22 Nisan 2026

Nisanın Yirmi İkisi - 2026

 "Hikayeni gözlerin dolmadan anlatabildiğinde iyileştiğini anlayacaksın." diye bir söz okumuştum internette. Benim için bunun çok doğru olduğunu düşünüyorum. Ablam, babam, Paris, dayım deyip tüm sevdiklerimi bir bir kaybettikten sonra özellikle son zamanlarda artık bittiğini, atlattığımı düşünüyordum. 

Yanılıyormuşum. 

 Dün biz gezilerimize tekrar başladık. Emirgan, Aşiyan Tevfik Fikret Müzesi ve Cankurtaran Öğretmenevi'nde yemek şeklinde bir gezi planladık. Sabah otobüsün önünde grup üyelerini bekliyorduk. Herkes geldi, son iki kişi kaldı. İndim araçtan geliyorlar mı diye etrafa bakınıyordum. Beklediğimiz kişiler de gezilerden tanıştığımız, çok sevdiğim 4. evre kanser hastası olan, şu sıralar sürecin çok da iyi gitmediğini bildiğim bir hanımefendi ve arkadaşı. Neyse, geldiler, kadıncağız, özür dilerim beklettim ama bu belki de benim son gelebildiğim geziniz olacak dedi. Ve ben iki gözüm iki çeşme ağlamaya başladım. Sokağın ortasında, ana caddenin kenarında, arkamda bir otobüs dolusu insan varken. Ağlamaktan sesim boğuk boğuk çıkıyor. Dedim ki: Ne olur böyle söylemeyin, siz bunu derseniz ben bugünü atlatamam, kime ne olacağı belli değil, belki ben yarına çıkamayacağım ama bugün bunu düşünmeyeceğiz. Buradayız, yaşıyoruz, beraberiz buna odaklanacağız sadece. Ve üzerine bir posta daha ağladım :O). Sonra gözümün yaşını sildim, otobüse bindik ve yola çıktık. 

 





Hava güzeldi, gezdiğimiz yerler güzeldi. Günümüz çok güzel geçti. Grubumuz da çok iyi bir gruptu. Huysuz, gereksiz yere sorun çıkaran, memnuniyetsiz kimse yoktu ki şimdiye kadarki her gezimizde mutlaka bu tarz birkaç kişi bulunup her adımda söylenerek günü bana zehir etmeyi bilmişlerdi. Çok kalabalık da değildik, öyle olunca sevk ve idare de daha kolay oldu. Emirgan'da yürüdük, Aşiyan müzesinin yokuşunu ve merdivenlerini de tırmandık, ayrıca ne olursa olsun akışın yolunda gitmesi için organizasyon ve stres kısmı da vardı. Çok yorulmuşum. Eve yedi gibi döndük. Sekiz gibi uzandım biraz ve gözümü açtığımda sabah olmuştu çoktan. Bugün evdeyim neyse ki, dinlenip biriken işlerimi toparlayacağım.




  Bu arada pastacılık çalışmalarım da devam ediyor. Tabakta gördüğünüz fudge brownie denemem. Tarifi Atahan verdi. Ondaki tarif daha önce çalıştığı iş yerlerinden birinde direkt yapıp müşteriye sundukları tariflerden biri olduğu için 30 kişilikti. Önce onu 4 kişilik olacak şekilde uyarladım. Sonra da büyük bir dikkatle pişirdim. Ve bu tarifimi tadan oğlum bana kaşık attı arkadaşlar. Benim daha yolun başındayken ondan aldığım, yani yaptığı, tadını, kıvamını çok iyi bildiği bir tarifle bana kaşık atmış olması beni çok mutlu etti. Benim oğlum dur anneme kıyak geçeyim, anamdır, canımdır diyecek bir çocuk değil. Bunu da belirteyim. Normalde ıncığına cıncığına kadar eleştirir. 

   Yine de ben oldum demiyorum, estağfurullah derim. Bu yazımı okuyan profesyonel pastacılar ya da aşçılar olursa diye bunu özellikle belirtmek istiyorum. Sonuçta ben mutfağımda, kendimize, zamanlama sıkıntım ve yetiştirme stresim olmadan yapıyorum. Sunacağım kişiler de ailem ya da tanıdıklarım oluyor. Olmadı, yapamadım çöpe gitti diyelim, ziyan olan malzeme miktarı çok az.. Ve bunu istersem yorgun değilken, en müsait zamanımda, belki mola vererek yapma şansım var. 

  Profesyonel aşçı ve pastacılar ise hem çok daha büyük porsiyonlarda hazırlıyorlar, hem zamanla yarışıyorlar, hem günün bütün yorgunluğuyla yapıyorlar, hem çöpe gitmesi durumunda ziyan olacak malzeme miktarı daha fazla, maddi kayıp kısmını ziyan olan malzeme sebebiyle ve satılamayacak olması sebebiyle iki kere yaşıyorlar, sunacakları insan skalası çok çeşitli, beğenilmemesi durumunda her türlü tepkiyi alabilirler, iş hayatının stresi de buna ekleniyor. 

   Velhasıl kelam işleri zor. Aşçılık çok keyifli ama bir o kadar da zor bir meslek. En büyük ödül de günün sonunda aldığınız beğeniler oluyor. Birkaç malzeme eksiğim var, tamamlanmasını bekliyorum. Yeni tariflerle denemelerime ve sizlerle paylaşmaya devam edeceğim efendim.

  Görüşmek üzere...

Hiç yorum yok: