafını mutlaka. Bloguma yazmak istedim bazen ama sayfayı açmak ve yazmaya başlamak aşamasına gelemedim daha önce. Düşündüm bol bol. Okudum ara sıra. Kimi zaman her şeyi kafaya taktım, kimi zaman hiç bir şeyi umursamadım. Bu ısınma yazısı olarak bu kadarlık bir merhaba olsun şimdilik. Sonra yine görüşürüz.

7 Mayıs 2021

Mayısın Yedisi, 2021

   Ben oldum olası yazmayı sevmişimdir. Günlük yazıyorum, blog yazıyorum, beş - on dakika zamanım olduğumda bulduğum ilk kağıda - deftere kısacık da olsa yazıyorum. Yıllarca hep içimi dökme isteğinden olduğunu zannetmiştim ama içimi dökmenin dışında anı biriktirmeyi sevdiğimden yazdığımı fark ettim.  Fotoğraf çekmeyi de bu yüzden seviyorum. Anı olarak kalsın diye.. 

    Bu kış boyunca pandemi sebebiyle daha ağır bir tempoda çalıştık. Ofis daha sakindi. Normalde işleri bitirecek zaman bulamazken ilk defa biraz da keyfimce doldurabileceğim dakikalarım oldu. Ben de bu zamanları sağda solda not aldığım kağıtları, az az doldurduğum defterleri bir araya getirip tek bir yerde toplamaya ayırdım. Okudukça gördüm ki, en çok beni üzen veya sinirlendiren şeyleri yazmışım. Kimi zaman kime ya da neye kızdıysam sayfalarca saydırmışım. Mutluluklarımı yazma ihtiyacı pek duymamışım. Babamın hastalığı döneminde de gelişmelerden ve endişelerimden kısa kısa bahsetmişim. Oysa uzun uzun duygularımı, düşüncelerimi yazmış olmayı isterdim çünkü o dönemde babamla ilgili yazmış olduğum her bir şey karşıma çıktığında hem onu anacak yeni bir anım olduğu için mutlu oluyorum hem de yüreğim burkuluveriyor. İki sene oldu onu kaybedeli, normalde derinlere itiyorum özlemimi ama bazen yüzeye çıkıveriyor. Onun kaybı kapanmayacak bir yara. Harlanacak ya da bazen küllenecek ama hep var olacak. 

      Yaklaşık üç yaz önce, ablamın hastalığını ilk öğrendiğimiz dönemde uluslararası bir organizasyonda görevliydim. En yoğun çalıştığımız dönemlerden biriydi ve izin almam, yerimi başkasına bırakmam mümkün değildi. Organizasyon alanında herkesin yoluna ters, kuytu bir köşe bulmuştum ben. Her fırsat bulduğumda köşeme gidiyor ağlayıp ağlayıp işe geri dönüyordum. Sonra iş yerimde arka bahçede öyle bir alan keşfettim. O zaman babamın hastalığının teşhisi konulmuştu, ablamın tedavisi devam ediyordu. Gidip orada ağlıyor, dönüp masanın başına oturup çalışmaya devam ediyordum. Masa başında ağladığım tek sefer ablamın ikinci nüksünden sonra devam eden tedavisinde, kontrol dönemine gireceği - artık kemoterapi almayacağını öğrendiğim., bir anlamda kanseri ikinciye atlattığı gündü. O günkü göz yaşlarım da mutluluktandı zaten :O).

    En son buraya yazdığım gün olan mayısın dördünde, öğleden sonra, dayımı kaybettiğimizi öğrendim. Pek bir severdim. Ani bir ölüm oldu. Genç sayılacak bir yaştaydı. Yazayım, anlatayım, içimi dökeyim diyorum ama galiba büyük acılarımı - üzüntülerimi ancak uzun bir süre sonra yazıya dökebiliyorum. Onunla, ölümüyle, duygularımla ilgili sayfalarca yazabilecekmişim gibi gelse de kurabildiğim ancak üç dört cümle. 

     Belki bir süre sesim çıkmaz, içimden pek bir şey yapmak gelmiyor gibi, belki tam aksine her gün gelip alakasız şeyler yazarım. Bilmiyorum. Daha mutlu günlerde görüşmek dileğiyle. 

4 Mayıs 2021

Mayısın Dördü, 2021

   

 Şu tam kapanma günlerinde nöbetleşe çalıştığımız için genelde evdeyim. Sadece iki gün çalışacağım. Ben de evde olduğum günleri battaniyemi bitirerek değerlendirdim. Parça parça örüp bir kenara koymuştum kış boyunca. Karışık renklerde ördüm. Bitirmek için acele de etmedim. Kimi zaman günlerce elime almadım / alamadım, kimi zaman bir günde bir parça bitirdim derken keyifli oldu örmesi. 









Bunun dışında da okuyorum bol bol. Geçen gün kitaplığın tozunu alırken "okuyacağım kitaplar" raflarımın çok dolduğunu görünce yeni almak ya da önceden okuduklarımı bir daha okumak yerine hiç okumadıklarıma el atmaya karar verdim. Biraz sayılarını azaltana kadar böyle devam edeceğim. 




     Bir de hazır evdeyken kışlıkları kaldırayım yazlıkları çıkarayım diyorum yavaştan ama açıkçası o iş çok gözümde büyüyor. O yüzden bir türlü el atamıyorum. Başlasam devamı gelecek eminim ama dur bakalım belki bugün biraz niyetlenirim.

      Aklımda olan ve bir türlü yapamadığım bir diğer şey de buzdolabına verimli bir kullanım düzeni bulmak ve özellikle hızlı tüketilmesi gerekenlerin gözden kaçarak bozulmasını engellemek. Yemek yapacağım zaman da "hmm şu varmış bugün onunla bu yemeği yapayım" diyebilmek istiyorum. Acaba şundan var mı, bu kalmış mı diyerek dolabın içinde eşelenmek istemiyorum. 

    Son yazımda artık başlık olarak numaralandırma sistemi kullanmayacağımı söylemiştim. Direkt tarihle başlığı oluşturmayı denemeye karar verdim. Bu hoşuma giderse bir beş - on sene de bunu kullanırım büyük ihtimalle. 

   Yine görüşmek üzere...

22 Nisan 2021

1155

     Galiba son zamanlarda arayı açmışım ve pek yazmamışım. Kitap okudum genelde. Orhan Pamuk'un son kitabı Veba Geceleri'ni bitirdim ve beğenmedim. Okumasam da olurmuş diye düşündüm. Sıkı bir Pamuk hayranı değilseniz siz de okumayın. Büyük ihtimalle pek tat alamayacaksınız. Kitapta en çok zorlandığım konu ise fareler oldu. Biraz tiksindiğim bir hayvan ve normalde adına bile tahammülüm yok. Konu veba olunca kaçınılmaz olarak kitapta bolca adları geçti. Bir daha o kitabı okuyacağımı sanmıyorum :O).

    Bunun dışında bu hafta biz yine dönüşümlü çalışmaya başladık. Bir hafta iki gün, bir hafta üç gün işe gidiyorum ve benim olmadığım günler iş yerinde başka bir arkadaş bulunuyor. Vaka sayıları bu kadar artmışken bu kararın alınmasına çok sevindim. Tedirgindim sürekli. Markete bile pek gitmiyorum artık. Genelde eve sipariş veriyorum. Cuma iş çıkışı giriyorum eve, bir daha işe hangi gün gideceksem ancak o sabah çıkıyorum. Apartmanımızda pozitif bir komşumuz vardı geçen hafta, yakın akrabalarımdan üç kişi pozitif, iş yerinde sürekli pozitif olan arkadaşların haberlerini alıyoruz. Salgın başladığından beri hep dikkat ediyorum, iş için gitmek zorunda olduğum yerler dışında hiç bir yere gitmiyorum. Maskeyi evden çıkmadan takıyorum ama bir tek benim dikkat etmemle olmuyor ki. Sonuçta çalışıyoruz, servise biniyoruz, gün içinde iş yerine gelen giden oluyor derken her günümüz ayrı bir riskti. Şimdi en azından riskli günlerimiz azaldı, evde kalabiliyoruz.

    Bir seneden fazladır cam damacana kullanıyoruz. Plastiğe göre daha sağlıklı olduğu için tercih etmiştik. Geçen hafta sonu ben o cam damacanayı kırdım :O). Hol ve yatak odası hem dökülen 15 litre suyla yıkandı hem de her taraf cam kırığı oldu. Halılar ıslandı. Su ısmarlamıştık, çocuk getirdi, içeride kapının yanında duruyordu damacana. Ben de döndüm o an ve damacanaya çarptım. Tamamen yere devrilmedi. Açılı düşünce duvara ağzı çarptı ve paramparça oldu. Tam suyun ücretini ödeyecekken kırınca sucu çocuk kapıda kaldı. İlk şok geçene kadar ben onun kapıda olduğunu da unuttum. Benim çocuk çıktı geldi odasından, kocam kalktı geldi oturma odasından derken Paris de etrafta dolanıp duruyordu. Bu arada her taraf su içinde yürüdükçe halıdan şılap şılap ses çıkıyor. "Şimdi ne yapacağız?" dedi kocam. "Yeni bir damacana alacağız." dedim :O). Sucu çocuk yeni damacanayı getirdi, kırığın da büyük parçalarını çöpe atmak üzere aldı sağ olsun. Oturma odasının kapı pervazı suyu tuttu, holden başka yer ıslanmadı diye sevinirken yeni damacananın depozito parasını almak için  yatak odasına girmem gerekti. Kapıyı açtığım anda holden akan bütün suyun yatak odasına gittiğini, girişten yatağın altına yol yaptığını gördüm. Sonra kocam oğluma kızdı , suyu taşımayı annene neden bırakıyorsun, sen almıyorsun diye. Oğlum bana kızdı beni neden çağırmıyorsun diye. Ben kocama kızdım o anın etkisiyle, şimdi neden kızdığımı bile hatırlamıyorum :O). Oğlumun eline, suyu çeksin diye viledayı verdim. Kocama sen git otur her taraf cam kırığı hiç dolaşma dedim. Ben halıları kaldırmaya, camları toplamaya başladım. Biz bunları yaparken Paris'i de odaya kapatmıştık oradan en acıklı sesiyle ve en yüksek tonlamayla beni çıkarın diye miyavlıyordu. Çılgın ve ıslak bir gündü. 

   Yazılarımın başlıklarını sayıyla atıyorum ya, ben buna ilk 2015'te başlamışım. Sıkıldım artık sıra numarasına göre gitmekten. Başka bir sistem bulup kullanacağım bir sonraki yazımda. Bin yüz elli beş son numaram olsun.

    Yine görüşmek üzere...

12 Nisan 2021

1154 - KALBİMİN KANIYLA YAZDIM KISIM BİR VE İKİ



Son kitabın birinci kısmını okuyup bitirdiğimde buraya yazmak üzere gönderiyi hazırlamışım ama her ne olduysa yarım kalmış ve ancak ikinci kitabı da bitirip onu eklemek üzere girdiğimde görebildim yarım kaldığını.
Üç aylık maraton bitti:). Seriyi bitirdim. Bitirdiğim için rahatladım ama biraz da özleyecek gibiyim karakterleri. Her seri sonunda bir boşluk duygusu yaşamak kaçınılmaz oluyor ve bir süre sonra da aynı kitapları tekrar okumak istemeye başlıyorum. Bazen kendimi tutuyorum biraz daha zaman geçsin diye bazen hiç beklenmedik bir anda yeni bir kitabı çıkıyor yeniden okumak için bahanem oluyor.  
Yer yer elimde sürünse de kitaplar, genel olarak okunası bir seri, tavsiye ederim. Okusam mı diyorsanız, okuyun derim ;).


 

8 Nisan 2021

1153 - GEÇMİŞİN YANKISI KISIM İKİ


     Yedinci kitabın ikinci kısmını salı günü bitirmiştim aslında ama buraya ancak yazabildim. Sona yaklaştıkça bir an önce bitirme isteğim çoğaldığından daha çok okumaya başladım. Nitekim şu an son kitabın birinci kısmının yarısındayım. Yedinci kitabın ikinci kısmı başlarda yavaş gitti. Konu çok sarmamıştı ama ortalarından itibaren heyecan artınca hızlandım. Seri sonrası okumak üzere iki yeni kitap sipariş ettim. Onlar gelene kadar son kitabın her iki kısmını da bitirmek istiyorum. 

   Görüşmek üzere....

1152


 Yine güzel ve yağmurlu bir günde salyangozlar yuvalarından çıkmışken ben de minik bir tanesini yakalayabildim:0).

5 Nisan 2021

1151

 Güzel ve yağmurlu bir İstanbul sabahından günaydın:). Evet biliyorum nisanın başı ve artık baharın geldiğini görmek istiyorsunuz ama yağmur da beni mutlu ediyor. Güneşli günleri seviyorum ve mutlu oluyorum ama hava bahar ılıklığından yaz sıcaklığına geçtiği zaman benim enerjim düşüyor. Rehavet hakim oluyor daha çok, halbuki serin havalar her zaman harekete geçme isteği veriyor. O yüzden bence mükemmel bir yağmurlu pazartesi sabahı yaşıyoruz. Sevgiler...

1 Nisan 2021

1150

     Gözleri bozuk olanlar maske ile gözlüğün ne kadar kötü bir kombinasyon olduğunu çok iyi biliyordur. Bozuk olmayanlar için yazmak gerekirse şöyle açıklayabilirim, gözlüğü takınca buğu sebebiyle göremiyorsun, çıkarınca da gözlerin bozuk olduğu için göremiyorsun. Her ikisi de ayrı bir eziyet oluyor. Sabah özellikle işe giderken bu derdi yaşıyorum. Bakkala - markete gittiğimde ne aldığımı göremiyorum. Gözlüğü çıkarsam koyacak yer bulamıyorum. Cebime koysam çiziliyor, elimde tutsam olmuyor. Çıkarmayıp iyice burnumun ucuna doğru indiriyorum bazen, bu sefer de kafamı komik bir açıda tutmam gerekiyor. Geçen gün sokak köpeklerini beslerken sapından üst cebime takmıştım ve düşmüş. Ben de o anın keyfiyle fark etmemişim. Normalde sabah kalktığım andan gece uyuyana kadar hep taktığımdan alışık da değilim cebimde, elimde, çantamda olmasına. Beş dakika sonra bir acayiplik var gibi geldi bana. Elimle gözümü yokladım gözlük yok. Cebime baktım cebimde yok. Köpekleri beslediğim alanda, düştüğü yerde duruyordu ama köpeklerin patilerinden biraz çizilmiş. Bulduğuma mı sevineyim, çizildiğine mi üzüleyim bilemedim. Neredeyse inatla artık cam çiziklerinden etrafı göremeyecek hale gelene kadar kullandığım eski gözlüğümden bir şekilde vazgeçip yenisini yaptıralı beş ay anca olmuş, gözüm gibi (:O))  bakıyorum normalde gözlüğüme ama sakınılan göze de çöp batıyor işte. 

