Asortik Krep'im, canım ablam, aramızda olsaydı bugün 54. yaşına basışını kutlayacaktık. Yazacak çok şey var ama yazamıyorum, tıkandım. Şimdilik bu fotoğrafımız burada da dursun istedim sadece.
Yine görüşmek üzere...
Yine görüşmek üzere...
Bugün bir arkadaşımla buluşacağım. Aslında tam olarak buluşmayacağım eski usul evine misafirliğe gideceğim. Çay demleyecek yanında kek ikram edecek. Uzun zamandır, belki de senelerdir birbirimizi yormamak adına ve iş çıkışı direkt bir mekana gitmek daha pratik geldiği için hep dışarıda buluştuk arkadaşlarla. Ben özlemişim ev gezmesini.
Geçen hafta ikinci BİM aktüel ürün alma atağını gerçekleştirmek istedim. İlkini işten ayrılmamın hemen akabinde bir arkadaşımla birlikte yapmıştım. İki yumak alıp dönmüştüm. O aldığım ebruli yumaklar yine indirimdeydi. Onlarla öreceğim belli bir projem olmasa da renklerine bayıldığım için bir iki tane daha numunelik alayım dedim. Olayın acemisi olduğum için ilk hatamı yanlış günde giderek yaptım. Her cuma geliyormuş o ürünler ben hiç farkında değildim. Perşembe günü kalktım hazırlandım giyindim gittim. Sabahın dokuzunda mağaza bomboştu, hiç o kutu önlerinde kapışan kadınlar falan yoktu. Daha kapıdan girdiğim anda bir şüphelendim ama yiğitliğe halel gelmesin diye kimseye de sormadım. Her mağazaya göndermiyorlardır belki diye düşündüm. Normal normal, her sabah dokuzda mağaza açıldığı anda kapısında bitermişim gibi büyük bir coollukla ekmek aldım çıktım :O). Evde ekmek kalmamıştı gerçekten de ama sabahı idare edecek kadar da vardı, çalışanlarla birlikte marketi açmama gerek yoktu. Neyse kapıdan çıkar çıkmaz elimde ekmeğim eve doğru yürürken telefonumda derin araştırmalara başlayıp bir gün erken gelmiş olduğumu anladım. Sonradan sağda solda anlattığımda da hayatında bir kere bile Bim'e gitmemiş insanların dahi bunu bildiğini bir tek benim gün olayından bihaber olduğumu anladım. Aslında o yumaklara hiçbir şekilde ihtiyacım olmasa da, yanlış gün gitmemi kendime bir meydan okuma olarak algılayıp, herkes nasıl alıyorsa ben de alacağım, seni yeneceğim Bim, sizi yeneceğim ürün kapışan kadınlar diyerek cuma sabahı yine yollara düştüm. Dokuzda mağaza açılıyor ya, 9.10'da orada olabildim ve benim istediğim ebruli yumaklar çoooktaaan sepetlerin içinde atılmıştı. Yanımdan yöremden geçen her kadının elinde o yumaklardan vardı ve bana bir tane bile kalmamıştı. Arkalarından baktım. Kasada ve civarda oyalandım belki vazgeçen olur diye. Kimsenin öyle bir niyeti yoktu. Bir gün önce yanlış günde gittiğimi anlattığımda Atahan bir daha gidersen çiğ köfte alsana demişti. Ben de sadece sırf o istedi diye çiğ köfte almak için ertesi gün dokuzda tekrar gitmişim gibi yaptım. Her gün sabah dokuzda markete çiğ köfte almaya gelmek standart hayat tarzım gibi bir paket aldım çıktım. Yumaklarla hiç alakası yoktu ki. (!)
