22 Şubat 2019

1107

Küçük şeyler büyük duygular yaratıyor bazen. Babamsız bir ayı devirdik. Yaşıyorum, çalışıyorum, gülüyorum, eğleniyorum ama hep bir şeyler eksik. Hiç bir şeyden tam anlamıyla tat alamıyorum. Babam her şeyden öce hayatımın yağıymış, tuzuymuş. O gittiğinden beri hep diyet yemekleri yiyorum.

Babamla film izlerken bir şekilde sonunu kaçırıp “Baba film nasıl bitti?” dediğimizde, “Öpüştüler  film bitti.” derdi bize hep. Yaaa baba nidalarımıza, annemin ya da yanımızda olup da sonunu bilen birilerinin açıklamaları eşlik ederdi. Geçen gün izlediğimiz filmde de öpüştüler ve film bitti tam da babamın dediği gibi. Babamın yokluğu içimi sızlattı o anda. Sonra bugün kocamla eve dönerken bir tanıdığımızı gördük, arabayla gideceği yere bırakalım dedik.  İnmek istediği yer tam da hep babamın çarşı ya da sahil dönüşü annemden onu almasını istediği yerdi. Zor vedalaştım tanıdıkla. Gözlerim doldu, ağlayamadım...


13 Şubat 2019

1106

            Bu akşam bir arkadaşımın yakın bir akrabasına kanser teşhisi koyulduğunu öğrendim. İnternete girip bir bakayım dedim, ne diyor o kanser hakkında, tedavi yöntemlerinden bahsetmiş, risk faktörlerini vb.sıralamış. Ekstra bir bilgi yok. Halbuki aylar önce babama pankreas kanseri teşhisi koyulduğunda internette aradığım anda karşıma çıkan, dünyadaki en ölümcül 3. kanser türü olduğu ve hastaların en fazla altı ay içinde vefat ettiğiydi. Nitekim babamı da teşhisin beşinci ayında kaybettik. Altı ayı bile tamamlayamadık. Sonuçta babamın iyileşeceği umudumu hiç kaybetmesem de ben bir yandan da babamın yasını daha teşhisi öğrendiğim ilk gün tutmaya başladım!

3 Şubat 2019

1105

      Ben acımı biraz içimde yaşıyorum. Çok konuşasım, paylaşasım yok. Son günlerde en çok kurduğum cümle "İnsan istemiyorum.". Sindirmem gerekiyor iyice. Babamın ölmüş olması çok saçma geliyor bazen. Anlamsız. Beyin biliyor mantıksal bir şekilde de, kalbimin de kabul etmesi için bu süreci yaşamam gerekiyor galiba . Bazı günler gayet normal devam edebiliyorken hayatıma, bazı günler tek bir duygu, düşünce, anı yetiyor sürekli gözlerimin dolmasına. 

         Kanser olan bir arkadaşım var. Arayamıyorum onu. Söyleyecek tek bir moral verici söz gelmiyor çünkü aklıma. Konuşma provamı yaparken kurduğum tüm cümlelerin ucu ölüme bağlanıyor. Babam on saat süren ameliyattan çıktığında "O bile atlattıysa sen havada karada iyileşirsin." demiştim ama babam bile atlatamamış aslında, bunu şimdi anlıyorum. 


      Bir önceki yazımda demiştim ya sanki başka bir Burcu bunları yaşayan diye. Hala daha öyle gibi geliyor. Böyle yazınca biraz depresif görünüyorum belki ama değilim o kadar aslında. Gülüyorum, ağlıyorum, okuyorum, konuşuyorum, ailemle ilgileniyorum, çalışıyorum, hayatıma devam ediyorum. Bunların hepsini yapıyorum da hep bir şey eksik gibi geliyor işte. O eksiklik duygusu belki de bana bunları başkasının yaşadığı hissini veren. Bunların hepsi normaldir belki bu süreçte.


     Sonra yine görüşmek üzere...

24 Ocak 2019

1104

Kanserle olan savaşlarımızdan birini kaybettik. 20 Ocak Pazar günü babam ebediyete intikal etti. O günden bu güne otomatiğe bağlanmış bir şekilde yaşıyorum. Bir başka Burcu cenaze ve defin işlemlerini gerçekleştirdi sanki. Babasını kaybeden de o Burcu. Hayat o Burcu ile bir şekilde devam ediyor da, asıl ben, içerilerde bir yerde kendimi korumaya almış, geçsin diye bekliyorum. Anlatmak zor. Yaşamak daha da zor. Yine bir gün görüşmek üzere...