   Neyse, en sonunda geçen gün canıma tak etti. "Yok mudur bunun bir çaresi?" diye düşündüm. İnternette biraz araştırma yaptım. Varmış çeşitli solüsyonlar. Gözlüğe tatbik ediyorsun ve buğu yapmıyor. Kullanan - bilen varsa yazsın lütfen. En azından işe yaramayan bir şeyi almamış olurum. Bu arada gözlük camlarım buğu önleyici türden. Oluşan buğu normalde 4- 5 saniyede kendi kendine siliniyor ama maske takınca nefes sürekli cama vurduğundan o buğu silinmeden yenisi oluşmuş oluyor. O buğu önleyicilere güvenemediğimden, yine internette okuduğum başka bir taktiği denedim. Her sabah evden çıkmadan sıvı sabunla gözlük camlarımı yıkıyorum. Yüzde yüz olmasa da yüzde doksan beş oranında işe yarıyor. Aynı sorunu yaşayanlara tavsiyemdir :O).

    Not: Numaram çok yüksek değil ama astigmatım olduğumdan takmadığımda özellikle küçük puntolu sayıları ve harfleri okurken zorlanıyorum. Miyop da olduğumdan biraz uzağımdaki yüzleri seçemiyorum, insanları tanıyamıyorum. Sürekli flu bir dünyada yaşamış oluyorum. Titreşiyor çoğu şey. Bu yüzden gözlük pratikte hayatımı kolaylaştırıyor, rahat okuyabilmemi sağlıyor:O). 

29 Mart 2021

1149 - GEÇMİŞİN YANKISI 1.KISIM


     Dün gece bitirdim. Hatta uykum kaçtığından -yattığım halde uyuyamayıp kalkınca -yazacaktım ama yazma enerjimin olmadığını fark ettim. 
    Kitabı okurken şunu düşündüm ki ben daha çok Jamie ve Claire okumak istiyorum. Brianna ve Roger da olabilir ama yan karakterlerden çoğunun yan karakter olarak kalması yetiyor bana. Serinin bu bölümünde öne çıkan William çok ilgimi çekmedi. Bu kitapta biraz da Amerikan Bağımsızlık Mücadelesi ile ilgili tarihi olaylar ve kişiler var. Bana çok uzak bir konu olduğundan kitap zor ilerledi. Hatta okurken keşke Türkiye ya da Türk tarihi içinde zamanda yolculuk yapan karakterin baş kahraman olduğu bir kitap olsa ve ben de onu okusam diye düşündüm. Olayları, yerleri, kişileri bildiğimden büyük ihtimalle çok daha fazla keyif alırdım. Yabancı serisini okuyan yabancılar benim hayal ettiğim keyfi yaşıyorlardır. Bu arada böyle bir kitap varsa da ben görmedim, duymadım. Bilgisi olan varsa yazabilirse çok sevinirim. 
     Bunun dışında ileride bir daha bu seriyi okursam 18. yüzyıl İskoç ve Amerikan tarihi ile ilgili ön okumalar yapacağım :O). Okurken eş zamanlı internetten de araştırabilirim. Hatta son iki kitaba başlamadan da bunu yapabilirim ama nedense ben araştırma işini ileriki yıllara atmayı tercih ettim. Seride sona yaklaşıyorum diye olabilir. Bir an önce bitirmek istiyorum artık. 
    Bu kitabı bir haftada okumuşum. 655 sayfa. Biraz ite kaka okudum bazı bölümlerini. İkinci kısımla beraber üç kitabım kaldığını düşünürsek her kitap için en az bir hafta en fazla on gün verirsek üç hafta ya da bir ay içinde seriyi bitirmiş olurum gibi görünüyor :O). 
Yine görüşmek üzere...

27 Mart 2021

1148

      Hasır sepet sevdiğimi ve bir çamaşır sepetimi Paris'in yatağı yaptığımı söylemiştim daha önce. İri çıkmış bu fotoğrafta yazacaktım ama yazarken düşündüm de, fotoğraf sebebiyle öyle görünmemiş zaten iri bir kedi :O). 




        Ne zaman masanın başına geçsem mutlaka o da gelip yayılıyor ve genelde bana alan bırakmıyor. Kuyruğunu çekiyorum defterimin üzerinden, patisini alıyorum bilgisayarda rastgele bastığı tuşlardan, bana lazım olan bir dosyanın komple üzerine yatmış oluyor derken ters bakışları eşliğinde kıyıda bir köşede, mümkün olduğu kadar az yer kullanarak masayı ona bırakıyorum :O).

   Uyku düzenim saçma sapan bir hal aldığından bu sabah dörtte uyandım. Normalde de altı civarı uyanıyorum ama dört benim için bile çok erken. Gece de dokuzda uykum geliyor. Bu sefer erken yatıyorum, uykumu almış olduğumdan ertesi sabah yine dörtte beşte kalkıyorum ve bu döngüyü kırmak çok zor oluyor. 

   Yine görüşmek üzere...

22 Mart 2021

1147 - KAR VE KÜL 2. KISIM


      Sebatla okumaya devam ediyorum Yabancı serisini. Altıncı kitabın ikinci kısmını da bitirdim dün ve yedinci kitabın birinci kısmına başladım. 640 sayfaymış ve yaklaşık bir haftada okumuşum.  İşe de götürüyorum kitabımı son zamanlarda. Çok okumaya fırsatım olmasa da bazen öğle yemeğinde, yemeğimi yerken bazen bulduğum beş dakikalık aralarda bir kaç sayfa da olsa okuyorum. Böyle uzun soluklu serileri okurken hep bunu bitireyim şu kitabı okuyacağım, buna başlayacağım diye hevesleniyorum ama bitirdiğimde de nedense başlayacak kitap bulamıyorum.

   Bu arada bir önceki yazımda İnstagram'da birçok kitap hesabının biraz boş içerik olduğundan bahsetmiştim. Kahve fotoğrafı, alıntılanmış cümleler, kitap arkası yazısı ve aslında belki de kitabı bile okumadan hazırlanmış gönderiler. Neyse, benim de iki senedir hiç kimsenin bilmediği, sadece kendime okuduğum kitapları hatırlatmış olayım diye açtığım bir İnstagram hesabım var: Kitaplı Sipahi (kitaplisipahi). Onu sizlerle paylaşmaya karar verdim. İsterseniz bir göz atarsınız. Süslü püslü bir şey beklemeyin. Bulduğum ilk zemin üzerinde çektiğim bir kitap fotoğrafı ve altına yazılmış uzun, kısa ya da sadece okudum bitti tarzında yorumlar.

    Yine görüşmek üzere...

17 Mart 2021

1146



           "İnsanların veremediği huzuru veren kitaplar var."