Bir yandan da evle ilgili düzenlemelerim devam ediyor. Çalışma odasındaki dolapları düzenlerken deli gibi kağıt biriktirdiğimi fark ettim. Eski - yeni defterler, ajandalar, temiz - boş yazıcıda kullanılabilecek a dörtler ya da bir yüzü kullanılmış bir yüzü boş müsvedde kağıtlar. Hepsini sürekli oradan alıp buraya koyuyorum Bir tanesini bile atmaya kıyamıyorum. Aslında sürekli kullanıyorum da ama çok da kullansam ilk etapta bitiremeyeceğim kadar fazla biriktirmişim. Bence önümüzdeki yirmi sene defter - kağıt vb almama gerek yok. Evdekilerin hepsini bir kağıt toplayıcıya versem ve götürüp satsa zengin olup işi bırakırdı, o derecede yani anlayın :O). Bir de kalem: kurşun, tükenmez, pilot, renkli yazan, pırıltılı - simli yazan, neon renkli, keçeli, ince uçlu, fosforlu... Piyasadaki her çeşitten mevcut. Onları da sürekli kullanıyorum. Özellikle tükenmez kalemde ciddi bir sarfiyatım var. Çok yazdığımdan bitip duruyorlar ama öyle de olsa bir beş sene kalem almadan elimdekilerle idare edebilirim :O). Bir ara yetişkin kırtasiye ürünleri diye bir dükkan açıp satsam mı diye düşündüm. Sonra internette "yetişkin" kelimesinin başka çağrışımları da olabileceğini anlayıp vazgeçtim :O).
Sonra yine görüşmek üzere...
"Doğallığın rustik bir yansımasına şahit olabileceğiniz hasır sepetlerimiz sizler için özenle hazırlandı." diye başlıyordu geçen gün okuduğum bir hasır sepet açıklaması ve "Hayatınızı kolaylaştıracak YAŞAM ALANI sağlayan sepetler." diye devam ediyordu. Unutmayım da sizlerle paylaşayım diye özellikle not ettim. Satılan eşya bildiğimiz hasır sepet, ortada duran ıvır zıvırı koyacak boyutlarda, devasa bir şey değil. 20 - 30 cm'lik bir sepet nasıl bir yaşam alanı sağlayacak acaba diye merak etmedim değil. En popüler satış sitelerinden birine koymuşsun sepetleri arkadaşım, özel bir hesapta ya da sitede ya da üst düzey bir markada yer almıyor bunlar. Hedef kitlen normal - sıradan insanlar doğallığın rustik yansıması nedir ki? Bu ürün açıklamasını yazan kişiyi merak ettim. Ne kadar sürede yazdı mesela, kendi mi uğraştı buldu, bir yerlerden mi kopyaladı. Bu süslü açıklamalar yerine malzemeyi, ölçüyü ayrıntılı yazsaydı daha mı faydalı olurdu? Bazen abartmayı seviyoruz :0).
Eski iş arkadaşlarımdan bir ikisini aradım geçen gün. Özlemişim ya da arasam iyi olacak gibi gelmişti. Konuştuktan sonra çok da özlemediğimi ya da aramasam da olacağını fark ettim. Düzenli görüştüğüm çok samimi arkadaşlarımdan değillerdi. Demek ki böyle böyle büyük kısmı elenecek zaten zaman akışı içinde, kalanlar sadece gerçek dostlarım olacak. Eski iş arkadaşlarımın yüzde doksan dokuzuyla görüşmek istemiyorum zaten. Onlarla herhangi bir özel ilişkim yoktu. Geçen gün bir arkadaşıma da işten ayrıldığım için hala her gün mutlu olduğumu söyledim, bu normal değil dedi. Neden? Mutlu olmam mı normal değil? Normal kime göre ve neye göre belirleniyor? Net bir zaman dilimi mi var, şu kadar gün içinde işten ayrıldığımıza sevinebiliriz, şu kadar günden sonra artık mutlu olmayı bırakmalıyız gibi? Ayrıca işten ayrıldığıma hala mutluyum değil de ah çok pişmanım, keşke yapmasaydım, her gün iş için ağlıyorum falan deseydim daha mı normal olmuş olacaktı acaba? İnsanlar ilginç. Anlamaya çalışmakla uğraşmıyorum bazen. Artık sevmediğim ve yapmak istemediğim bir işi bırakıp hayatıma yeni bir yön vermiş olmak bana iyi geldi. İyi ki yapmışım :O).