11 Kasım 2018

1103

        Günler ne çabuk geçmiş. Yazmadığım dönemde çok büyük bir değişiklik olmadı durumumuzda. Babam evde, ameliyat sonrası nekahat döneminde. Ablam ikinci kemosunu aldı, bu sefer biraz daha rahat geçiyor gibi, ben de kontrollere başladım. Geçen haftam doktorda geçti ama daha yaptırmam gereken bir iki tetkik var. Ailemin üç çok yakın kan bağı olan üyesinde art arda çıkınca kanser,  ben, abim, yeğenim ve oğlum da risk altında hissettik kendimizi. Aslında ölümcül aşamaya gelmeden doktora gitmeyen, hastalık konusunda çok umursamaz biriyim ama ailem, kocam ve arkadaşlarım sürekli baskı yapınca ve geç kalmanın tedavide daha zorlu ve uzun süreçlere sebep olduğunu bildiğimden doktora gittim. Şimdilik bir sorun yok gibi ama tüm işlemler bitmedi. Şüpheyle yaşamaktansa ya içim rahatlasın ya da durum neyse bilelim modundayım. Bu yüzden kısa sürede kalan işlemleri de halledeceğim. 

     Yine görüşmek üzere...

20 Ekim 2018

1102

     Annemler üç katlı bir apartmanın orta katında oturuyor. Dün ayrıntılarını aşağıda anlatacağım sebeplerle bir buçuk aydır hastanede yatmakta olan babamı o orta kata yavaş yavaş yürüterek çıkardık. Şimdi bir an için bizi hayal etmenizi istiyorum. Birinci kat ile ikinci katın tam ortasındaki sahanlıkta bir sandalyede babam oturuyor. Annem sağında, ablam arkasında, ben solunda dinlensin diye bekliyoruz. Babam dediğim gibi hastaneden çıkmış, saç sakal şekilsiz, annem onunla refakatçi kalmış bu dönem boyunca ve oldukça yorgun, ablam evden bizi karşılamış, ev kıyafetleriyle, ben babamın çıkarılacağını duyunca işten apar topar izin almışım, kocam gelmiş önce bir buçuk saatte hastaneye gitmişiz, orada bir buçuk saat çıkış işlemlerini beklemişiz, odadan çantaları taşımışım arabaya, sonra yine bir buçuk saat dönüş yolculuğu derken saat öğlenin ikisi olmuş, kahvaltıdan beri bir lokma yememişim ve hepimiz artık eve varmaya 4-5 basamak kalmışken hem heyecanlıyız hem bitik. Neyse, sahanlıkta babamı dinlendirirken önce tesisatçı geldi alt komşuya. Annemi de tanıyormuş, komşuyu sordu, konuştular derken biz üçümüz babamın etrafında, babam sandalyede sahanlıkta bir on dakika kadar sohbet ettik. Yardım teklif etti sağ olsun, babamın kendi çıkabileceğini söyledik, o gitti. Onun ardından kargocu geldi. Elinde bir paket - ablama bir arkadaşının yolladığı kitapmış. Ablamın ismini söyledi, ablam benim dedi, kargocu inanmadı. Bizi sorgulamaya başladı. Normalde başka isme geliyormuş kargolar - evet, ben çalıştığım için bazen iş adresi yerine annemlere yolluyorum kargoları, ev de yakın olduğundan götürmek sorun olmuyor- . Babam hala oturuyor sandalyede, biz etrafında üç kadın, ayakta duruyoruz, kargocuya kendimizin kendimiz olduğunu ispatlamaya çalışıyoruz. Annem, bizi tanıttı. Küçük kızıma geliyordu daha önce paketler, bu da büyük kızım, artık o da burada vb. diye. Kargocu gittikten sonra o an orada gelecek üçüncü bir kişiyi artık kaldıramayacağımızı fark ettim. Babama, hadi devam edelim eve çok az kaldı baba dedim. O da, burası da ev, ne gerek var çıkmaya deyince hepimiz koptuk açıkçası. Büyük ihtimalle komşuların büyük kısmı işteydi, dışarıdaydı, öyle olması da iyiydi çünkü gülme seslerimiz bütün apartmanı doldurdu. Neyse ki bir süre sonra kalan basamakları da yavaşça çıkıp eve ulaşabildik. 


     Daha önce çok üstü kapalı yazdım bu konuda. Ablam Asortik Krep yazmadan ben anlatmak istemedim. 29 temmuzdan beri kanserle yaşıyoruz. Takvimsel olarak baktığımızda üç ay ancak olmak üzere ama bana yıllardır kanser hayatımızda gibi geliyor açıkçası. Ablamın yumurtalık kanseri olduğunu öğrenmemizle başlayan süreç, onun ameliyatı, ardından annemin cilt kanseri teşhisi ve bir operasyonla yarasının alınması, derken babamın giderek sararması, hiç bir şey yememesiyle zorla doktora götürmemiz, tahliller ve pankreasta kitle derken muayeneye - tahlil göstermeye gittiği doktorun 13 eylülde hastaneye yatırmasıyla üç haftalık kan değerlerini yükseltip şekeri düşürecek bir bakım uygulanması, ardından Çapa'daki doktorun ameliyat riskli ben yapamam demesiyle başka doktor ve hastane arayışına girişimiz, Haseki'ye sevk, bir hafta da orada gerekli kontroller ve bakım, ardından on saatlik ömrümüzden ömür götüren bir ameliyattan sonra kitlenin alınması, ameliyat sonrası 10 gün süren bir bakım - tedavi, bütün bu süreç devam ederken bu arada ablamın taramalar sonucunda tedavi takviminin belirlenmesi ilk kemosunu alması, ağırlıklı olarak annemin, ve fırsat buldukça abimin, arada şu an askerde olan yeğenin dönüşümlü benim haftalık izin günlerimde refakatçi olmamız. Hastaneden olmadığım süreçte mümkün olduğunca evde yatan ablama ve ona bakan halama destek olmaya çalışmam. Bu arada bitmekte olan ve benim yürüttüğüm 1,5 senelik bir projenin final çalışmaları, işlerin kendi yoğunluğu, ev, çocuk, koca...


      Buraya kadar anlattıklarım fiziksel yönleriydi sadece. İşin bir de psikolojik yönü var ki, ona hiç girmesem mi diye de düşünmekteyim. Hayatımdaki çok sevdiğim üç insanı kaybetme korkusu, acı çekme ihtimallerine dayanamama, elden bir şey gelmemesi, her şeyin üst üste gelmesiyle rahat bir nefes alamadan, en azından bunu atlattık diyemeden endişe üzerine endişe, dert üzerine dert eklenmesi. Bunları yaşarken etrafımdaki çoğu kişinin patavatsızca yaklaşımları, zaten uzun zamandır eleyip sayısını çok aza indirdiğim dostlarımdan çıkardığım bir kaç kişi daha. Hayatın anlamsızlığı, otomatiğe bağlanıp bir şekilde yaşamı idame ettirme... Başlayıp da kafa yoğunluğundan yarısında nereye bağlayacağımı unuttuğum cümlelerim, yapıp da yaptığımı hiç bir şekilde hatırlamadığım işler, bazen azalan tahammül, bazen sonsuz bir empati gücü. Hiç bir şeye yetememe, yetişememe duygusu... Bütün bunları yaşarken kuyruğu dik tutma çabaları, koy verirsem boğulurum korkusuyla hiç elimden bırakmadığım şakaya vurma ve ironi can simidimin bazen duyarsızlık - umursamazlık olarak algılanması. 

      Zordu her bir anı. Büyük kısmını atlattık gibi. Bundan sonrası için günler neler getirecek yaşayıp göreceğiz. 


     Yine görüşmek üzere...

25 Ağustos 2018

1101

               Bir süredir sağlıkla ilgili sıkıntılar yaşıyoruz. O yüzden keyfimiz yok. Ailecek genel bir moral bozukluğu hakim. Sıkıntılar ciddi ama neyse ki tedavi süreci devam ediyor ve düze çıkacağız. Umut güzel şey. Hele ki hastalıkta daha da önem kazanıyor. Bence iyi kötü bu süreçle başa çıkabilmemizde de faydası oldu. Neyse, güzel şeylerden söz edelim, güzel günler görelim.

