12 Ağustos 2026

Ağustosun On ikisi - 2026

     Az önce yemek yapmam gerekiyordu ama hiç canım istemiyordu. Böyle bir içim sıkıldı. Kocam yoktu, oğlum yoktu, Hektor uyuyordu. Daraldım. Birinden biri gelse keşke ya da Hektor uyansa dedim. O sıkıntı boğmaya başlamıştı beni.

    Yemek yapacak basit, uğraştırmayacak ne var diye bakmak için buzdolabını açtım. Saklama kabında karpuz vardı. Hazır, dilimlenmiş, soğuk. Hemen yanında da kapaklı cam kabında mis beyaz peynir. Yemek yapmak yerine çıkarıp şunlardan yiyeyim dedim.

    Çok iyi geldi. İki dilim karpuz, yanına az peynir. Canım sıkılmamış meğerse benim karnım acıkmış :O). 

    Kalktım sonra yemeği de yaptım güle oynaya.

    Yine görüşmek üzere. 

10 Ağustos 2026

Ağustosun Onu - 2026


     Bugün sizlerle dün yaptığım kabağı paylaşmak istiyorum. Henüz sadece annem, kocam, oğlum, yani evdekiler gördü. Bir de şimdi siz görüyorsunuz. Sap kısmını henüz bitirmedim aslında. Çeşitli fikirler var aklımda. Onları bir deneyip en çok hangisi hoşuma giderse onu uygulayacağım. Sabitlemeden sardım bu rafyayı mesela. Sonra çıkardım ağaç dalı denedim. Kurdele bağladım. Sonra hepsini çıkardım. Asılacak bir aparat gibi bir şey yapabilir miyim arkasına, duvara da asılabilir mi diye düşündüm. Bugün nihai kararı verip bitireceğim.

    Nedense kabağa pek benzetemedi ama annemle kocam. Benim için çok bariz de acaba gerçekten benzemiyor mu diye düşünmeye başladım. Bir de annem çok hoş oluyor bazen. "Ne yapacaksın bunu?" dedi. Süs, dekor, el uğraşısı. İnternette gördüm denedim. Bunu ortaya çıkaracak el becerim var mı diye baktım. Ne yapabilirim yani? En fazla duvara asarım, bir köşeye koyarım, hiç mi istemedim birine veririm. O kişi de en kötü benim kabağa benzemeyen kabağımla yaşar artık. Hayır, laf çok uzamadan şunu da belirteyim annem öyle minimalist, hayatında, evinde hiç süsü olmayan, o tarz şeyleri sevmeyen biri değil. Evine gitseniz sadece yaptığı ve astığı şeylere bakmakla, beş - altı saat geçer. E o zaman bana neden soruyorsun, ne yapacaksın bunu diye :O). Duvara asıp ya da bir köşeye koyup seyrine bakacağım demem lazımdı ama neyse ki terbiyeli bir evladım da demedim. Şimdi onun arkasından size çekiştiriyorum sadece :O).

    Yine görüşmek üzere. 

8 Ağustos 2026

8-8-2026

    Toplaşın arkadaşlar, size bu akşam nasıl beş dakikada boomer pozisyonuna düşürüldüğümü anlatacağım. Sinir oldum, gençlerin bu özgüveni de bazen fazla geliyor bana.

    Şimdi öncelikle boomer, gerçek anlamıyla 1946 - 64 yılları arasında doğanlara deniliyor. İnternet jargonundaysa kısaca yaşlı, eski kafalı, yeniliklere ayak uyduramayan kişi demek. 

    Bir kere her şeyden önce 80'liyim ben henüz 46 yaşındayım, yaşlı sayılmam tabi ama bana boomer muamelesi yapan kızımız 22 yaşlarında olduğu için büyük ihtimalle yaşım ona 100 gibi falan göründü :O). 

    Bu genç kızımız uzaktan eğitimle pastacılık kursuna katılmış. Pasta boyutlarını, katların oluşturulmasını, krema, kaplama teknikleri gibi şeyleri öğrenmiş. Şimdi de butik pastacılık yapmak istiyormuş.

    Ben de evde kendi kendime profesyonel pastacılık öğreniyorum, fotoğraflıyorum ya, arada size de atıyorum, bunun dışında da şahsi hesabımda hikaye olarak paylaşıyorum düzenli olarak. 

    Kocam gittiği fizik tedavi merkezinde benim de pasta yaptığımı söyleyince bu hanım kızımızla birbirimizi İnstagram'dan ekledik. Ben ayrıca ona özelden mesaj attım. Evde pastacılık öğrenmeye çalışıyorum dedim. Çalışıyordum mutfaktan uzak kalmıştım artık evdeydim dedim. Pasta kurabiye yemeyi de yapmayı da hep severdim dedim..

    Bana cevap yazmış, "Ne güzel, böyle istekli olmanız süper." demiş. Tabi benim aslında bir ayağım çukurda, unumu elemişim eleğimi asmışım, gider ayak dur yaşlı kemiklerimi dinlendireyim demiyorum da, pasta yapmaya çalışıyorum, onun bakış açısı bu. Bence de süper tabi ki, ölümü beklerken son dakikada pasta yapma isteğine herkes sahip olmaz normalde :O). 

    Ve eklemiş, "Mutfağa da kısa sürede baya (o böyle yazmış) alışmışsınız belli ki". Ben kek yapmaya başladığımda 9-10 yaşlarındaydım :O). Kendi isteğimle yapıyordum bir de yani, kimse beni yapmaya zorlamıyordu. E 26 senedir de evliyim. Yemek falan yaptım bu sürede, misafir ağırladım, pasta yaptım, kurabiye pişirdim. Ne bileyim yani kısa süre olduğunu nereden çıkarmış. 

    Cevaplarını okuyunca bir an gözüm döndü aslında. Yüz yüze olsaydık büyük ihtimalle benim en ters halimle tanışacaktı ki bu herkese nasip olmaz sadece saçmalık derecesinde boş konuşanlara saklarım. Ama arada kocam da var. E bir de küçük yani, genç bile değil küçük. Ne diyeyim ben şimdi bu kıza?

    Colomba yaptım dedim, büyük ihtimalle adını bile duymamıştır, İsviçre mereng kremasını duymuş ama onu yazınca vauv dedi :O). Teknik olarak zor bunlar. Oturup iki yumurta, yarım bardak kakao, at fırına keki yapmıyorum demek istedim. Ve üçüncü cümlem olarak diyebileceğim milyon tane şey arasından beynim neyi seçti söyledi biliyor musunuz? 

     - Arkeoloji mezunuyum.

Yani, sohbetle hiçbir alakası yok, yeri yok, tamamen bak kızım, sen beni cahil cühela yerine koyuyorsun ama ben de lisans mezunuyum demiş oldum. Kendimi düşürdüğüm duruma bakar mısınız? Ve bunu ilk defa, mesajla tanıştığım, On cümle konuştuğum, küçük bir kıza diyorum. Yazdığım an ne yazdığımı fark ettim ama geri de alamadım, yollanmıştı artık. Üzerine yazdıklarım şöyle oldu:

- Arkeoloji mezunuyum.