Sonra yine görüşmek üzere...
Günler ışık hızıyla geçip gidiyor. Yapmak istediğim çok şey var, kimini yapıyorum kimine hiç zamanım kalmıyor. Evi sürekli düzenlemeye devam ediyorum ve bazı şeyleri attım mı / verdim mi yoksa az lazım oluyor diye dip bucak bir yerlere mi kaldırdım emin olamıyorum. Aradığım şeyleri asla bir seferde bulamıyorum. Dolapları düzenliyorum ve sonra bir şey lazım olunca karman çorman edip tekrar düzenliyorum:). Evet, bu dolabın düzeni bu olmalı diyene kadar bu döngü devam ediyor. Bir yandan da yavaş ama çok yavaş bir şekilde kafamda istediğim şekle ulaşıyorum. Genelde evdeyim. Kitap okuyorum bol bol. Okunacak o kadar çok kitabım birikmiş ki birini bitirip hemen ardından yenisine başlasam da kitaplığa göz gezdirdiğimde daha sırada bekleyen onlarca kitabım olduğunu görüyorum. Buraya daha çok yazmak istiyorum. Aslında genel olarak daha çok yazmak istiyorum istediğimin onda biri kadar yazabiliyorum ancak. Uzun zamandır yazmayınca bloga karşı bir tutukluk yaşıyor gibi hissettim. Bunu kırmak ve bir başlangıç yapmış olmak için bugün çok düşünmeden aklıma geldiği şekilde yazacağım.
Sıcak çikolata yaptım az önce kendime. Süt sevenlerden özür diliyorum ama süt içmeyi hiç sevmem ve sıcak sütün kokusu da bana iğrenç geliyor. Ocağın başında sütü ısıtırken bu kadar itici bir koku ve içecekten bu kadar güzel bir şeyi nasıl elde ettiğimize dair derin düşüncelere daldım:O). Bu kışı sıcak çikolatayla geçirdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Sıcak çikolata ve nescafe. Havalar yavaş yavaş ısındıkça sıcak çikolatayı terk edip sadece nescafeyle devam edeceğim büyük ihtimalle.
Hektor bebeğim sekiz aylık olduğunda kızgınlığa girdi. Veteriner erkek kedileri en erken on aylıkken kısırlaştırdıklarını söyleyince yaklaşık 2.5 ayımız sürekli ama sürekli, sabahın beşinden gecenin yarısına kadar onun bağırmasını dinleyerek geçti. Dişi ve yavru olayına girmek istemedik çünkü etrafımızdaki güvenilir arkadaşlardan yavru kedi isteyen yoktu ve hiç tanımadığım birine de torunumu emanet etmek istemedim:). Bayram sonrası Hektor yaklaşık on buçuk aylıkken kısırlaştırmayı yaptırdık. Şimdi evde hepimiz huzurluyuz.
Çalışma odama bir sandalye aldım geçenlerde. Çalıştığım dönemlerde masamı çok uzun süreli kullanmıyordum, yemek takımının kumaş sandalyesi yeterli oluyordu ama işten ayrılınca onun belimi ağrıttığını ve pratikte de kullanımının zor olduğunu gördüm. Çalışma odası klasik bir havaya sahip olduğu için standart modern ofis sandalyeleri yerine ahşap, koyu kahverengi ve rahat bir ofis sandalyesi arayışına girdim. Mağazalarda bulamadım. Benim baktığım çoğu yer koltuk ve yemek takımı dışında bir şey satmıyordu. İnternetten çok araştırdım. Çok üst limitlerdekileri eledim. Hem evde kullanmak için aşırı lüks mobilye segmentine dalmak istemedim hem de modeller genelde çok erkeksi, ağır ve kalantor tipliydi. Birkaç modeli berber- kuaför koltuklarına benzediği için beğenmedim. Biraz kadınsı diyebileceğim bir iki model vardı, güzeldi ama çalışma odası ortak kullanım alanımız olduğu için direkt o havayı da vermek istemedim. Sonunda bu modelde karar kıldım. Aldığım mağazadan da sandalyemden de çok mutluyum. Kargoyla gelecek olması konusunda endişelerim vardı ama paketlemeyi son derece korunaklı yapmışlar. Mağazadan direkt alıp eve kendim getirecek olsam bu kadar sağlam getiremezdim. Bir hafta araştırmam sürdü, iki hafta da yapılıp bana teslim edilmesini bekledim ama beklediğime değdi. Yakın zamanda almayı düşünen varsa yorumlara yazsın, benim aldığım mağazayı iletirim oradan sizlere.
Şimdilik bir başlangıç yapmış olalım, söz, en kısa zamanda yine yazacağım, bu sefer arayı fazla uzatmayacağım. Görüşmek üzere...
Buraya yazmadım hiç son zamanlarda, elim gitmedi. "Ablam" özlemim depreşmişti ve blogu açıp ondan bahsetmemem imkansızdı. Çok özledim. Çok çok özledim. Biraz bu ruh halim geçince ayrıntılı bir şeyler yazacağım.
Şimdilik bu kadar olsun. Görüşmek üzere...
Sırada mutfak ve ardından yatak odası var. Hadi bana kolay gelsin. Görüşmek üzere...
Evdeyim. Evimi seviyorum. Evimde olmayı da seviyorum. Yavaş yavaş kafamdaki işleri yapıyorum. Bol bol kitap okuyorum. Çok geç oldu biliyorum ama Game Of Thrones'un sekiz sezonunu bitirdim. Bitirir bitirmez evde hep bir kenarda duran birinci kitabına başladım. Diziyle aynı mı diye merak etmiştim. Aynıymış. Hatta kitabı daha da güzelmiş. Kitap serisi bitmemiş henüz yazar son kitabı yazmamış. Nerede dizi kitaptan ayrılacak merak ettim. Bunlar belki internette bir yerlerde yazıyordur, dizi biteli çok oldu. Bütün dünyada milyonlarca GOT hayranı vardır ama ben bire bir izleyerek ve okuyarak keşfetmeyi tercih ettim. Bu arada dizinin finali kesinlikle kötüydü - yanlıştı. Karakter gelişimine uymamıştı. O sonu kabul etmiyorum :O).
Yavaş yavaş yeni bir düzen kuracağım. Daha çok alışamadım evde olma olayına. Dün sakin sakin akşam yemeğimi yaptım. Yaparken bir yandan mutfağı da topladım. Hafif acıkmıştım sabırla yemeğin pişmesini bekleyebildim. Normalde işten çok aç gelip alelacele yemek yapıp yedikten sonra bir de dağ gibi yığılmış bulaşık ve dağınık mutfakla uğraşmaktan nefret ediyordum.
İnsanmışım ben, çalışırken bazı şeylerde makineleşmişim farkında olmadan. Bu ara fazlasıyla domestik olacağım. Ev işi, ev güzellemesi, evde olmanın mutluluğu, ev rahatlığı... Az sabredin eminim ki bir süre sonra bunların hepsi sıradanlaşacaktır :O).
Şimdi biraz kitap okuyacağım yine. Tekrar görüşmek üzere...
Yeni yılın ilk yazısıyla karşınızdayım. Dün geceyi evde, annem, kayınvalidem, kaynım ve ekstra bir sürpriz olarak Atahan'la kutladık. Atahan aşçı olduğu için restoranın mutlaka bir yılbaşı programı olur ve o da o gece çalışır diye düşündüğümüzden onu gözden çıkarmıştık. Restoran rutin çalışmasının dışına çıkmadı hatta Atahan'ın izin günü pazardı onu da değiştirmedi. Atahan ertesi gün sabah erkenden işe gideceğinden evde bizimle kutlamayı tercih etti ve biz bir arada olabildik. Mutluyduk. Yemekten sonra annem erkenden kalktı çünkü ilaçlarını yanına almayı unutmuştu. Saatinde içmesi gerektiğinden ben de kalması için ısrar etmedim. Kaynım ve kayınvalidemle on buçuğa kadar oturduk. Onlar gittikten sonra mutfağı biraz toparladım. Kitap okuyarak yeni yıla gireyim de bütün senem kitap okuyarak geçsin diye gece yarısına kadar kitap okudum :). Ailemin kalan ve gelebilen üyeleriyle kutladığım güzel bir yılbaşı oldu benim için.
Evdeyken biraz dolapları toparlamaya başladım ya, bayağı bayağı stokçu olmaya başladığımı fark ettim. Özellikle deterjanları indirimde diye almışım, aldığımı unutup tekrar almışım, aldığım işe yaramamış belki bu etkilidir diyerek başka bir markayı da almışım. Bazı sevdiğim şeyleri de kendimi tutamayıp almışım :O). Evdeki mutfak ve banyo dolaplarım küçük, özellikle sevdiğim şeyleri alma konusunda bir yerden sonra beni bu durdurdu ister istemez. Kupalarımı dönem dönem ayıklayıp sevmediklerimi ya da artık kullanmak istemediklerimi verip yer açtım mesela, sonra da nasılsa yer açıldı diye gittim yeni kupalar aldım kendime :). Gerçi kupa doğru bir örnek değil, çok sevdiğimi bildiklerinden arkadaşlarım ve ailem de hediye olarak alıyor bana. Ben almasam da bir süre sonra yeniden sayıları fazlalaşıyor. Neyse, şimdi en azından fazlalıkları tespit ediyorum yavaş yavaş kullanıyorum. Bundan sonra da özellikle deterjan vb tüketim malzemelerini iyice bitmeye yakın olduğunda almaya karar verdim. İndirimde de olsa eğer evde mevcutsa alıp eve yığmayacağım. Yeni yılın ilk kararı da bu olsun :).
Yine görüşmek üzere...
Yıl bitiyor. İşten ocakta ayrılacağım demiştim ocak geldi çattı. İstifa edeceğim günü sabırsızlıkla bekliyorum. Yıllık iznimden yedi günüm kalmıştı, bu hafta onu aldım. Çok iyi geldi bana. Evde ve kendi kendimle olmaya ihtiyacım varmış. En güzel kısmı ise izin sonrası işe devam etmek yerine yine evde olmak olacak :0).
Her sene o yılla ilgili bir amaç belirliyorum kendime. Yıl boyunca hedefim o amacı mümkün olduğunca gerçekleştirmek oluyor. Bu seneyi "yarım kalan işleri bitirme" yılı ilan ettim. Bitmemiş ne varsa bitirmeye çalışacağım. Fırsat buldukça yarım kalan her şeye el atacağım. Aklımdaki yapılacak işler listesini bitirip bitiremediğimi yıl sonunda tekrar yazarım.
Uzun zamandır evi çok ihmal etmiştim. Evdeyken yavaş yavaş el atmaya başladım. Gözümde büyümedi değil. Derleme - toplamalar hiç bitmeyecek gibi geldi. Sonra başlamak bitirmenin yarısıdır diye kendimi kandırdım ve başladım ama bitmedi hala:).
Okunmayı bekleyen bir sürü kitabım vardı. Onları okuyorum bir yandan da sürekli. Uzun zamandır böyle kesintisiz okuyamıyordum. Özlemişim. Bu da iyi geldi bana.
Yeni yılla ilgili aldığım karar ise daha sık yazmak ve üretmek. Uzun zamandır pek bir şey üretemiyordum. Yapabildiğim tek şey arada buraya da fotoğraflarını koyduğum battaniyeleri örmek olmuştu. Şimdi yine örmeye devam ediyorum zaten ama başka şeyler de yapmak istiyorum. Dikiş dikmek istiyorum mesela. Kanaviçe işlemek bir de punch ya da nakış öğrenmek.
2024'ün benim yılım olacağını düşünüyorum. İçimde geleceğime dair çok güzel hisler var. Bir şekilde bunların doğru çıkacağını düşünüyorum. Hemen bir yıl içinde olmayabilir ama zaman içinde olacak, biliyorum.
Seneye görüşmek üzere. Yeni yılınız kutlu olsun :O).