            Yaklaşık üç haftadır yıllık izindeyim. Tatile çıkmadık bu sene. Ailemizin yanında olmak istedik. Moral de bozuk olunca çok tat alamayacağımızı da düşündük. Çünkü aklımızdaki düşünceleri, kaygıları, üzüntüleri de beraber götürdükten sonra tebdil-i mekan da fayda etmiyor. Ben de bu fırsattan  istifade evimle ilgilendim rahat rahat. Günler süren bir dolap temizliği süreci oldu mesela. Peki neden bu kadar uzun sürdü? Çünkü kendimi bitirmek için sıkmadım. Canım istediğinde bir kaç çekmeceyi topladım yatak odasındaki, ertesi gün oturma odası vitrinin birini boşalttım temizledim. Oradan çocuğun odasına geçtim, baza altına baktım. Açıkçası bir süre taşınıyor gibiydik. Her tarafta vermek, atmak, değerlendirmek ya da evin içinde yeni bir yer bulmak için ayırdığım eşyalar vardı. Sonunda hepsi yerini buldu bayram öncesi.  Bayram temizliğini de yapmış oldum öyle böyle. Eve ve kendime de zaman ayırmaya ihtiyacım 
vardı, iyi de geldi.

         Son beş altı izin günüm kaldı. Bundan sonra kitaplarımı düzenlemek istiyorum. "Okunacak" yığınlarımla "okuduklarım" biraz karışmış.  Hiç yeni kitabım yok gibi görünüyor bana ama eminim ki bir sürü bulacağım göz atabildiğimde.

        Evi düzenlerken bu kadar çok eşyayı ne ara biriktirdiğime şaştım en çok.  Bir de benim iki oda bir salon kutu gibi eve nasıl bir hangar ya da dipsiz kuyu gibi bu kadar ıvır zıvırı sığdırabildiğime. İşin ilginç yönü ise aslında en az son beş senedir, özellikle sadeleştirmeye çalışıyorum ev eşyasını/giysilerimi ve genel olarak hayatımı. Kullanmayacağım/beğenmediğim/istemediğim bir şeyi bedava bile olsa almıyorum. Misal, evde  bir nihale yetiyorsa bana ikinci hediye gelse başkasına veriyorum. Kıyafetleri sürekli ayıklıyorum. Sıkıldığım, artık kullanmak istemediğim ya da varlığını unuttuğum ne varsa uzaklaştırıyorum evden. Yine de tüm dolaplar, çekmeceler dolmuş. Düzenledikçe muazzam boyutta yer açıldı. İzin dönemlerini beklemeden dönem dönem bunu tekrarlamaya karar verdim ama bakalım uygulayabilecek miyim...

      Yine görüşmek üzere...

2 Ağustos 2018

1100

        Bugün çok yorulduğum bir gün oldu. Hem fiziksel hem de psikolojik açıdan. Yağmur yüklü bulutlar gibi hissediyorum kendimi, yükümü boşaltacak yer arıyorum da, buna ne mekan uygun ne de zaman... Nasıl güzel bir rüzgar esiyor halbuki, ruhumdaki tozu toprağı alıp götürecek cinsten.

        İstemiyorum şu an ne anlatmak, ne de dinlemek. Uzun muhabbetlere de hiç tahammülüm yok. Hayatın bize getirdiği bir sürü sürpriz oluyor. Kimi iyi, kimi kötü. Güzellikleri mutlulukla karşıladığımız gibi üzüntüleri de tevekkülle karşılamak gerekiyor.

        “Kalabalıklar içinde yalnız” diye içini boşalttığımız bir klişemiz vardır ya hani bizim. İşte bazen bu klişeyi dibine kadar yaşıyorum. Aslında hayat da böyle bir şey galiba. Yine görüşmek üzere...

8 Mart 2018

1099

Kaşlarını doğduğu günden beri hiç almamış  bir kadın olarak, ben bugün "kaş küsmesi" diye bir şeyin varlığını / öyle bir şey olduğunu öğrendim. Kirpik güçlendirme formüllerine bakarken öğrendiğim için, hala daha da ne olduğunu da anlamadım!


8 Mart Kadınlar Günü mesajım:

Kaşlarımız bizim en güzel süsümüzdür, küstürmeyin, onları üzmeyin! 

4 Mart 2018

1098

Sağanak yağış altında kasvetli ama bence güzel bir pazar günü.