- Ne alaka bilmiyorum söyleyesim geldi:)

- Yaşınız genç klasik ev kadını zannetmeyin istedim galiba

- Zannetseniz de sorun değil bu arada

- Çok direkt konuşan biri olabiliyorum zaman zaman

- Dışarıdan bakınca nasıl göründü bilmiyorum saçma oldu biraz:)

    Nasıl görünecek hem boomer, hem de çatlak demiştir benim için! 

    Arada kocam var, küçük bir kız kırmayım da ama ben de boomer değilim yani tepkisini vermeye çalışırken çatlak boomer oldum :O). 

    Şimdi kocam kıza sorsa, tanıştınız mı, sohbet ettiniz mi diye, hanım kızımız ne diyecek acaba çok merak ediyorum :O). 

    Yine görüşmek üzere.

6 Ağustos 2026

Ağustosun Altısı - 2026


    Az önce yaptığım elmalı turta, gerçekten ben yaptım diye demiyorum, harika kıyır kıyır bir hamuru vardı, lezizzzz olmuş. Soğumasını bekleyemediler, daha ılıkken, kalıptan çıkarmadan tırtıklanmaya başladı. Servis tabağına çıkarıp masaya koydum. Dolaptan tatlı tabaklarını alıp masaya koyana kadar yarısı bitmişti. Mutfakta oluyor bütün bunlar yani dolapla masa karşı karşıya zaten, sadece beş saniyeliğine arkamı dönmem yetti :O). 

    Turta çok sevdiğim ama bir iki kere yaptığım bir şey. Kafes örgüsünü de ilk defa denedim. Biraz kopmuş şeritlerim, acemiliğime verin. Tadına bakabilseydiniz gözünüz şerit merit görmeyecekti zaten. İki kare fotoğrafını zor çekebildim. Dilim hali hiç yok :O). 

    Kocam dışarıdaydı, geldiğinde turtayı fırından henüz çıkarmıştım. Bütün sokağın turta koktuğunu söyledi. Ben evin içinde olduğumdan almıyordum tabi kokuyu. Geçen gün de kurabiye yapmıştım (fotoğrafını koyuyorum aşağıya). Atahan işten geldiğinde bütün apartmanın tereyağlı kurabiye koktuğunu söyledi. Birisi kurabiye yapmış diye düşünmüş hatta ama aklına ben gelmemişim nedense :O). 


    Bunlar da üç renkli, sarmal, nefis tereyağlı kurabiyelerim. Şekillerini hayal ettiğim kadar güzel yapamadım. Çünkü sabırsızım. Özellikle ilk yaptığım tariflerde bir an önce bitsin, pişsin, ben de sonucu göreyim diye hep acele ettiğimden görsel kısmı biraz es geçebiliyorum. İkinciye yaptığımda daha güzel olacaktır eminim ki.
    Yine görüşmek üzere. 

2 Ağustos 2026

Ağustosun İkisi - 2026

    Şu an size, uzun zamandır ertelediğim bir işi bitirmiş olmanın haklı gururuyla yazıyorum.  

       Efendim, ben bu sabah mutfak camımı sildim ve tülünü yıkadım. Tülü yıkamak değil de, özellikle camı silmek o kadar gözümde büyüyordu ki anlatamam. 

    Son iki aydır kendimi sürekli ikna etmeye çalışıyordum camı silmek için. Şu an titiz ev kadınlarımızın "Neee, iki ay mı? Camları iki aydır silmiyor muymuş! Ne rezillik1" dediğini de duyar gibiyim. Onlara sadece şunu demek istiyorum, ikna sürem iki ay. Asıl silmediğim süreyi söylesem şak diye düşer bayılırsınız. O yüzden söylemiyorum :O). 

    Neyse efendim, o kadar gözümde büyüyor, o kadar canım istemiyordu ki, hani oldu da ölecek falan olsaydım "Oh be! Ölüyorum, camları silmekten kurtuldum" derdim :O). 

    Ama baktım ki ölmüyorum ve artık neredeyse dışarıyı göremeyeceğiz el mahkum diyerek sonunda sildim. 

    Gözümde büyüttüğüm kadar varmış. Çok sıkıldım silerken, yoruldum, nefret ettim. Bitsin bir an önce istedim. 

    Bitince de çok güzel, pırıl pırıl oldu, çok hoşuma gitti. Bakmaya doyamadım. 

    Ama şu an yine olsa yine silmek istemem. Bundan sonra hep böyle ayna gibi olsun, ne güzel desem de, pratikte benim onları tekrar silmem yine son raddede olacak büyük ihtimalle :O). Ne yani, Allah'ın bildiğini kuldan mı saklayacağım, gerçek bu. 

    Yine görüşmek üzere.

30 Temmuz 2026

Temmuzun Otuzu - 2026

    Hektor, tatlı kara suratlı çocuğum. Her sabah dörtte, beşte uyanıyoruz onunla beraber. O uyanınca benim de kalkmamı istiyor. Sonra da kafasına göre takılıyor. Bazen kucağıma geliyor beraber kitap okuyoruz. Bazen saatlerce hiç yanıma uğramıyor ama yine de uyumamam ya da yatmamam gerekiyor. Onunla hiç ilgim olmasa da evin içinde yatak odası dışında bir yerlerde olmalıyım. 

    Dün yatak odasını topladım. Son zamanlarda biraz kek pasta işlerine, biraz da öykü yazma işlerine ağırlık verdiğimden yatak odası çığırından çıkmıştı. Orası kapısını çekip göz önünden kolaylıkla kaldırabildiğim bir yer olduğundan hem uyumak için, hem çamaşırhane, hem depo, hem ambar, hem 'dağınıklığı oraya yığıp evi topladım zannetme' merkezi olarak kullandığım bir yer. Böyle çok dağıldığında kara delikler oluşturabiliyor tek kötü yönü o. Olmaması gereken bir yere karışan eşyaları çekiyor o kara delikler. Arada mutfakta da beliriyor. Neyse ki her seferinde bir eşyayı çekiyor sadece. Eşyanın kendini kurtarıp tekrar gün yüzüne çıkma süresi kendisiyle ne kadar alakasız bir yığına karıştığına göre değişebiliyor. Eninde sonunda bulunuyor ama bazen garibim eşyanın sırf biraz dinlensin, ayak altından çekilsin diye kendini kamufle edip başka bir şeymiş süsü verdiğinden de şüphelenmiyor değilim. En son kara deliğe mutfakta rastladım. Meyvelik olarak kullandığım kase kaybolmuştu. Kendini büyük kaselerin altına saklamış meğerse. Benden kaçmadı neyse ki, oyunu kısa sürede çözdüm :O). 