Uzun zaman oldu yazmayalı. Son yazımda bahsetmiştim hayatımda birkaç değişiklik yapacağım diye. Henüz o değişikliği tam yapmadım ama adımlarını attım. Bu konuya odaklandığımdan da başka bir şeyle pek ilgilenemedim. Biraz daha netleştiği için artık yazabilirim diye düşünüyorum. 12 senedir çalıştığım kurumsal işimden ayrılacağım ocak ayında. Artık çalıştığım kuruma verecek bir şeyimin ve alacağım bir faydanın da kalmadığını düşünüyorum. Hayatıma yeni bir yön vermek istiyorum. Çok düşündüm, uzun zamandır kararımın net olup olmadığını sorguluyordum. “Kesinlikle istediğim bu” noktasına ulaştıktan sonra öncelikle ailemle paylaştım, bir süre sonra da iş yerimle. Henüz tam olarak resmi adımı atmadım. İşten ayrıldıktan sonra başka bir yerde çalışmayacağım. Bir süre dinlenmek istiyorum. Aklımda çeşitli şeyler var. Dinlenme sürecinde bir yandan da bunları değerlendireceğim. Ben çok güzel şeyler yapacağıma ve olacağına inanıyorum. Büyük bir hevesle bekliyorum. Yeni hayatım için sabırsızlanıyorum. Süreç içinde buraya da yazacağım bol bol. Özledim sizlerle konuşmayı :o). Görüşmek üzere...
Arşivci bir yönüm var. Çok eşya - fotoğraf - anı biriktirdiğimi fark ediyorum bazen. Dönüp bakmak iyi geliyor. Blogumun eski yazıları, tuttuğum defterler, sakladığım fotoğraflar. Bir yandan bitmeyen bir iş onları tasnif etmek, saklamak, yer ayırmak, bir yandan büyük bir keyif. Son üç günü çeşitli vesilelerle arşiv taraması yaparak geçirdim. Neleri unutmuşum, neler hala hafızamda, neleri değişik hatırlıyormuşum bir bir gördüm. Biraz iyi geldi eskilere dalmak.
Önümüzdeki aylarda hayatımla ilgili birkaç değişiklik yapmayı planlıyorum. Çok net olmadığı ve gerçekleşmesine çok zaman olduğu için şu an sizlerle paylaşmıyorum ama zamanı geldiğinde ayrıntılı anlatacağım, söz. Bu değişikliğin bana iyi geleceğini düşünüyorum ya da buna ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Kırk dörde adım atmışken yeni şeyler denemenin tam zamanı bence. Keşke yapsaydım demeyi sevmiyorum. Bazı şeylerde keşke daha önce yapsaydım dediğim oluyor ama sonradan düşündüğümde fark ediyorum ki bir şekilde daha önce yapmaya hazır olmadığımda hep beklemişim. İçimde olgunlaştırmışım. Düşünmüşüm ama harekete geçmek için doğru zaman değilmiş ki yapmamışım. O yüzden artık daha önce yapsaymışım lafını da çıkardım hayatımdan. Daha önce yapmadıysam demek ki bir şekilde yapamamışım işte. Belki de tam olarak yapmak istememişim. Gerçekten istediğim şeyleri eninde sonunda, bir şekilde mutlaka yapıyorum. Değişikliklerden çok haz etmiyorum belki biraz da bu yüzden eyleme geçmem daha uzun sürüyor. Bir kere karar verince de dönüşüm olmuyor. İyice düşünmüş, değerlendirmiş, hazmetmiş ve artısıyla eksisiyle kabul edecek kıvama gelmiş oluyorum.
Bu arada ilk paragrafta arşive daldığımdan bahsetmiştim ya, eski yazılarımı çok daha açık yazdığımı fark ettim. Bloga ilk başladığımda 25 yaşındaydım. Şimdi 43 yaşındayım. Zaman ve hayat bize ister istemez kendimizi kapatmayı öğretiyor galiba. Neredeyse çocuk denecek yaştaymışım. Annemin yetmiş küsur civarındaki arkadaşlarına göre ise sanki hala o yaştayım. Bana yeni yetişmekte olan genç kızmışım gibi akıllar veriyorlar. Halbuki koskoca bir çocuğu olan olgun bir kadınım :O). Zaman ve yaş çok göreceli bir kavram galiba...