15 Şubat 2018

1097 - EN ÇOK BENİ SEV



          Uzun zamandır bir kitaplık listesi yapıp en güncel halini de sürekli telefonuma kaydediyorum. O kadar çok kitap araştırıp, ödünç ya da satın alıp, okunacaklar listesi yapıyorum ve o kadar çok okuyorum ki, bir süre sonra almak istediğim kitap bende var mıydı, ödünç alıp da henüz okumadığım kitaplar arasında mıydı, okumak için  inceleyip de almadığım kitaplardan mıydı ya da okuduğum kitaplardan mıydı, karıştırmaya başladım. Liste yapmadan önce almak istediğim kitapları aldığımı unutup tekrar aldığım oldu bir kaç defa. Özellikle fuarda liste çok işime yaradı ama bu kitabın yazarında yanlışlık yapınca kaydederken,  listede yok zannedip bir daha almışım. Gerçi böyle durumlarda ikinci kitabı ablama hediye ediyorum boşa gitmiyor ama yine de aynı kitapları tekrar tekrar almamayı tercih ederim. 

       Neyse, Quinn benim sevdiğim ve eğlenceli bulduğum bir yazar. Romantik tarzda yazıyor ve kafa  boşaltmaya bire bir geliyor. Hikayelerin nasıl gelişeceği az çok belli tabi ki ama yine de sıkılmadan okuyorum. Tavsiyemdir.

5 Şubat 2018

1096 - KIRIK KALPLER TAMİRCİSİ



        Bir ara her okuduğum kitabı bloga da yazma kararı almıştım. Bir süre uyguladım da.  Sonradan ne olduysa tavsadı, yazmayı unuttum, kitabın resmini sonra bulur eklerim derken eklenecekler birikti ve bunu yapamadım. Geçenlerde aklıma gelince yine denemek istedim. Hazır yeni bir senenin de başlarındayken. Elimdeki hacimli seriyi bitirmiş tek tek kitaplarıma başlamışken. Bakalım bu sefer sistemi oturtabilecek miyim? 

      Bunu aklıma getiren biraz da kitap almadan önce mutlaka internetten hakkındaki yorumlara bakmam oldu. Çok Satanlar'ın bir numarası bile olsa fikir almadan satın almıyorum. Belki benim yazdıklarım da birilerinin işine yarar. 

      Bu bağlamda Kırık Kalpler Tamircisi'ne gelirsek... Ben  biraz yavan ve sığ buldum. Senate'nin okuduğum diğer iki kitabı da muhteşem değildi ama sevimli gelmişti bana. Gayet de okunabilirliği vardı ki Kırık Kalpler Tamircisi'ni de onları sevdiğim için almıştım. Yine de ileride başka bir kitabı daha çıkarsa bir şans daha tanırım Senate'ye. 

2 Şubat 2018

1095


           Zaman Çarkı serisini bitirdim bugün. Toplamda 12 bin 635 sayfa. İki ay yirmi gün sürdü. Burada olmadığım tüm günlerde kitap okuyordum. Serileri uzun soluklu olduğu, kahramanlarla bol zaman geçirip onları ayrıntılı tanıyabildiğim için seviyorum ama ne kadar çok bir arada olursam ayrılması da bir o kadar zor oluyor. Bunu daha başlamadan önce de düşünmüştüm. Bitince kendimi bir süre boşlukta hissedeceğimi biliyordum ama yine de okuma isteğim ağır bastı.

      Ev - iş ve kitap, son iki buçuk aylık hayatımın özeti olabilir. Hele bu son hafta izindeydim ve bakkala gitmek dışında evden çıkmadım. Telefonumun sesini kıstım, koydum bir kenara pek elime de almadım. Okudum, okudum, okudum sadece. Özellikle son iki gecedir de sabaha kadar oturdum, okudum. Normalde geceleri en geç on birde yatıp sabah altıda kalktığım için sabahlamak benim için çok  sıra dışı bir eylem oldu. Günlerce hiç çıkmayınca arada sıkıntı da bastı evin içinde,  ama bakkala gidip ekmek alınca geçen sıkıntılardı. Çıksam gezsem azıcık hava alsam diye düşündüğümde aslında büyük çaplı gezmeler istemediğimi fark ettim. Evi, yayılmayı, belli saatlerde belli bir şeyler yapmak zorunda olmamayı özlemişim.

           Sonuçta pazartesi iş başı yapacağım ve çok yoğun günler beni bekliyor, biliyorum. Okullar da açılacak bir yandan ve biz eski koşuşturmacamıza geri döneceğiz.