    Temmuz da bitiyor yavaş yavaş. Normalde ben doğduğum için, oğlumu doğurduğum için, blogumu yazmaya başladığım için en sevdiğim aydır. Son birkaç senedir yüksek sıcaklıklar ve nem sebebiyle nefret etmiştim. Bu sene İstanbul'da, bol rüzgarlı nispeten serin geçirdiğimiz için yine eskisi gibi sevmeye başladım. Ağustos da sıcak olacak tabi ki, yaz henüz bitmedi ama sonrası güz olduğu için mutluyum şimdiden. 

    Yine görüşmek üzere.

28 Temmuz 2026

Temmuzun Yirmi Sekizi - 2026

    Bugün blogumun doğum günü. Yıllar önce, yani aslında tam 21 yıl önce, yine çok sıcak bir 28 Temmuz günü "Kimse olmasa da en azından ablam, abim ve eşim okuyacaktır. Eh şimdilik bu da bana yeter. Sevgilerimle…" diyerek bitirmişim ilk yazımı. 

    24 yaşındaymışım. Atahan'ın şimdiki yaşından küçük, çocukmuşum neredeyse. Artık koskoca 46 yaşındaki bir kadınım :O).  

    Atahan 4 yaşındaymış sadece. İlk yazılarımın on senesi arşivde, ben ulaşabiliyorum ama siz göremiyorsunuz. Ama ben size söyleyeyim. Elinden tutup her yere götürüyordum onu. Size de onu ve onunla yaptıklarımızı anlatıyordum. Şimdi 25 yaşında ve çok anlatamıyorum artık. Kızabilir bana diye çekiniyorum :). 

    Hayatımda ablam, abim, kocam varmış. Kimse okumasa onlar okur demişim ama Şimdi biri öldü, biri beni reddetti, biri de yazılarımı okumuyor artık. Ben bir yerlerde tek yazıya denk gelip kime ne olmuş anlayamadığımda çok sinir olduğum için yeni takipçiler ya da sadece bu yazıyı okumuş olanlar için açıklama ekleyim, eskiler zaten biliyor bunları, isterlerse geçebilir. 

    Ablam 2022'de kanserden vefat etti. 

    Abim, 2024'te annemin babam öldükten sonra yaptığı sevgilisine karşı çıkmadığım için oğlum dahil tüm aileyle görüşmeyi kesti. 

    Kocam hem sağ hem de hala kocam ama artık yazılarım ilgisini çekmiyor galiba :O). Ay yok, bu da çok sert oldu. Beni çok seviyor ama yazılarımı sevmiyor desem. Okumuyor ki, sevmeme durumu değil okumama durumu var. Ay, hem hala büyük aşkla beni seviyormuş gibi hem de en büyük destekçimmiş gibi falan nasıl diyeceğimi bilemedim. Şöyle diyeyim, zorlarsam ve zorbalarsam okur :O). İyi bir dırdır sonucunda elde edemeyeceğimiz hiçbir şey yok sevgili hemcinslerim, vazgeçmeyelim :O). Yine de pek olmadı galiba ama olsun. 

    İlk yazmaya başladığımda 5 senelik evliydik şimdi 26 senelik evliyiz. Adam canlı canlı beni yaşıyor 26 senedir, yazılarımı ne yapsın. Öpüyorum buradan kendisini. 

  "Şimdi biri öldü, biri beni reddetti, biri de yazılarımı okumuyor artık." cümlesi, ilgi, empati, aaa canıııım diyeceğiniz cümleydi. Açıklamaya dalıp o kısmını yeterince vurgulayamadım. Yoruma koşup "biz varız, biz okuyoruz, yalnız değilsin" falan yazın lütfen. Ya da İnstagram gönderilerindeki gibi anket yapıp sizi yorum yazmaya kışkırtacak cümleler mi yazsam direkt? Beceremiyorum da öyle şeyleri: 

    Sizin de biri ölen, biri sizi reddeden, biri de artık sizi okumayan üç sevdiğiniz varsa yorum yazın! Tam böyle değildi bu iş galiba. Bir daha deniyorum, Siz de benim gibi "Şu dünyada yapayalnız kaldım!" diyorsanız yorumlarda buluşalım! Biraz daha büyük vermem gerekiyor duyguları. İkincisi daha iyi oldu gibi. Neyse, o trendin modası geçecek neredeyse ben daha yeni öğreniyorum ama olsun. Geç olsun güç olmasın. 

    İlk başladığımda okuyordum, ev kadınıydım. Çanakkale'deydim. Sonra okul bitti, İstanbul'a geldik. Çalıştım. İstifa ettim derken ilk günle aynı olan tek şey şimdi yine ev kadını olmam :O). 

    21 sene olmuş! Beraber geçirdiğimiz yirmi bir yıl... Benimle sevindiniz, üzüldünüz, yas tuttunuz. Birlikte güldük, birlikte ağladık. Arada tanıştığım okuyucularım oldu. Yine olsa yine tanışırım bu arada. Çok da mutlu olurum. Yolunuz bu taraflara düşerse haber verin. Ciddiyim bak, beklerim yani. Yaş aldım, kilo da aldım son zamanlarda ama özümde ben hala aynıyım. Hiç değişmedim. Görüşsek büyük ihtimalle aynı yazılarındaki gibisin dersiniz. 

    Geçenlerde Atahan duş alıyordu. Gittim ben de banyonun önüne yattım. Bayılmışım ya da ölmüşüm gibi. Çıksın bir şaşırsın istedim. Kalk anne yerden dedi, sen yapınca normal oluyor böyle şeyler. 

    Söz, size böyle şeyler de yapmam. İnsan içinde normal davranıyorum genelde. Sevdiklerimle baş başayken yapıyorum ne yapacaksam :O). 

     Yine görüşmek üzere.

20 Temmuz 2026

İyi Ki Doğdum Ben - 20.07.2026 - Pazartesi


     Bugün benim doğum günüm. 47. yaşıma basıyorum. Kutlu olsunnnn :O). 

    kutlamamızı cumartesi yaptık. Kendime doğum günü pastası olarak Cafe Fernando'dan bir devil's food kek tarifi seçtim. Ben yaptım diye söylemiyorum ama gerçekten muhteşem olmuştu. Islatmadan ıslak gibi olan dokusu, yoğun çikolatası derken cumartesi cenneti yaşattı hepimize. Pastayı kesince bir dilim yiyebildim. Sonraya kalmadı, bitmişti. Yakın zamanda başka doğum günü de yok ama bir şeyleri bahane edip ilk fırsatta tekrar yapmak istiyorum. Muhteşemdi. 

    Birkaç gündür çok sıcak ve esmiyor bile. Bu aşırı sıcaklar tüm enerjimi sömürüyor. Akşama doğru biraz rüzgar başladığında işlerimi yapabiliyorum. Onun dışında sağda solda yatıyorum bütün gün. Perşembe gibi biraz düşecekmiş sıcaklıklar, gün sayıyorum sürekli.

    Şu an size bu yazıyı yazabilmem bile mucize. Çok yazamıyorum zaten. Galiba beynim de eridi :O). 

    Yine görüşmek üzere...

10 Temmuz 2026

10 Temmuz 2026 - Cuma


     Bugün Atahan'ın doğum günü. Dolu dolu 25 yaşında oldu. Yarından itibaren yirmi altıncı yaşından gün almaya başlayacak. Fotoğrafta gördüğünüz de ona yaptığım snickers pastanın ara katı. Snickers pastayı ilk defa yaptım. Şu an dolapta dinleniyor. Gidip gidip kapağı açarak pastama bakıyorum. Ama henüz tadına bakamadığım için güzel yapıp yapmadığımı bilmiyorum. Soslarının tencerede kalanlarını kaşıkla yedim. Çok güzel olmuşlardı. Pastada birleştirilmiş hali de güzelse akşama bizi bir şölen bekliyor...

    Atahan hep yaparken de fotoğraf çek, video çekimi yap diyor. Bu yönde birkaç talep daha da aldım aslında. Sorun şurada ki ben de hep ilk defa yapıyor olduğum için o an tarife, tekniklere odaklanıp çekmeyi unutuyorum. Bazen çekmek istesem de bekletmemem gereken bir şey olduğundan ya da ocakta altı açık olduğundan çekemiyorum. Ancak sakin anlara denk gelirse aklıma geliyor. Bu birleştirme aşaması öyleydi mesela. O an bir fotoğraf çektim. Yapım aşamasından tek fotoğrafım da bu zaten. Bittikten sonra bir telaşım olmadığından fotoğrafla uğraşmak çok daha kolay ve pratik. 

    Bizim ev sokakla aynı seviyede. E şimdi yaz, camlar da açık. İçeride ne konuşuyorsak dışarıdan bire bir duyuluyormuş. Ben de duyuyorum sokakta konuşulan her şeyi. Ben mutfaktayken, masada oturduğum yerden dışarıdaki herhangi biriyle rahatlıkla sohbet ederim yani, cama falan çıkmama gerek yok. 

    Mutfakta özellikle yeni tarifler deniyorken yaşadığım aksiliklerde bazen minik küfürler edebiliyorum. Küçük yani gerçekten küçücük ama yine de küfür sonuçta :O). Özellikle de bir şeyleri kırdığımda ya da döktüğümde ağzımdan kaçıyor. Duyanlar ne düşünüyordur bilmiyorum ama sabah harika bir karamel sos yapınca mesela, o keyifle "Anan da mı pastacıydı beee!" de dedim kendime :O). Eminim ki küfür ettiğimde dışarıda en az on kişi oluyordur ama bunu dediğimde de kimse yoktur. Hep kötü şeyler duyulur zaten!


    Bunlar da ev yapımı pastane poğaçalarım. Bire bir pastane poğaçası gibiydi gerçekten ama yağı mide yakmayan cinsinden :O). Benim tarif kriterim Atahan. Bir profesyonel olduğu için yemeğin içine koyduğum ve en tahmin edilemez sandığım baharatları bile anlıyor mesela. Tadına baktığı şeyi hangi yöntemle yaptığımı bire bir söylüyor. Yaptıklarım güzelse dile getiriyor ama aksayan - olmamış yönlerini de tek tek sayıyor. Bazen yol gösteriyor, bazen de tıkanıp kaldığım noktalarda fikir veriyor. Sabah ona pastasıyla ilgili bir şeyler anlatıyordum. Poğaçalar da masanın üzerindeydi. Yerken gayri ihtiyari "aynı pastane poğaçası gibi yaa" dedi. Çok mutlu oldum :O).

    Bir başka ilginç olay daha bugün oldu. Biraz önce tezgahta bir şeylerle uğraşıyordum. Kocam da sigara içiyor o sırada. Benim sırtım ona dönük. Elimde de telefon. Dün annemle Atahan'ın doğum günü hediyesini konuşmuştuk. Ne alayım diye sormuştu. Şortlarının eski olduğunu ya da büyük geldiğini söyleyip şort al demiştim. Bugün de arayıp "Atahan spor şortu istiyormuş," dedim. Annemle bunun üzerine konuşmaya devam ederken, baktım kocam benim anneme söylediklerimi ona söylüyorum zannedip cevap veriyor bir yandan. Anneme, Atahan spor şortu istiyormuş diyorum.

Annem, "Spor şortu nasıl oluyor ki?" diye soruyor.

Kocam arkamdan "Tamam istiyorsa al o zaman," diyor.

Anneme cevap veriyorum, "Yani böyle pamuklu gibi, günlük kullanım gibi değil de basketçi şortu derdik biz eskiden onun gibi" - bu arada spor şortuyla basketçi şortu da aynı şey mi bilmiyorum ya da "basketçi şortu" gibi bir şey olup olmadığını, aklıma o örnek geldi sadece:)- 

Annem, "Anladım" diyor.

Kocam yine arkamdan konuşuyor, "Ben bilmem basketçi şortu. Sen bak işte!"

Bir yerden sonra onun bana cevap verdiğini anlayınca gülmekten konuşamadım. Diyalog değil, olayın absürtlüğü komikti. Normalde benim kocam, telefonunda oyun oynarken dışarıya da kapatır kendini. Ölüyorum desem duymaz. Düşüp ölsem sen ancak cenazeme katılırsın derim hatta ona bazen. O kadar ki dünyadan uzaklaşır. Hiçbir zaman hiçbir dediğimi algılamayıp da alakasız bir şekilde şortu üzerine alınıp cevap vermesi doğaüstü bir olay gibiydi! 

    Akşam pasta kesimi için gelenler olacak. Gidip şöyle bir sağı solu toplamam lazım artık. 

    Yine görüşmek üzere. 

7 Temmuz 2026

Temmuzun Yedisi - 2026

    Çalışma odamın penceresini açtım. Nasıl tatlı esiyor, bu sıcakta can suyu gibi bir şey. Çok keyiflendim. Tek sorun sürekli yüzüme yapışan tüldü. Onu da kafamdan aşırıp arkaya doğru attım. Pencere önü kozası gibi bir şey oldu. Sokaktan geçen herkesle göz göze geliyorum, çok nefret ederim bundan da ama olsun. Bu serinlik için buna bir süre katlanacağım. Yapacak bir şey yok.

    Şu an günün en güzel saati çünkü park hala sıcak ve çocuklar henüz dışarı çıkmadı. Dün mutfakta iş yaparken izlediğim dizinin sesini duyamıyordum bağırmalarından. Bir çıkınca gece yarısına kadar da girmiyorlar içeri. Bu arada bahsettiğim "dizi sesini bastıran" bağırmalar oyun oynarken birbirlerine at, tut, yakaladım, koş diye seslenmeleri değil. Erkek çocukların sürekli küfürle karışık böğürmeleri, kız çocuklarının da durup durup değişiklik olsun diye çığlık atmaları. Ya da ben komple yanılıyorum ve her beş dakikada bir eli baltalı bir katil parka dalıp hepsini ölümüne kovalıyor. Başka bir açıklaması olamaz. 

    Dün gece bu da yetmezmiş gibi saat dokuz civarı üst komşunun çocuğu geldi camın önüne. On dakika boyunca avazı çıktığı kadar "Anne" diye bağırdı. Annesi duymadı. O duymadıkça daha da sesini yükseltti. Ciddi bir rahatsızlık verdi açıkçası. Şimdi bir şey desem linçlenirim herhalde ama çocuk durmaksızın bağırırken şunu düşündüm. Zile basamayacak kadar küçük bir çocuk değil aslında. On dakika boyunca bağırmak değil, en fazla 1 - 2 kere seslen, duymazsak zile bas, diyafondan konuşalım, olmadı yukarı gel diye öğretilmeliydi ona. Zaten görüyorum sürekli, çocuğu sokağa salıyorlar, peşine de düşmüyorlar. Haşarı da bir çocuk. Takip eden bakan yok. Neyse, anne babası rahat tipler olduğu için mi, kafa dinlemek amacıyla mı böyle yapıyorlar, herhangi bir pedagojik bilgileri mi yok bilmiyorum ama onların kendi keyifleri için bizi rahatsız etmeye de hakları yok aslında. Sorun şurada ki böyle bir bilinçleri yok. Bunlar beni görünce merhaba demeyip sonra apartman toplantısında, selam vermeden geçip gidiyoruz, hiç komşuluk yapmıyoruz, diyen tipler. Duyduğumda kendi yapmadığı şeyden nasıl şikayet edebiliyor diye çok şaşırmıştım. Sonuçta çok da bir şey beklememek lazım. 

    Bunun dışında hikayemi bir romana çeviriyorum yavaş yavaş. Son günlerde buna yoğunlaştım. O yüzden buraya pek yazamadım. Bunun da dışında çok sıcak, neyse ki esen bir pencerem var. Evden çıkmak istemiyorum. Esinti kadar güzel bir şey yok. 

    Çok mutfağa da girmedim son zamanlarda. Atahan'dan veto yedim. Çok tatlı yapıyorsun, dayanamıyorum, çok yiyorum diye. Haklı. Ben de yiyorum. Yine de genç bir erkek iştahıyla o benden daha çok yiyor :O). Eğer yapma demeseydi düzenli fudge brownie yapardım mesela. Bittiğinde hemen yenisini devreye sokacak şekilde, kesintisiz. Buzdolabında hep olsun, canım istediğinde bir dilim yiyeyim. Yemezsem de orada olduğunu bileyim, arada çıkarıp koklayım isterdim. Kokusu da ayrı güzel oluyor browniemin :O). Cuma Atahan'ın doğum günü. Ona pasta yapacağım. Yirmisinde de benim doğum günüm. Kendime de pasta yapacağım. Bahanem olsun da pasta yapayım istiyorum hep. O yüzden doğum günlerini çok seviyorum.

    Yine görüşmek üzere...

28 Haziran 2026

Haziranın Yirmi Sekizi - 2026


  Dünkü yazımda, silinen kısımda, size brownieci olmak istiyorum demiştim. Yazıdan sonra fudge brownie yapınca bu sefer fotoğraflarımla geldim :O). 

     Ben pastalar, tartlar, kişler de yapacağım. Yeni teknikler öğrenmeye devam edeceğim ama üzerine en çok düşeceğim, en sık yapacağım tarif fudge brownie olacak. Çok seviyorum. Yapmayı da, yemeyi de. 
    
     Çeşitlendirmek istiyorum. Üzerini güzel bir şekilde süsleyecek el becerisini geliştirmek istiyorum. 


   Hala ilk günkü kararımdayım. Ben satış yapmak istemiyorum, kendim ve ailem için yapacağım. Satacak olsaydım da pasta, kurabiye ve benzeri şeyler değil sadece brownie satardım. 

 Tatları ve kokusu da en az fotoğraflardaki kadar güzel. Görüp de yiyememenize üzülüyorum. Yakın yerlerde olsak buluşurduk. Ben size brownie yapıp getirirdim ;O). Sohbet edip kahvemizi içerken bir dilim brownie yerdik. Neden mi sadece bir dilim? O kadar yeterli ki çikolata ve kakao miktarı hem insanın canı durmaksızın yemek istiyor, hem de yediğin bir dilim yeterli geliyor. 

   Yine görüşmek üzere.

27 Haziran 2026

Haziranın Yirmi Yedisi - 2026

  Geçenlerde televizyonda Master Chef'in o akşamki tanıtımlarına denk geldim. Genç bir çocuk, "Annemin desteğiyle aşçı oldum," diyordu. Benimki de "Neden aşçı oldun?" diye soranlara, "Ben küçükken annem hiç yemek yapmıyordu, hep aç kalıyordum, ondan aşçılığı seçtim," diyor :O).  Daha 4 yaşındayken, istediği bir şeyi yapmadım diye bana kızıp bir minibüs dolusu insanın içinde "Memeli Mamut" diye bağırmasından tahmin etmeliydim aslında bugünleri... 

   Bu çocuğun anası da böyle, aynı ona (bana) çekmiş. Gezi yapıyoruz ya ayda bir. Yola çıkarken şöyle diyorum: "Ben evcilim, annem gezmeyi çok sever. Baktım o sürekli bir yerlere gittiği için görüşemiyoruz, ben de annemle birlikte bu gezileri yapmaya başladım :O)".  

   Çok güzel bir yazı yazmıştım bir şekilde, yanlışlıkla ilk iki paragraf dışında her şeyi silmeyi başardım. Hiçbir şekilde de geri getiremedim. Hatta öyle bir silmişim ki sonradan yazdıklarımı, yazıda yaptığım harf ve benzeri hata düzeltmelerini bile aslına döndürmüş. Devamında yazdıklarımı başka bir yazımda tekrar anlatacağım size, söz.. Şimdilik kaçıyorum.

   Yine görüşmek üzere.

24 Haziran 2026

KAOS GÜNÜ - Haziranın Yirmi Dördü 2026


    İlk hikayemi yazdım! Son günlerde hep onunla uğraştığım için sizinle de ilgilenemedim. Absürt postapokaliptik türde. Yani kıyamet sonrası dünyanın kara mizahla anlatılmış hali. 
 
   Bence bir ilk deneme için iyi. Sizlerle yapay zekayla oluşturduğumuz bir nevi kapak resmi gibi bir şey olan yukarıda gördüğünüz resmi paylaşıyorum sadece. Çünkü hikayem henüz tam bitmedi aslında. Ben bitirmek için biraz acele edip (sanki neye ya da kime yetiştiriyorsam) sonunu kısa kestim. Üzerinde biraz daha çalışacağım. 
  
    Yine de ilk taslak halini merak ediyorum, okurum, sana fikirlerimi de iletirim diyen varsa, yorumlara mail adresini bıraksın. Yorumları yayınlamadan mail adresinizi alıp size hikayeyi yollarım. Okurum ama sana hikayenle ilgili dönüş yapmam diyorsanız hiç beni heveslendirmeyin. 