Sevgilerimle, yine görüşmek üzere...
Ablam vefat etmeden birkaç ay önce evini kapatıp eşyalarını bir depoya koymuştuk. İyileşene kadar annemle kalacaktı. Onu kaybedince bir türlü elimiz gitmedi depodaki eşyaları tasnif etmeye. En sonunda geçen ay, yani vefatından sekiz ay sonra depoyu boşalttık. Mobilyalar ve o tarz büyük şeyler yine duruyor da kolilerini aldık, tek tek açtık. Ayırdık, alınacakları aldık, verilecekleri verdik. Zor oldu açıkçası bizim için. Anılar, yaşanmışlıklar ve yaşanamayanlar tek tek elimizden geçti. Onları toplarken, benim ardımdan acaba bu işi kim yapacak, diye düşündüm, bilemedim. Yıllar önce bir fantastik kitapta, lanetlenen bir büyücü okumuştum. Baktığı her şeyde ölümü görmekle lanetlendiğini söylüyordu. O zaman anlayamamıştım. Son aylarda kendimi aynı o büyücü gibi hissediyorum. Kime baksam, neyi elime alsam, bir gün bu kişi artık hayatımda olmayacak ya da bir gün bu eşya artık sahipsiz kalacak diye düşünüyorum. Aklıma direkt SONLARI ve SONRASI geliyor. Evim eşya dolu. Ayırıyorum güya düzenli olarak ama yine de birikiyor, yine de birikiyor. Daha önceden, işime yaramıyor, kullanmıyorum, eskidi gibi kriterlere göre ayırıyordum. Buna şimdi bir de, ben ölünce bunu zaten atarlar, en iyisi sağken ben atayım kriteri eklendi:). Buraya böyle yazıyorum diye sanmayın ki mutsuzum, depresyondayım, hayatıma devam edemiyorum, hep ölümü düşünüyorum. Burada biraz daha derinden, içimi dökerek yazıyorum sadece. Her zaman, herkese anlatamıyorum bunları ya da anlatmak istemiyorum, anlatsam da anlamayacak bir güruh da var ama sizlerle paylaşmak iyi geliyor. Ablamı özlüyorum, yerini dolduramıyorum dediğim çok sık görüşmediğim iki tanıdığım psikologa gitmemi önerdi geçenlerde. İhtiyaç hissedersem giderim tabi ki de şu an için özlediğim ve yeri dolmadığı için gitmek saçma geliyor. Özlemem de, yerine kimseyi koyamamam da son derece olağan bence. Tabi ki ailem var yanımda, tabi ki dostlarım var. Hepsi her zaman destek oluyor her şekilde. Yine de onun yeri ayrıydı işte. Hayat böyle; bir yandan güzellikleri yaşıyorum bir yandan kayıplarım oluyor. Tek sıkıntı benim biraz fazla kaybı üst üste yaşamış olmamda galiba. Uzun hastalık dönemi boyunca yaşadığımız üzüntüler, stres, endişe de var. Kolay değildi. O günleri bir şekilde atlattık. Bu günleri de atlatacağız. Özlemi hiç bitmeyecek hatta artacak, bunu da biliyorum. Paris'i de özlüyorum. Babamı da. Tam koronanın en yasaklı günlerinde kaybettiğimiz dayımı da. Mutluyduk. Arada kavga da etsek yine de bir aradayken mutluyduk. Yine mutluyuz, yine beraberiz ama eksiğiz. Ablamın eşyaları arasından babamın telefon defteri çıktı. Babamdan sonra o almış, saklamış. Bir göz attım neler var diye. Babam, üçümüzün de ev - iş - cep telefonları, adresleri dışında bir de benim kredi kartı numaramı yazmış. Defterde tarih yok. Büyük ihtimalle ablamla abimin çalıştığı, benim henüz ev kadını olduğum dönemdi. İhtiyacım olursa para göndermek için yazmış. Oradan aklıma bakkaldaki bir anım geldi. Anlatmıştım daha önce ama yine anlatayım. Otuz beş yaşlarında falanım. Çarşı içinde iş yerim, hemen yanında da bakkal var. Babam çarşıya inmiş, bana uğradı, bakkala girdik beraber, içeride bir müşteri var, bekliyoruz. Babam, çocuğa çikolata alacağım, dedi. İçerideki müşteri döndü babamın dizleri hizasına baktı, çocuk arıyor gözleri. Hayatta aklına gelmezdi tabi ki babamın çocuk derken koca bir kadın olan benden bahsedeceği :). Bir defter bir sürü anımı canlandırdı. Ben de yazma aramı da daha fazla uzatmamak için şuraya bir içimi döküvereyim dedim.
Yine görüşmek üzere...
Uzun zaman sonra ilk defa bugün sabahtan akşama evdeydim. Son 15 gündür iş açısından çok yoğun bir dönemdeydim. Sabahtan gece yarısına kadar çalıştığım günler çoğunluktaydı. Hava çok sıcaktı. Ayaklarım hep su topladı. Bir iki gün topallayarak yürüdüm. Hem çok güzel insanlarla keyifli sohbetler ettim hem abuk sabuk kişilerle muhatap olmak zorunda kaldım derken yarından itibaren normal düzenime dönüyorum. Ev almış başını gitmişti. Bugün biraz ev işlerini toparladım, biraz dinlendim. Bu aşırı sıcakların pazartesiden sonra normale döneceğini bir de poyraz çıkacağını öğrenip sevindim. Ağustos sonuna doğru bir hafta - on günlük yıllık izin kullanmayı düşünüyorum. Sonrasında da yeni dönem hazırlıkları başlayacak. Günlerin kısa bir özeti derseniz, işte böyleydi derim :O).
Yine görüşmek üzere...
Bugün benim doğum günüm:). Kırk dört yaşına basıyorum. Ayrıca temmuzun sonu da blogumun doğum günü, ilk yazımı 28 Temmuz 2005'te yazmıştım. Tam 18 sene olmuş. Yıllar çabuk geçiyor klişesini tabi ki kullanacağım çünkü tabi ki de yıllar çabuk geçiyor :O). Neler neler yaşadım, kimleri kaybettim, kimleri kazandım diye düşünmek istemiyorum. Hayat böyle bir şey. Üzüleceğiz, sevineceğiz, kazanacağız, kaybedeceğiz... Sizlerle burada buluşmuş olmamın da en büyük kazanımlarından biri olduğunu düşünüyorum. İyi ki varım, iyi ki varsınız!
Sevgilerimle...
Paris'i kaybettikten sonra dün eve girerken kapıda ağladım. Artık kapıdan rahatça girip çıkacağız açık da kalsa Paris ya kaçarsa derdimiz olmayacak diye. Sonra bugün de evi süpürürken ağladım. Artık ev kum olmayacak diye. Bir de bu evi daha ilk gördüğümde camları tam yola bakıyor, Paris'in çok hoşuna gidecek bütün gün camdan bakacak diye ayrı bir sevmiştim, o aklıma geldi. Sonra bir posta da kimse kapalı kapıların önünde aç diye miyavlamayacak diye ağladım. On senedir bizimleydi, evin çocuğuydu. Atahan'ın kardeşi gibiydi, her gece onunla uyurdu. Hepimiz çok etkilendik, çok üzüldük. Pazartesi böbrekteki tümörün alınması için ameliyat oldu. Ameliyat sonrası iyiydi ama diğer gün fenalaştı ve kurtaramadık. O hasta haliyle bile sesimizi duyunca miyavladı, cevap verdi. Onu çok sevdik her zaman, o da bizimle mutlu bir hayat yaşadı diye düşünüyorum. İçimde sönmeyen bir kayıp ateşi de o bırakıp Çağla teyzesinin yanına gitti. Ben öyle düşünerek avunmak istiyorum en azından....