         İnstagramda, kitaplarla ilgili hesapları gezerken bu konuda yazabilmek için kupada kahveli ve üst üste dizilmiş kitaplı fotoğrafların şart olduğunu gördüm. Türk kahvesi pek revaçta değil, çaya da çok rastlamıyorum, ağzına kadar dolu, değişik değişik kupalarda içilen kahveler olması gerekiyor mutlaka. Benim koyduğum fotoğrafta kahve değil, sıcak çikolata var. Bu da kabul edilir mi "kitap gönderisi" kurallarına göre, bilmiyorum. "Ağzına kadar kahve dolu kupa" konseptini yapmam zordu çünkü evdeyken ben granül kahvemi kupayla falan değil çay bardağıyla içiyorum. Boyut olarak onlar iyi geliyor bana. Aslında cam bardak değil porselen seviyorum. İstediğim küçük boylardan bulduğumda da mutlaka alıyorum ama en çok onları kullandığım için çok çabuk da kırıyorum sonra yine çay bardağına kalıyorum :O). 

       Bir de "kitap gönderisi" kurallarına göre yazınıza mutlaka ama mutlaka felsefi bir cümle, bir alıntı ile başlamalısınız. Mesela başlangıç olarak "Ben şu kitabı okudum, beğendim - beğenmedim" diyemezsiniz. Hayata dair özlü bir söz söylemiş bir yazarın cümlesi olmazsa o gönderi kabul edilmiyor. Sonrasında kitaptan bir alıntı, internetten alınmış bir özet, arka kapak yazısı ve orada hangi kitaptan bahsediyor olursanız olun muhteşem olduğuna dair övgüler yer almalı. Her bir okunan kitap muhteşem ve derinlikli ve ancak çok zeki kişilerin anlayıp sevebileceği nitelikte çünkü bir kahve fotoğrafı bir de alıntılanmış cümleyle o hesabı hazırlayan kızımız çok muhteşem ve derinlikli ve çok zeki ve o kitabı okumayı ancak o becerebilir. Bunların hepsi iyi  güzel de ben o hesaplarda okumadığım kitapların nasıl olduğuyla ilgili cümleler görmek ve bir ön fikir edinmek istiyorum. Bahsedilen okuduğum bir kitapsa da o kişi de beğenmiş mi, hangi yönünü sevmiş neresini sevmemiş onu görmek istiyorum. Nedense baktığım hesaplarda iki tıklamayla internetten bulabileceğim her şeyi buluyorum da bir bunu bulamıyorum.

     

    

         Hep buraya kitaplığımın fotoğrafını koyduğumu zannediyordum ama koymamışım. Yukarıda gördüğünüz gibi kitaplığım odamın iki duvarını kapsıyor. Sığmayanlar da hole koyduğum eski kitaplığımda bulunuyor. Zaman içinde biraz elden geçirip azaltmayı düşünüyorum, ara ara ayırdığım kitapları kütüphaneye bağışlıyorum. Böylece hem ben yerden kazanıyorum hem de benim artık okumayı düşünmediğim kitaplardan başka okuyucular faydalanmış oluyor. 






      Bu da kitaplığımın dosya dolabı kısmı. Daha fazla hasır sepet ve kutu düzenleyicilere ihtiyacım var. Zaman içinde almaya devam edeceğim. Eski haline göre daha düzenli ama bunu başlangıç aşaması kabul ediyorum. Henüz yapılacaklar bitmedi. 

  Yine görüşmek üzere...

14 Mart 2021

1145 - KAR VE KÜL 1. KISIM


     Dün gece bitirdim Kar ve Kül'ün birinci kısmını. Yine on günü buldu okumam. 653 sayfa. Yabancı serisinin altıncı kitabı. Seri sekiz kitaplık. Heyecanlı olaylarla doluydu bu bölüm. Ve yine yeniden yazım yanlışları, basım hataları... Yine de okuması zevkli. İşteyken özlüyorum kitabımı :O).

10 Mart 2021

1144

    Normal çalışma düzenimize geçtik son bir haftadır. İşler çok yoğun olmasa da hafta içi her gün ofisteyiz. Çalışma saatlerimiz de biraz uzadı. İlk hafta intibak haftası olarak geçtiğinden çok istesem de yazmaya mecalim olmadı. 

   6 Mart'ta annemin doğum gününü kutladık. Bugün de kocamın doğum günü. Bir yengeç olarak balıklarla çevrelenmişim :O). Çiçek Sepeti'nden bir hediye yollamak istedim kocama. Hep kullandığım genelde de memnun olduğum bir site ama bugün seçtiğim insan yüzü şeklindeki saksının burnunu kırık yollamışlar. Saksı antik heykel gibiydi. Orijinali böyle zannederler, yuttururuz diye mi düşündüler acaba? Hediye olunca insan ayrı bir özeniyor, tek tek tüm ürünlere baktım, çok ince eledim sık dokudum. Sonra da kırık ürün gidince açıkçası çok canım sıkıldı. Müşteri hattını arayınca telafi edeceklerini söylediler ama bu tarz bir sorun baştan hiç olmasaydı  çok daha iyiydi.

  Mart ayıyla beraber evimize taşınalı tam bir sene oldu. Zaman çabuk geçiyor. Bu evde, mutlulukla ve sağlıkla yaşayacağımız daha nice senelerimiz olur inşallah. 

  Arzu ettiğim sıklıkta yazabilmek için daha fazla çaba göstereceğim. Şimdilik kısa bir özet geçmiş olayım. Yine görüşmek üzere...

2 Mart 2021

1143 - ATEŞİN ÇAĞRISI 2.KISIM


           Bu kitabın başlarında elime alasım gelmedi pek. Ortalarına doğru daha uzun süreler okumaya başladım. Onun için de çok geç bitti. Benim ruh halim mi müsait değildi, kitabın ilk kısımları mı okunası değildi, bilmiyorum. 736 sayfayı on günde okumuşum. :Bu sabah serinin altıncı kitabının birinci kısmına başladım. Seriyi bitirdiğimde okunmayı bekleyen kitaplardan bir tane seçip okumayı planlıyorum. En az üç raf dolusu okunmamış kitabım var. Bir yandan da onları yavaş yavaş bitireceğim. 


 