     Epi topu 20 sayfa, kısa bir hikaye. Kaç dakikanızı alır ki yani? Hadi sindire sindire okuyun, yavaş yavaş, adım adım değerlendirerek, yine de sürsün sürsün yarım saat sürsün okuması. Bitirip büyük bir hevesle birkaç kişiye yolladım. Kötü desinler, iyi desinler, şurası güzel ama şurası zayıf desinler mesela. Ben de ona göre bir daha gözden geçiririm belki ama inanır mısınız şu yoğun hayatlarında bir yarım saat ayırıp da bir türlü okuyamadılar. 

     Neredeyse bir ay geceli gündüzlü yazdım, kafa patlattım, büyük emek var tabi ki, hiçbir şey olmasa onun hatırına bile okunur ama yok efendim. Herkes çok "yoğun". Başlarım böyle işe diyorum terbiyeli bir şekilde. Şunu da eklemeden duramıyorum:

    Kaçınızın hayatında insanlar bahane üretmeden emek harcıyor yeni bir şeyler denemek ya da öğrenmek için? Mis gibi ev kadınıyım, kocam da bana bakıyor, yaparım yemeğimi temizliğimi, giderim arkadaşlarımla kahve içmeye, hayatımın sonunda kadar da böyle yaşarım. Kimse de bir şey demez. Ben aksine bir şeyler yapmak için uğraşıyorum. Kimseden yardım, destek, herhangi bir şey de istemiyorum. Tek yapacakları yarım saat ayırmak, o da mümkün olamıyor efendim. Kendi çok önemli hayatları içinde işe, arkadaşlarına, uyumaya, gezmeye her şeye yer var çünkü ama bir tek bana yer yok!

   Neyse, yazdım, içimi döktüm, rahatladım biraz. Kendimi de hiç tutmadım çünkü hepsi blog yazdığımı bilse de nasılsa burayı da hiç okumuyorlar :O).

   Yine görüşmek üzere. 
   

17 Haziran 2026

COLOMBA PASQUALE - Haziranın On Yedisi - 2026


 Ah o kokuyu size paket yapıp gönderebilseydim keşke. Bu kadar mı güzel, bu kadar mı baştan çıkarıcı, bu kadar mı mis gibi olur! Colomba Pasquale dört günlük maratonun ardından az önce pişti. Klasik ekşi mayalı tarifi yaptım. Felicita'dan bahsetmiştim size zaten. Dört gündür önce mayayı, sonra hamuru adım adım takip ettim, her şeyi ölçtüm ki mutfağımın genelde 26 derece civarında olduğunu biliyorum artık mesela :O). Dün 1. aşama için 40 dakika hamur yoğurdum. Bu sabah dakikalarca güvercin şekilli kalıp yapayım diye uğraştım (ama olmadı :O)). Çok emek ve zaman harcadım ama kesinlikle değdi. Bu koku yine tüm evi sarsın diye yine olsa yine yaparım!

  Görüşmek üzere...

15 Haziran 2026

ÇİÇEK KURABİYELER - Haziranın On Beşi - 2026



    Dün Instagram'da gezinirken fotoğrafta adını da gördüğünüz hesaba rastladım. Tablo gibi, muhteşem kurabiyeler yapmış. Çok hoşuma gitti ve ilk fırsatta denemeye karar verdim. Tabii bu kadar ince ayrıntıları verebilmek için çeşitli aletlere, renkler için gıda boyalarına ve muazzam bir el becerisine ihtiyacım vardı :). Şimdiye kadar hamurla hiç şekillendirme çalışmamıştım. 
   Gidip  tüm malzemeleri almadan önce, bir bakayım, bunu yapmayı sevecek miyim yoksa sıkılacak mıyım diye düşündüm. Ayrıca şimdiye kadar yaptığım tüm kurabiyelerde amacım kabarmalarıyken bunları şekillerini bozmadan pişirip pişiremeyeceğimi de merak ettim. 


 Bugün gıda boyası yerine kakaoyla renklendirdiğim hamurumla ilk denememi yaptım. Yapması çok keyifliymiş. Hamurla ilgili bir iki noktayı geliştirmem gerektiğini düşünüyorum. Şekillendirme için de sıkı bir çalışmaya ihtiyacım var ama hemen olmasa da fırsat buldukça pratik yapmaya devam edeceğim. Artık normal kurabiye yerine hep tablo gibi kurabiyeler pişirmeye uğraşacağım. 

     Bunun dışında bütün gün, gözüm bir yandan da Felicita'nın üzerindeydi. Besledim ve adım adım kabarmasını takip ettim. Belli noktalarda notlar aldım. Her gün daha da gelişiyor ama henüz tam olarak hazır değil gibi, o yüzden acele etmiyorum. 

  Yaş maya da, kuru maya da kullansam önden onları az miktarda ılık su ve şekerle bir eritiyorum. Geçenlerde de hazır mayadan hem normal ekmek hem tam buğday ekmeği yapacaktım. Tezgaha yan yana koydum kaselerimi, şeker ekledim, suyun sıcaklığını kontrol edip döktüm. Masada iki ayrı yoğurma kabımı hazırlamıştım. Un, su, zeytinyağı, tuz hepsini ölçtüm biçtim. Normalde hamur kıvamını aldığı anda yoğurmayı kesiyorum, uzun uzun yoğurmaktan canım sıkılıyor ama bu sefer çok özendim. İkisini de yoğurdukça yoğurdum. Üstlerini örttüm. İlk mayalandırma için (henüz çalışmayan) fırının içine koydum. Fırının kapağını kapatıp arkamı döndüm ki, tezgahta mayalar bana bakıyor :O). Pofur pofur da kabarmışlar. Onları koymayı unutmuşum. Çok güldüm kendi şaşkınlığıma. Ekmekleri geri çıkardım. Mayaları ekleyip tekrar yoğurdum. Hala daha da aklıma geldikçe gülüyorum, her ekmek yapışımda da mayayı koyup koymadığımı özellikle kontrol ediyorum.
  Yine görüşmek üzere.

14 Haziran 2026

PORTAKAL KABUĞU ŞEKERLEMESİ - Haziranın On Dördü - 2026


  Denemek istediğim bir tarif var. Zorluk derecesi en yüksek seviyede. Ekşi mayayla yapılıyor ama yapmaya başlamadan mayayı biraz güçlendirmek, sık aralıklarla beslemek gerekiyor. Adı kek olarak geçen ama aslında ekmek olan bir tarif. Onun hazırlıklarına başladım. İçine koyacağım portakal kabuğu şekerlemelerini dün yaptım. Bugün de mayamı güçlendirmeye başladım. Düzenli takip edip yeterli kabarmaya ulaştığında tekrar besleyeceğim. Bir iki güne mayam tamamen hazır olur diye tahmin ediyorum. Yapım aşamasında da uzun aralıklı bekleme süreleri var. Başarıp başaramayacağımı ise hiç bilmiyorum. Sonuç ne olursa olsun mutlaka sizinle paylaşacağım. 
  Bu arada Puduhepa'mı (ekşi mayam), normal un ve tam buğday unu karışımıyla besliyordum. Bu tarif sebebiyle ona bir kardeş yaptım :O). Güçlendirilmiş mayamı sadece özel proteinli, baklavalık, beyaz unla besliyorum. Onun adı da Felicita. Kardeş mayamın adı İtalyanca çünkü yapacağım tarif de İtalyan paskalya keki Colomba. 
  Bunun dışında Off Campus serisini okumuştum. Beş kitaplık, gençlere hitap eden, eğlenceli bir seri. Dizisi çıkmış, onu da izledim. Kitaplar daha güzeldi ama dizi de eğlenceliydi. Şimdi Kralkatili Güncesi'ni tekrar okumaya başladım. 8 sene olmuş okuyalı ve neredeyse her şeyini unutmuşum. Arada böyle tekrarlamak iyi oluyor. 
 Tekrar görüşmek üzere.

11 Haziran 2026

HAZİRANIN ON BİRİ - 2026



    Geçen gün oğlumla kocam hep evde olduğumu söyledi. Evdeyim ama yapacak şeyim çok ve zaman bana yetmiyor aslında. Ayda bir gezilerime devam ediyorum. İşim oldukça dışarı çıkıyorum. Fırsat buldukça arkadaşlarımla görüşüyorum, görüşemesek de mesajlaşıyoruz, konuşup haberleşiyoruz. Bunlar da bana yetiyor ama onlara yetmemiş demek ki :O). Annem dernek üyeleriyle göl kenarında balık yemeye gideceklerini söyleyip beni de davet edince, gideyim bakalım, ne varmış bu dışarıda, biraz başka insanlarla da sosyalleşeyim dedim. Yakın bir yer, öğlen gidip akşam dönecekler, yormaz - bıktırmaz, daha önce gittiğim sevdiğim bir mekan ve annemin arkadaşları da tanıdığım kişiler diye düşündüm. Dün gittik, iyi mi oldu kötü mü oldu bilemedim. Şöyle ki, balıklar güzeldi ama daha önceki gidişlerimle kıyaslarsam bir tık kötüydü. Nefisten, iyiye düşmüş gibi düşünün. Göl kenarı, doğa, kuşlar, ağaçların hışırtısı, rüzgar estikçe sazların sesi muhteşemdi. Ben de öğlen gidip yemek yiyip biraz oturulup dönülür diye düşünmüştüm ya,  bizimkiler bir süre sonra müzik açıp oynamaya başladılar ve akşama kadar orada oturduk. Oynadılar, arada söylediler, sonra yine oynadılar. Eğer ben de oynayan takımdan olsaydım büyük ihtimalle az bile kaldık derdim ama son üç saatimiz bana hiç geçmedi :O).. Ve dönüşte akşam trafiğine kaldık. Eve geldiğimde sanki günlerdir geziyormuşçasına yorgundum. Yolda bir de baş ağrısı başladı hafiften. Gelince ilaç içtim yattım, sabaha kadar uyumuşum. Yani 3 - 4 saatlik gezi gözüyle baktığım olay benim 24 saatimi aldı. Birlikte gittiğim insanların yaş ortalaması 60 yaş üzeriydi ve sürekli böyle geziyorlar. Buna nasıl dayanıyorlar aklım almıyor :O) Bu arada yol arkadaşım vardı bir tane, önceden uzaktan tanıyordum. Dün daha çok görüşebildik ve hafif eksantrik olduğunu anladım. Öyle olması kötü değil, bayılırım ilginç kişilere ama onda fazlasıyla kendimi gördüm. 68 yaşındaymış, kesinlikle de göstermiyor, çok da tatlı ama bildiğin benim 22 sene sonraki halim gibiydi. Hatta ben ondan daha beter de olabilirim o yaşımda. Onunla bir gün geçirmek geleceğe yolculuk gibi bir şey oldu :O) Laf aramızda bazen de merak ediyordum benim arkadaşım olmak nasıl bir şey, ailem bazen beni neden hiç anlamıyor ve neden bazen bana çooook normal gelen şeyler onlara değişik gelebiliyor diye. Bütün bir gün ikinci bir Burcu'yla gezince tüm sorularımın cevaplarını almış oldum!

  Yine görüşmek üzere.

8 Haziran 2026

Haziranın Sekizi - 2026

   Bir ay olmuş görüşmeyeli. Bir ayda hem çok şey yaptım hem de hiçbir şey yapmadım, bıraktığınız gibiyim:)

 Çok çok kitap okudum. Eskilerden, yenilerden. Alıp bir kenara koyup okumadıklarımı seçiyorum genelde bugünlerde ama tekrar okumak istediklerim de arada gözüme çarpınca onları da es geçmiyorum.

  Absürt postapokaliptik bir hikaye yazmaya başladım. Bitirdiğimde belki sizlerle de paylaşabilirim. Yazarken çok eğlenip keyif alıyorum ama ilk defa böyle bir şey yaptığımdan sonucun ne olacağını hiç bilemiyorum. 

 Bunun dışında profesyonel mutfak öğrenme çalışmalarım kapsamında bir Lotuslu Çizkek yaptım. Bol bol da fudge brownie. Fotoğraflarını görüyorsunuz. 

  




İncık cıncık şeyler aldım sanki evde az varmış gibi :O) 



işte dediğim gibi hep aynıyım aslında yeni peki bir şey yok. Daha sık uğramaya çalışacağım. Görüşmek üzere...

8 Mayıs 2026

MAYISIN SEKİZİ - 2026 / CUMA

 Buralara pek uğramadım son zamanlarda çünkü pasta ve kek yapmakla meşguldüm :O). Size hiç kimsenin asla söylemeyeceği üç mutfak sırrı vereceğim. İyi dinleyin:

1. Evde profesyonel pasta olayı çok zevkli, çok güzel, leziz sonuçlar ortaya çıkarmak falan çok havalı ama her maceramda en az üç makine bulaşık çıkıyor. Bütün o pişirme yorgunluğunun üzerine bir de yıka, yerleştir derken kalan tüm pilimi bitiriyor. Bir süre bir şey yapasım gelmiyor. Geçen yazılarımdan birinde aşçılık - şeflik çok zor demiştim, tamam hala aynı fikirdeyim doğru çok zor ama onlar çıkardıkları tüm bulaşıkları bulaşıkçıya teslim ediyorlar, o yüzden benden 10 - 0 öndeler :).

2- Bir gün bir şekilde keklerinizde falan toz vanilin yerine vanilya özütü kullanırsanız, sakın ola ki "vanilya tatlıdır, tatlılarda kullanılır zaten, tadı da güzeldir" diyerek o özütü yalamayın. Kolonya yalamakla eş değer oluyor. Benden söylemesi. 

3- Böyle filmlerde, videolarda pastacı şefler dönen stantta pastayı vın diye döndürüp 3 saniyede pürüzsüz bir kaplama yapıyorlar ya, o iş öyle değil :). Onlarınki el alışkanlığı, profesyonellik, ustalık. İlk yapışta o sonucu elde etmek de çok zor :). Yarım saatten fazla uğraştım yine de öyle pürüzsüz yapamadım (Zamanla yapabileceğime ve o el alışkanlığını kazanabileceğime dair umutlarım devam ediyor).


Gelelim fotoğraftaki pastaya. Ben ilk iki katlı basit pastamı ve üç fudge browniemi yaptıktan sonra yabancı bir sitede fotoğrafta çıktısını gördüğünüz pastayı gördüm ve vuruldum. Sünger kek, arasına tuzlu karamel dolgu, kaplama olarak İsviçre mereng kreması ve üzerine süsleme olarak çikolatalı ganajdan oluşan katmanlı bir pastaydı. Benim seviyemin biraz üzerinde tekniklerdi ama daha henüz acemi bir çırağım demeden direkt giriştim. Sonuçta tadı süper, yiyenlerin bayıldığı, fotoğraftakine oldukça benzer ama tabi ki acemiliğimin de belli olduğu pastamı, kendi seviyem açısından, başarıyla yaptım. Sadece ve sadece atladığım en önemli konu şuydu ki tarif orijinal Amerikan versiyonuydu ve onların damak tadı bize göre daha bol şekerli, hatta şeker komasına sokacak miktarda şekerli pastalara yönelik. Bizim pastalarımız daha hafif oluyor. Biraz şekeri azaltsaydım belki daha iyi olacaktı ama ilk yapışım olduğu için açıkçası tarifteki malzemelerle oynamaya da çekindim. O yüzden yoğun şekerli bir pasta yedik ama güzeldi. 

   

Ardından ikinci denemem de Devil's Food Cake oldu. Şeytanın yiyeceği kek olarak çevirebiliriz ama nemli yoğun çikolatalı pasta / kek demek daha doğru olur. Türkiye'de de orijinal ismiyle geçen bir tarif büyük ihtimalle zaten. Doğrusunu bilen varsa yazsın, ben evde pasta yapan bir ev kadınıyım sadece, profesyonel mutfak kısmına hakim değilim :O). Neyse, kokusu daha pişerken beni benden aldı. Yemesi ayrı keyifliydi. Favori tarifim olmaya aday diyebilirim. Bu pasta bağlamında şunu da söylemek istiyorum, mutfakta her türlü yapma - bekleme - pişirme süresine sabrım var günlerce sürse de sorun değil ama yaptıktan sonraki dinlendirme süreleri beni çok zorluyor. Hemen yiyip tadına bakmak istiyorum. İyi ama hemen yiyince o tat daha oturmamış oluyor ve aslında hakkını tam vermiyor. Bu keki de beklemeden yiyince "Çok hayal ettiğim gibi değilmiş." diye düşündüğümü, kıvamını bulduğunda ise ayrı bir güzel olduğunu söyleyebilirim. 

  Bunlar dışında ekmek yapmaya da devam ediyorum. Normal beyaz ekmek, tam buğday ekmeği ve ekşi mayalı ekmek çeşitlerini yapıyorum düzenli olarak. İçlerinde en çok sevdiğimin ekşi mayalı ekmek olduğuna karar verdim. Kocam beyaz ekmek, Atahan hepsini seviyor. Kocama yapmak veya hediye vermek için beyaz ekmek yapacağım. Kendim içinse düzenli olarak ekşi mayalı ekmek yapacağım bundan sonra. Biraz emek istiyor ama o emeğe fazlasıyla değiyor.

    Görüşmek üzere. 

23 Nisan 2026

23 Nisan 2026 - Perşembe

 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mız kutlu olsun!

    Bugün sabah kahvaltı hazırlarken reçellerin azaldığını görünce yenilerini çıkarayım dedim. Ve hayretler içinde kaldım. Evde sadece iki kavanoz reçel kalmış! Ben reçel çok sevdiğim ve kendim yaptığım için genelde en az üç dolap dolusu reçelim oluyordu. Hatta bazılarının ne reçeli olduğunu bile unutuyordum. Çok yığılma olduğu için reçel yapmama kararı almış, yine de kışın bol bol portakal ve mandalina reçeli yapmıştım. Arada anneme de verdim. Biz yaptıklarımızı hep yedik derken gerçekten stoğu bitirmişim ve hem mutlu oldum hem de sanki onlar dünyadaki son iki kavanozmuş da bir daha asla reçel yiyemeyecekmişim gibi panik yaptım. Şu mevsimde çok fazla reçel yapacak meyve de yok. Kış meyveleri bitiyor, yaz meyveleri yeni yeni çıkıyor. Evdeki iki kavanoz daha en az bir ay idare eder gibi de görünüyor ama yine de bendeki istifçi ruhu sıkıştırıyor beni böyle zamanlarda. İlk fırsatta acilen yeni reçeller yapmam lazım!

  Saçlarım o kadar uzadı ki atkuyruğu (kılkuyruk gibi de olsa :O)) yapabilmeye başladım. İki ay önce gidip kestirmem gerekiyordu aslında. Şeker bayramından önce kestireyim dedim zamanlama uymadı. Bayramdan sonra hallederim dedim kaldı. Hani bir şeye böyle niyetlenirsin, hemen o an hallolsun istersin o an olmayınca da hevesin kaçar erteledikçe ertelersin ya, işte tam tamına bu oldu bana da. Yıkanıp kuruduğu an topluyorum. Yatana kadar da sürekli toplu kalıyor. Paket lastiği kullanıyordum nasılsa kestireceğim diye, takıp çıkarırken saçlarımı çok yolduğundan gidip lastik toka aldım. Galiba 25 sene sonra falan ilk defa tokam oldu :O). Toka da siyah. Geçen gün koltukta kitap okurken çıkmış ama düşmemiş, ayağa kalkınca direkt siyah bir şey yere düşünce ben onu böcek sandım, boş bulununca bir an yüreğime indi ama çığlık atmadım neyse ki, sabahın kör bir saatiydi.          

 Hayatımın boş bulunup çığlık atma olayını geçen gün gerçekleştirdim zaten. Kocam çarşıya gitmişti, ben de evi süpürüyordum. Makinenin sesinden kapıyı anahtarla açtığını duymamışım ve dolayısıyla geldiğini de görmedim. Oturma odasından süpürerek hole doğru çıkıp da koridorda bir yabancı hatta ne veya kim olduğunu bilmediğim bir canavarla (!) karşılaşınca bastım çığlığı. Kapı da açıktı, apartman inledi. Bir süre valla kapıya gelen olur mu diye beklemedim değil. Neyse ki canavar sandığım kocam çıktı da hayatım kurtuldu :O). 

   Görüşmek üzere...