23 Şubat 2021

1142


       Kar manzaramız geçen haftadan. Oldukça çok yağdı.
 Dışarı pek çıkmadık. Genelde Paris'le beraber pencereden kar yağışını izledik. Evde sıcacık oturup elde kahve ya da sıcak çikolatayla izlemesi çok keyifliydi. 
    Evde oturduğumuz o günleri ben dosya dolabımı yerleştirerek değerlendirdim. Daha önce de bahsetmiştim, ev baktığımız dönemde mutlaka kitaplık yapacak bir alanı olan evler önceliğimdi. Küçük de olsa bir oda, o mümkün değilse holde bir duvar, bir niş, ne olursa olsun ama kitaplarımı ve çalışma masamı koyacak bir alanı olsun. Neyse ki, bütçemize ve gönlümüze uygun üç odalı bir ev alabildik. Daha taşınmadan ben üçüncü ve en minik odaya çalışma odası ya da "benim odam" demeye başlamıştım. Hatta kocamla oğlum orayı oyun odası, bir nevi balkon, ardiye gibi çeşitli şekillerde adlandırabileceğimizi, neden benim odam olduğunu, onların da o odayı farklı şekillerde değerlendirebileceklerini söyleyip durdu ama o konuda hiç şansları yoktu. Üçüncü odaya çoktan göz koymuş ve orayı sahiplenmiştim :O). 
    Taşındıktan sonra yerleşme sürecinde çalışma odası üç eski kitaplığımın ve bütün fazlalıkların durduğu bir alan oldu uzunca bir süre. En son o odayı düzenledim. Yeni evin yeni düzeninde henüz yerini bulamamış her şeyi de oraya yığdım. Bir yandan da sürekli kitaplık modellerine, okuma koltuklarına, çalışma masalarına bakıyordum. Özel olarak kitaplık yaptırmak istediğimden bu da marangozu, bütçesi, siparişi derken uğraşmayı gerektirdiğinden ve zaman alacağından acele etmedim. Bir de hayal etme ve tasarlama sürecini de seviyordum. 
     Sonunda kitaplığımı yaptırabildim. Yaptırırken de iki duvarı komple kitaplık, bir duvarın bir kısmını da dosya dolabı olacak şekilde tasarladım. Kitaplarımın düzeni zaten belli olduğundan kolaylıkla yerleştirebildim ama dosya dolabında hep bir karmaşa hakim oldu. Ağzına kadar dolu, her şeyin her yerde olduğu ve en kötüsü de aradığımı bulamadığım, bir şey koyduğumda diğer şeylerin arasında kaybolduğu, verim alamadığım bir alandı. Estetik açıdan da güzel görünmüyordu. Arada düzenlemeye çalışsam da işlevsel ve güzel olmuyordu bir türlü. Karlı günlerimi bu dolaba el atarak değerlendirdim. Önce tamamen boşalttım. Sonra dolaptan çıkanları gruplara göre ayırdım. Atılacaklar, başka alanlarda kullanılabilecekler ayrıldı. Sonra da yerleştirdim. Artık hem o tıka basa görüntü yok hem de aradığımı bulabiliyorum. Bütün bunları yapmak da yaklaşık dört günümü aldı. Acele etmedim. Sıkıldığımda ya da yorulduğumda ara verdim, bir an önce bitmesinden çok tam istediğim gibi olmasına önem verdim. 
       Bütün bu işleri bitirdiğimde de istediğim estetik görüntüyü sağlayabilmek için çeşitli boylarda kutulara ve sepetlere ihtiyacım olduğunu fark ettim. Dosya dolabım yedi gözlü. En alttaki kısım kapaklı. Diğer altı kısım açık. Açık raflarda kullanmak üzere bir iki tane kapaklı, üç dört tane de kapaksız hasır sepet alacağım. Hasır çok sevdiğim bir malzeme olduğu için özellikle hasır sepet almak istiyorum. Evde çeşitli boylarda çok sayıda hasır sepetim var ama biri çamaşır sepeti, biri Paris'in yatağı oldu, birini battaniyeyi ördüğüm süreçte yumak sepeti olarak kullanıyorum, iki tanesi uzun saplı, dolaba sığmaz derken istediğim boy ve özellikte hasır kutu / sepet bulabilmek için de en az dört günümü - büyük bir keyifle - internette, modeller arasında geçirdim. Çok fazla seçenek var. Favorilerimi not ettim.  Beğendiklerimin bir kısmını istediğim ölçülerde olmadıkları için elemek zorunda kaldım. Başlangıç olarak aşağıda fotoğrafını gördüğünüz kapaklı sepetten aldım.. İçine A4 kağıdı rahat sığıyor, yüksekliği de 20 cm'e yakın. Bir tane daha kapaklı almayı düşünüyorum..  Diğer fotoğrafta da beğendiğim kapaksız model mevcut, ilk fırsatta bir tane alacağım. Fırsat buldukça yeni modellere de bakmaya devam ediyorum. 
     Yine görüşmek üzere...


 

1141 - ATEŞİN ÇAĞRISI (KISIM 1)


      Kitabı cumartesi bitirdim aslında ama buraya yazamadım. İkinci kısmına da başladım ama onda da çok ilerleyemedim. Serinin ortalarına geldim. Hatta ortasını da biraz geçtim. Yavaş yavaş sonlara yaklaşıyorum. Bu kitaptan aklımdan kalan çok bariz bir şey yok. Şunu düşündüm sadece komple tüm seri özensiz basılmış. Her kitapta az veya çok yayından kaynaklı hata bulunuyor. Acaba bendeki baskılar 1. baskı da,  sonradan düzeltilmiş midir diye kitapları kontrol ettim, ben 2. basımları almışım. Hiçbir kontrol yapılmadan aynı hatalarla basılmış kitaplar demek ki.  Epsilon çok özensiz. Bu kitaplara verdiğim paraya acımama sebep oldular. İçerik güzel ama basım kalitesi sıfır. 

     Bu arada bu kitabın ilk sayfalarını Paris yırtmış, bantla tamir etmeye çalışmışım. Normalde benim kitaplarım hep ortalıkta, her odada her yerde bir iki tanesi bulunur mutlaka. Paris de çok umursamaz kitapları ama bazen ilk sayfalarında tırnaklarını bilediği oluyor. Nereden de esiyor aklına da yapıyor, hangi kitabı neye göre seçiyor bilmiyorum :O). 

16 Şubat 2021

1140 - GÜZ DAVULLARI (KISIM 2)

 

       Bu akşam Güz Davulları'nın ikinci kitabını da bitirdim. Öykü ve karakterler giderek daha çok sardığından daha çok okumak istiyorum ve iyice hikayeye giriyorum. Bundan sonra serinin beşinci kitabının birinci kısmıyla devam edeceğim. Kitabın içeriğiyle ilgili hiçbir şey yazmak istemiyorum henüz okumayanlara bilgi vermeden bunu yapabilmem imkansız. Ama güzel olduğunu, zevkle okunduğunu şuradan anlayabilirsiniz, 585 sayfayı bir günde okumuşum. Nasıl bittiğini anlamadım bile bir an önce yeni kitaba başlamak istiyorum. Bu arada ben bu seriyi iki sene önce okuyup bitirmiştim. Sonunu da hatırlıyorum ama arada olan olayların çoğunu unutmuşum, o yüzden tekrar heyecanla okuyorum :O). 

15 Şubat 2021

1139 - GÜZ DAVULLARI (KISIM1)


 Bu sabah Güz Davulları'nın birinci kısmı bitti. 637 sayfa. Beş gün sürdü okumam. Öğleden sonra ikinci kısmına başladım. Yabancı serisinin dördüncü kitabı. Bu bölümde Claire ve Jamie yeni yerleştikleri kıtada düzenlerini kurmaya çalışıyorlar. Basım hatası yok denecek kadar az gibiydi. Keyifle okunacak bir kitaptı. Serinin ilk kitabından sonra devam etmeyi düşünenler ikinci kitabı atlatabilirlerse gerisi çok kolay okunuyor zaten.

10 Şubat 2021

1138 - YOLCU


     Yabancı serisinin üçüncü kitabını da bitirdim. 1078 sayfa. 5 gün sürdü okumam. İkinci kitapta neredeyse her cümlede mevcut olan basım hataları bu kitapta çok daha azdı. Okumayı da çok daha keyifli hale getirdi. Olaylar da heyecanlıydı. Okudukça okuyasım geldi, kitap elimde sürünmedi. Kitabın içeriğiyle ilgili çok fazla bir şey yazamıyorum. Okumayanlara bilgi vermiş olmadan bir şey yazmam pek mümkün olmuyor. Ama şunu diyebilirim ki, ikinci kitap eziyetse üçüncü kitap keyifti :O). Bu akşam dördüncü kitabın 1.si ile devam edeceğim okumaya.

5 Şubat 2021

1137

    5 Ağustos 2005'te sevdiğim yemeklerden bahsettiğim bir yazımda  "Akıtmayı bilenler çoktur. Mayalı hamurdan yapılır. Akıtmanın asortik kız kardeşi kreptir (bu benzetmeyi bize uyarlarsak ben akıtma ablam krep oluyor bu durumda :O)). Akıtmanın içine reçel-peynir gibi şeyler koyularak sarılır ve yenilir." demişim. Ve bir süre sonra bu yazının verdiği ilhamla ablama Asortik Krep blogunu açmışız. Ona çok iyi uyan bir isimmiş bence, iyi ki bulmuşum o da iyi ki yazmış :O).

     Biz o dönem Çanakkale'de oturuyorduk, ablam Fethiye'de, annemle babam İstanbul'da yaşıyordu. Çanakkale'de de çok yakın ve sevdiğim arkadaşlarım, kayın ailem vardı yalnız değildim ama en çok yapmak istediğim şey annemlerle ve ablamla aynı şehirde oturup gün içinde birbirimize çaya kahveye gitmekti. Ailesi Çanakkale'de yaşayan ve bunu yapabilen arkadaşlarıma çok özenirdim. Bir araya gelebildiğimiz zamanlar çok özel olurdu hepimiz için. Birlikteyken keyfini çıkarırdık ama kaç gün olursa olsun hiçbir zaman yetmezdi bize. Son on senedir annemlerle aynı şehirdeyiz hatta ara ara yazdığım gibi hiç sevmediğim eski evimden taşınmama sebebim annemlere çok yakın olması ve iş çıkışı olsun, gecenin dokuzu, gerekirse sabahın yedisi olsun rahatlıkla gidip gelebiliyor olmamızdı. Son iki senedir ablam da burada. Sonunda hepimiz bir araya gelebildik ama hastalıklar yüzünden çok tadına varamadık açıkçası. Önce ablamın sonra babamın hastalığı, babamın kaybı, ablamın devam eden tedavisi derken enerjimiz ancak hayatta kalmaya ve yaşamaya devam etmeye yetti. Neredeyse bir senedir bu tabloya bir de korona eklendi. Annem ve ablam evden çıkmasa da ben işe gidip gelmeye devam ettiğim için uzun bir süre sadece kapı ağzında beş dakikalık görüşmelerle idare ettik. Yazın açık havada biraz daha rahat bir araya gelebildik ama kışın gelmesiyle ve kısıtlamalarla yine ister istemez birbirimizden uzak kaldık. Zor günler yaşadık, yaşıyoruz ama geçecek elbet bir gün. Biz akıl ve ruh sağlığımızın ne kadarını koruyabilmiş olacağız bilmiyorum ama vücut sağlığımız yerinde olduktan sonra onlar da düzelir galiba, herhalde, sanırsam. Pek emin olamadım :O). Yine görüşmek üzere...

1136 KEHRİBARDAKİ YUSUFÇUK

     Yabancı serisinin 2. Kitabı. Bunu biraz zor okudum açıkçası. Bir kere dizgisi çok kötüydü. Kelime ve harf hatası çok fazla vardı. Kitabın okuma keyfini de aldı götürdü. Epsilon’dan bu kadar kötü bir baskı beklemezdim. Zaman hataları vardı. Bu da ya çeviriden ya yazarın kendisinden kaynaklıydı ki, okuma keyfini götüren önemli konulardan biriydi yine. Bunun dışında Claire ve Jamie birçok macera yaşasa da ana eksen durdurmak istedikleri bir savaş yüzünden içine girdikleri saray politikalarıydı. Bu da birçok soylu ismini, entrikayı içeriyordu ve belki de benim ilgimi çekmeyen bir alan olduğundan sıkıcı oldu ve isimleri takip etmek yordu beni. İsteksiz okuduğum için pek elime almadım ve 12 günde bitirebildim (896 sayfa). 3. kitaba bu gece başlayacağım. onu da bitirince yazacağım mutlaka. 

1 Şubat 2021

1135

    İşimle ilgili pek yazmıyorum buraya. Burası biraz da kaçış alanım. Stresli bir işim var diyecektim ama düşündüm de hangi iş stressiz ki? Neyse, her işte olduğu gibi benim işimde de sıkıntılı alanlar var ve uzun zamandır mesai saatleri dışındayken işi tamamen kafamdan çıkarmaya çalışıyorum. Bazen yapabiliyorum bunu, bazen yapamıyorum. İşi ya da işte olan bir şeyi düşünmeye başladığımda kendimi frenliyorum. Dikkatimi çekecek bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Başka türlü beynimi dinlendirmem mümkün olmuyor. İşten kafam dolu gelip kafam dolu işe gidiyorum. Beden yorgunluğu dinlenmeyle geçiyor ama beyin yorgunluğu kolay kolay geçmiyor.

   Şubatın ilk günü gelmiş. Zaman çok çabuk geçiyor. Bazen bir miskinlik çöküyor üzerime hiçbir şey yapasım gelmiyor. Bazen de o kadar çok şey yapasım oluyor ki hepsini yapmaya günün 24 saati yetişmiyor. Miskinlik zamanları enerjimi kazanmak için savaşıyorum bazen, başarılı olduğum da oluyor olamadığım da. Bazen de diyorum ki bu hal üzerime çöktüyse demek ki buna ihtiyacım var. Bu molayı vermeliyim. O zaman enerji bulmaya uğraşmıyorum bile :O).

26 Ocak 2021

1134

   Biraz eşyasına bağlı biriyim, biraz da malım kıymetlidir :O). Bir şey iyice eskiyip kullanılmayacak hale gelmeden atamıyorum pek. Modası geçti kavramı bana pek bir şey ifade etmiyor çünkü alırken de moda diye değil hoşuma gittiği için alıyorum.  Eskidi, artık işe yaramaz dediğimde de ya bir yerleri kopmuş ya da paramparça olmuş oluyor :O). Bilemiyorum bu iyi mi, kötü mü bir özellik? Hakkını vererek kullanmak ve verimlilik açısından iyi ama bazen eşyayı gereksiz yere kendime yük yapıyorum. Onlara yer bulacağım diye uğraşıp duruyorum, çok sevmesem de sırf dibine kadar kullanma huyum yüzünden kullanıyorum. Kendimi yoruyorum onlarla. Bu açıdan baktığımızda da kötü bir alışkanlık. Kullanmadığım ya da işime yaramayan şeyleri rahatlıkla başkasına verebiliyorum. O yönden bir sıkıntım yok da, işlevini yitirmeyen her şey yirmi senelik de olsa hayatımda yer alıyor. 

   Mesela geçen gün iş yerinde konuşuyorduk arkadaşlarla, yeni eve yeni eşya gibi bir söz geçti. Yeni eve yeni eşyayı eskiler artık çöpe bile atmaya  utanılacak halde oldukları için aldım ben. Mesela taşınmadan çok çok önce Paris sayesinde koltukların iç süngerleri evde dolaşmaya başlamıştı. Tırnaklarını bilediği özel noktalardan çıkan parça parça süngerleri  her yerde buluyordum. Bu durumda olmasalardı, renklerini, şekillerini sevdiğim ve sıkılmadığım için yeni evde de kullanmaya devam ederdim :O). Hatta bir ara yeni koltuk yerine eskileri mi kaplatsak diye de konuştuk. Usta bul, uğraş, peşinde koş kısmı gözümüze daha zor geldiği için vazgeçtik. Aldıktan sonra yeni koltuklarım da çok hoşuma gitmeye başladı. Hem bu sefer önlem olarak kılıf örttüm üzerlerine ki Paris yine en çok sevdiği tırnak bileme noktalarını belirleyemesin ::O). 

24 Ocak 2021

1133 - YABANCI


       Yabancı kitabını ve serisini 2018'de okumuştum. Uzun zamandır tekrar okumak istiyordum ama fırsat bulamıyordum. Geçenlerde dizisini Netflix'te görünce artık daha fazla beklemeyip yine okumaya başladım. Serinin sonunu hatırlıyorum ama aradaki ayrıntıları unutmuşum.
     Kitabın konusundan kısaca bahsedersek Clare 1945 yılında kocasıyla birlikte bir İskoçya ziyareti gerçekleştirmektedir. Amaçları 2. Dünya Savaşı'nda çok bir araya gelemedikleri için zayıflayan ilişkilerini tazelemek ve kocası Frank'in İskoç atalarının izini sürmektir. Clare, ilgi duyduğu botanikle ilgili bir bitkiyi araştırmak üzere gittiği kadim bir taş anıtta iki yüz yıl öncesine gider. Orada bir şekilde Jamie ile tanışır ve olaylar gelişir.

      Tarih, aşk, macera, birazcık fantastik edebiyat seviyorsanız kitabı da beğenirsiniz. Sekiz kitaplık bir serinin ilk kitabı Yabancı. Bazı kitaplar 1 ve 2 olarak basıldığı için toplamda 13 kitap var. Ben ilk kitabın ardından ikinciyle devam ediyorum. Bitirdikçe buraya da yazacağım. Serilerle ilgili en sık yaşadığım sıkıntı, genelde ilk kitapla ilgili milyon tane özete, yoruma ulaşabilsem de devam kitaplarıyla ilgili çok az bilgi bulabilmem. Buraya yazarak başkalarının bu sıkıntıyı aşmasına yardımcı olabilirim belki. Seriyi okuyup bitirecek olsam da diziyi izlemeyeceğim. Beğenmedim. Kitapla aynı duyguyu vermedi bana. Belki önce diziyi izlemiş ardından kitapları okumuş olsaydım farklı olurdu. Ben bu hikayeyi ve kahramanları çoktan kafamda canlandırmışken yönetmenin / yapımcımın yorumuyla izlemek aynı zevki vermiyor.

     Yine görüşmek üzere...

19 Ocak 2021

1132






       Yukarıda gördüğünüz fotoğraflar karlı günlerimizin özeti. Burada çok yoğun bir şekilde yağmadı zaten. Ara ara inceden yağdı durdu, yağdı durdu. Bugün de buz olarak yol kenarlarında kaldı biraz. Onun dışında hiç yok. 
    Pazar günü yaptığım poğaçaları en üstte görüyorsunuz. Bunlar çok puf puf olduğu için seviyorum ama bir saat mayalama süresi olduğu için ancak evde olduğum hafta sonları yapabiliyorum. Ortadaki fotoğraf da ilk defa denediğim nar reçeli. Evde, dolapta kalan bir türlü yiyemediğimiz üç beş tane nar olmasaydı yapmak aklıma bile gelmezdi açıkçası. Onları değerlendirmek için yaptım ki, iki üç tanesine geç bile kalmışım, maalesef kurtaramadım. Yine de diyebilirim ki iyi ki dolapta kalmışlar ve iyi ki ben de en sonunda reçellerini yapmışım. Narı ayıklamak dışında zahmeti olmayan leziz bir reçel oldu. Böğürtlen reçelini seviyorsanız - ben çok severim- buna da bayılacaksınız demektir. Şu an daha iki sene tüketsek bitiremeyeceğimiz kadar çok sayıda reçelimiz olduğu için 3 nardan çıkan yarım kavanozla yetindim ama önümüzdeki kış özellikle 1 - 2 kg nardan yapmayı düşünüyorum. Ben reçeli çok sevdiğim ve her kahvaltıda mutlaka yediğim için, hem annemler yaptıkça bana veriyor, hem ben çeşit çeşit meyvelerden yapıyorum derken evde her zaman bol miktarda reçelimiz oluyor. Öğlenleri iş yerinde yemek için yaptığım sandviçe de reçel koyuyorum :O). Bunu okuyan ve bu çok sağlıksız diyen kesim için belirteyim, biliyorum sağlıksız ama benim için en pratiği bu şimdilik. Akşam yemeklerinde ve ara öğünlerde biraz daha sebze meyve ağırlıklı yiyerek dengelemeye çalışıyorum. Yine de son zamanlarda evde olup mutfakta bir şeyler yapmayı da seven bireyler olunca hepimiz biraz kilo almışız galiba. Alışverişlerde abur cubur alımını azaltıp meyve sebze alımını çoğalttım son zamanlarda. Çok büyük bir adım olmasa da bir yerden başlamak lazım :O). 
.   Son fotoğraf da karlı günlerin tadını sepetinde çıkaran Paris. Bir kedinin insanı olan çoğu kişi bilir ki, kedilerimize aldığımız özel eşyalara pek çoğu ilgi göstermez.  Paris mesela, benim aldığım tırmalama tahtaları yerine her zaman koltuğu ya da halıyı tırmalamayı tercih etmiştir. Ona özel aldığımız oyuncaklar yerine, bulduğu ıvır zıvırla oynamıştır. Yatak konusunda da aynı şeyin olacağını düşündüğüm için ona şimdiye kadar bir yatak almamıştım. Şekerlemelerini genelde bizim yanımızda, koltukta - sandalyede, gece uykularını da Atahan'ın yanında geçirmeyi tercih etmişti. Meğer çocuğun bir yatağı olsa onda yatacakmış, bilememişim. Karı izlemek için masanın üzerinden hiç inmeyince çamaşır sepetimin içine bir iki yün yelek koyup ona yatak yaptım. Üç gündür içinden çıkmadı. Kendime başka sepet almaya karar verdim. Artık o onun yatağı oldu :O).

    Özellikle şu karlı ve soğuk günlerde evde oturmak iyi geldi. Yalnız, gittikçe eve ve tembelliğe alıştığımı fark ediyorum. Eski iş temposuna döndüğümüzde, en azından ilk başta, alışmak zor olacak gibi geliyor bazen. Korona tedbirleri kapsamında mesai günlerimiz de, saatlerimiz de kısaldı. Şu sıralar yoğunluğumuz da yok. İşte olduğum günler de sakin geçiyor. Evde oturmak da son on sendir özlemini çektiğim bir şeydi. Belki de o yüzden pek sıkılmıyorum. Sıkıldığım zaman da, bunun sebebi evde olmak değil aylardır yaşadığımız salgın döneminin psikolojik etkileri oluyor aslında. Zaman da çabuk geçiyor. Yapacak bir sürü şeyim oluyor. Zamanımı verimli kullanmaya çalışıyorum çünkü eninde sonunda biz normal çalışmaya döneceğiz ve o zaman yine yapmak istediğim bir sürü şeyi ertelemek zorunda kalacağım. Son günlerde bol bol dizi izledim mesela ve izlerken de sürekli battaniyemin parçalarını ördüm. Yine de daha yarısına bile gelemedim ama oldukça yol kat ettim. Eh, bir battaniye örmek de bugünden yarına olacak bir şey değil zaten, zaman alacağını biliyordum. Onun dışında da kitap okudum. Her gün mutlaka yemek - bulaşık -  derleme toplama işleri de olduğundan günlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum.
   Yine görüşmek üzere... 

12 Ocak 2021

1131

        Çok makyaj yapmayı sevmiyorum. Rujumu mutlaka sürerim. Günlük makyajım bundan ibarettir. "Düğünlük" ya da "çok önemli etkinlik" makyajımda da fondötenle rimel eklenirdi ruja. Yaklaşık iki senedir fondötenle rimeli pek kullanmadığımı geçenlerde fark ettim. Rimel kurumuş, fondöten ilk aldığım günkü gibi duruyor. Babamın hastalığı döneminde ve vefatı sonrasında bazı şeyler zaman kaybı - gereksiz görünmeye başladı gözüme: fondöten, rimel, her gün değişik değişik taktığım küpelerim, çeşitli sebeplerle kafaya taktığım hiç değmeyecek insanlar, bana hiçbir şey katmayan kişiler. Hepsini çıkardım hayatımdan. Onun ölümü bir çok şeye bakış açımı değiştirdi. Ben değiştim. Bunu zaman içinde fark ettim. Çok daha fazla seçici, çok daha fazla umursamaz, çok daha fazla zamana değer veren biri oldum. Şöyle ki, bir şey veya bir kişi ona harcadığım zamana değmiyorsa ya da o zamanı hak etmiyorsa hayatımdan çıkarıyorum. Vazgeçilmez diyebileceğim şeylerin sayısı da çok azaldı. Bir de hayatımdaki hiçbir şeyin kalıcı olmadığını ya da kalıcı olmak zorunda olmadığını daha iyi anladım. Bundan hareketle yaklaşık on ay önce, dokuz senedir oturduğumuz ve aslında bir iki minik şeyini sevsem de, bir çok şeyini sevmediğim evden taşınma kararı aldık. Şimdi her günümü keyifle yaşadığım bir eve sahibim bu sayede. Bazen sevmediğimiz halde neden eski evde oturup durduğumuzu düşünüyorum. Her altı ayda bir oturup "Taşınsak mı buradan?" diye konuşuyorduk ama her seferinde biraz daha idare edebileceğimize karar veriyorduk. Demek ki doğru zaman değilmiş bizim için. Harekete geçecek enerjimiz ya da yeterli isteğimiz yokmuş. Çok mutlu olmasak da şimdi düşündüğümüz kadar mutsuz da değilmişiz ki taşınmamışız. 

    Neyse, bunların hepsi aklıma dün sosyal medyada gördüğüm bir reklam üzerine geldi. "Beyaz cilt isteyenler okusun" yazıyordu. Ben, beyaz hamur kağıdına basılı kitap cildi olarak algıladım ve ilgimi çekti. Saman kağıdı çok sevmiyorum. Reklamın devamına baktığımda ise cildini beyazlatmak isteyenler için bir bakım ürünü olduğunu gördüm. Eminim bunun da kitlesi büyüktür, pazarda çok iş yapıyordur ama benimle hiçbir ilgisi olmayan bir şeydi. Yine saman kağıtlı kitaplarıma dönmek zorunda kalacaktım:O). Buradan yola çıkıp artık pek makyaj yapmadığımı düşündüm. Eskiden çok kullanmadığım açık renkli rujlarımı da daha çok tercih ediyorum. Genelde maske taktığımız için rengi çok önemli değilmiş gibi geliyor bana. Hem onlar maskeye değdiğinde de çok fazla renk bırakmıyor. Bir de biraz ruj stoku yapmışım farkında olmadan. Aldıklarım içinde beğendiklerimi bittikçe yenilemişim ama beğenmediklerim öylece kalmış. Bahaneyle onları da kullanmış oluyorum :O). Böylece pek sürmediklerim de bozulmayacak ve onlar da bitene kadar yeni ruj almayacağım. Yeni almaya başladığımda da stoklamamak için mevcut sayıyı ve renkleri kontrol etmeden yenisini almayacağım. Buna bazen uymak zor oluyor. Sevdiğim için, kullanmasam da, çok olsa da yenisini alma eğiliminde olabiliyorum. Mutlaka bir neler var diye bakıyorum. Şimdiye kadar her seferinde kendime, önce evdekiler, diye hatırlatmam işe yaradı. Mesela bunu defterlerde ve kitaplarda da yapmaya çalışıyorum. Onlardan da fazlasıyla var. Henüz kullanmadığım bir dolap dolusu defter ve henüz okumadığım birkaç raf dolusu kitap. Ama bu taktik defter - kitap söz konusu olunca pek işlemiyor. Genelde kendimi yenisini almaya ikna edebiliyorum :O). 

    Yine görüşmek üzere...

11 Ocak 2021

1130

    Kendime yaklaşık on günlük bir tatil vermiştim. Zorunlu işler dışında çok bilgisayarı açmadım. Telefonu kullanmadım. Sık sık örgümü ördüm ve film - dizi izledim. Dosya dolabı olarak kullandığım bir dolabım vardı, onu düzenledim. Bunlar dışına bütün meşgalelerden uzak durdum. Yeni yıl kararları da almadım. Yılbaşında da işten gelip yemek yapıp bir de mutfağı toplayınca gece yarısını görmeden uyudum. Ev ahalisi benden de önce uyumuştu zaten :O). Oldukça sakin bir geceydi bizim için. Böyle bir molaya ihtiyacımız varmış demek ki.

    Ofiste bir arkadaşımız korona oldu. Maskeyi zaten hep takıyoruz, hava soğuk da olsa sıcak da olsa ofis camı hep açık. Mesafeye de sürekli uyuyoruz. Elimi sık sık yıkıyorum, aklıma geldikçe kolonya sürüyorum. O yüzden bulaşmayla ilgili çok bir kaygım yoktu açıkçası ama yine de iki hafta annemlerle görüşmedim. Telefonlaştık sadece. İş - ev dışında bir yere gitmedim. Evde de mümkün olduğunca dikkat etmeye çalıştım. Yine de her öksürükte, hapşırıkta, biraz boğazımda hassasiyet olur gibi olsa tedirgin oldum. Bu dönem, normalde dikkate bile almayacağımız her türlü ağrıda, sızıda direkt aklımıza koronanın geldiği bir dönem oluyor hepimiz için. Sokakta yürürken de rahat değiliz, markette de, işte de. Ben iki kere maske takmayan biriyle karşılıklı durduğum bir kabus gördüm mesela. O kadar rahatsız oluyorum ki, gitsem gidemiyorum, maske tak desem diyemiyorum. Rüya değil kabus olarak adlandırıyorum o yüzden.

     Yine görüşmek üzere...

28 Aralık 2020

1129

       Bazen, olmadı mı, olmuyor. Uzun zaman sonra ilk defa dün kabak tatlısı yaptım. Şekerini tam ayarlayamamışım, biraz az gelmiş. Kötü de değildi ama lezzeti eksik geldi bize. Tabi ki koca tatlıyı çöpe atacak değildim. O yüzden bugün internetten balkabaklı pasta tarifi aradım. Bulduklarımın hepsinde alt taban bisküviliydi ve evde bisküvi yoktu. Çıkıp almayı da hiç canım istemedi. Kek tariflerine göz atmaya başladım. Bir tane tam gönlüme ve evdeki malzemelere göre tarif buldum. Hemen de kalkıp yapmaya başladım. Kek ve üzerine sos ile albenili bir tatlıya benziyordu. sonuçta keki de sosunu da yaptım ama yine tam istediğimiz gibi bir tat olmadı. Zoraki yedik 4 - 5 parça ama kalanı yenilecek gibi görünmüyor. Balkabağı ya da tatlısı ya da püresi görmek istemiyorum bir süre...