        En kısa sürede yine görüşmek üzere...


22 Aralık 2017

1094

      Son yazdığımdan bu yana çok uzun zaman geçmiş. Bunun sebebi okumaya başladığım kitap serisi. On dört kitaptan oluşuyor. Şu an 6. kitabını okuyorum. Her bir kitabı en az sekiz yüz sayfa, şu an okuduğum kitap ise 1.200 sayfa mesela. Tam 10 Kasım’da ilk kitabın kargodan gelmesiyle okumaya başladım. Yedi hafta olmuş başlayalı ve şimdi hesapladım toplamda 6000 sayfa okumuşum. Haftada yaklaşık 860 sayfa kadar.

       İlk kitabı elime aldığım tarihten beri başımı kaldırmadan okuyorum. Sabah servisi beklerken bir sayfa, öğle yemeğimi yerken iki sayfa... Sabah on dakika daha erken kalkmaya başladım okuyabilmek için. Ve o ciltli, tuğla büyüklüğünde ve ağırlığındaki kitabı her yere yanımda taşıyorum.
Seriyi ne zaman bitirebileceğimi ben de çok merak ediyorum. Bir süre daha buralarda olmayabilirim...

9 Ekim 2017

1092

       Bizim evde eğer ki Paris’ten vııyk diye bir ses çıkıyorsa, bilmek gerekir ki biri kuyruğuna ya da patisine basmıştır ve o kişi de çoğunlukla benimdir. Genelde bir telaş, bir şeyler yetiştirmeye ya da bir yerlere yetişmeye çalışarak ev işi yaptığımdan, ortalıkta dolanıp dağınıklığı toplamaya çalıştığımdan, bu arada da Paris pür merak peşimde dolaştığından en çok onunla çarpışıyoruz ev içinde. Her seferinde bir yerine bir şey olacak diye korkuyorum, ondan mutlaka özür diliyorum, iyi mi diye bir kaç dakika gözlemliyorum ama o kaza eseri patisine bastığıma inanmadığından kızıyor ya da küsüyor bana. Bazen de gelip bir pati atıyor, hırsını almak için uğraşıyor illa ki. Onun bu halleri güldürüyor beni.  Dört yaşında bir çocuk misali. Zaten bazen diyorum, büyüğü 16, küçüğü 4 yaşında diye:0).

       On sekiz yaşları civarındayken ilerde  bir sabah, mesela otuz yaşıma bastığımda, dolabımdaki bütün kotları, sırt çantalarını, spor ayakkabıları atıp klasik  ya da “anne” stili giyinmeye başlayacağımı, bunun bir zorunluluk olduğunu düşünürdüm. Halbuki şimdi otuz yedi yaşındayım ve  spor ayakkabı, kot pantolon, klasik gömlek - ceket üzerine eskimiş görünümlü sırt çantamı takıp işe gidebiliyorum. Ve bu klasik gömlek - ceket düzenliliğinde o eskimiş sırt çantası içimdeki  “asi”yi mutlu ediyor. Sanki tüm dünyaya başkaldırımı ayağımdaki spor ayakkabı ya da kot pantolonla yapabiliyormuşum gibi geliyor.

         Sekiz yüz sayfalık bir kitabı bitirdim bu sabah. Çok da çok beğenmedim de. Şimdi onun tarzında bir kitap daha var elimde yedi yüz seksen sayfa. Başlasam mı başka kitaba mı geçsem karar veremedim. Şöyle biraz okuyup beğenmezsem zorlamayacağım. Kitap fuarı hazırlıklarına başladım yavaştan. Okunacak kitap listelerimi, alınacakları ve elimdekileri düzenliyorum. 4 kasım başlangıç tatihi, bir aydan az bir süre kaldı.

         Sonra yine görüşmek üzere...

27 Eylül 2017

1091

        Son aylarda okuyacak kitap bulamamaktan yakınıyordum sürekli. Kitap okumaya ara vermedim ama zevkle okuduğum kitap sayısı çok azdı. Çok fazla okumanın handikapı olarak bir tıkanma yaşamıştım. Hangi kitaba el atsam çoktan okumuş oluyordum. Sevdiğim yazarların yeni kitapları çıkmamıştı. Sağda solda ne kadar kitap bulursam satın veya ödünç aldım. Kedi Beşiği'ni, aslında ne olduğuna çok bakmadan, indirimde diye almıştım. Meğerse bilim kurgu edebiyatının yapı taşlarından biriymiş, 1963'te basılmış ve basıldığı yıl ödül de almış. İroni ile işlenmiş bir kurgusu var ve ben sevdim. Çok geç okumuşum ama iyi ki okumuşum. Siz de okuyun...

24 Eylül 2017

1090

 

     Geçen gün okuduğum kitap. Beğenmedim diyemem. Bir yeri oldukça anlamsızdı ve gereksizdi. Bunun dışında aldığı Nebula ve Hugo, bilim kurgu ve fantastik edebiyat ödülleri ama kitap daha çok normal bir roman gibiydi ve hiç bir aksiyon yoktu. Kapağında ödülleri görünce fantastik diye alsam da aksiyon beklentim olmadığı için rahatlıkla okuyabildim. Kitabın en süper yönü, roman kahramanının neredeyse tüm bilim kurgu eserlerini okuması, kitapta bunların adları ve yazarlarıyla yer alması, hatta sonunda bir liste halinde verilmesiydi. Bu süper yönün bir eksisiyse, günlük şeklinde olduğu ve 1979 - 80 yıllarında geçtiği için bu verilen külliyatın seksenden sonrasını kapsamamasıydı. Bilim kurgu / fantastik severim ama çok sıkı takip etmem. Okuduğum en temel eserlerin romanda adının geçtiğini görmek güzeldi. Daha da çoğunu okumuş olsaydım büyük ihtimalle karşıma çıkan çok daha fazla kitap tanıdık gelecekti ve daha da fazla sevecektim. Sonuçta listeyi inceleyeceğim. Kitap fuarı da yaklaşıyor. Biraz fantastik / bilim kurgu edebiyatına ağırlık vermeyi düşünüyorum. 

16 Eylül 2017

1089

       Pazartesi okullar açılıyor ama insanın çocuğu lise üçe başlayınca belki bir de erkek çocuğu olunca pek telaşı olmuyormuş. Pantolona ihtiyacı var mesela. Pazar çalışacağımdan daha cumadan söyledim, yarın (bugün) istersen gidip alalım diye ama ses seda çıkmadı. Okula giderken ne giymeyi planlıyorsun dedim, ona da bir cevap gelmedi. Ya yarın akşam iş çıkışı sekiz demeyeceğiz, dokuz demeyeceğiz gidip pantolon arayacağız, ya pazartesi sabah kriz yaşayacağız. Bilmiyorum artık, neredeyse 17 yaşında olduğundan pek öyle sürekli peşine de düşmek istemiyorum. Kendi sorumluluğunu da alması gerekiyor yavaş yavaş bence.

        Eskisi kadar takmıyorum her şeyi. Aşmış olabilirim. Otuz sekize varınca bazı şeyleri taksam da takmasam da her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini anlamış olabilirim. Her sorumluluğu üzerime almanın sonu olmadığını görmüş olabilirim. Daha ben de tam anlayamadım hangisinin geçerli olduğunu. Belki de geçici bir dönemdir, bir süre sonra normale dönebilirim.

                                                                                         

     Çok kitap okuyamıyorum son zamanlarda. Bugün Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı bitirdim. Kült bir eser. Daha önce okumamıştım. Son bir kaç senedir alayım deyip fırsat bulamamıştım. Geçenlerde en sonunda aldım, okudum, beğenmedim. Bana pek bir şey ifade etmedi. İnce de olsa (199  sayfa) sonuçta koca kitapta anlatılan sıradan bir ergenin üç günü. Bunalımları. Yaşadıkları. Duyguları. Fikirleri. Yorumlara baktığımda çok derin anlamlar bulanları gördüm, "tutunamayanlara" duyulan hayranlıkla ilgili paragraflarca yazanı gördüm ama ben bunları pek bulamadım. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ını da pek sevememiştim zaten. Şu "tutunamayanlık" hayranlığını da pek anlamıyorum aslına bakarsanız. Hayatlarındaki her türlü lükse sıkı sıkıya bağlanırlar, kurumsal işleriyle hava atarlar, daha da yükselmek - kazanmak için yapamayacakları yoktur ama konuşurken bir bunalım havası, bir Issız Adam durumları, güya her şeyden vazgeçmişlik yanılsamaları... 
Neyse, elimdeki kitapları okuyup yeni kitap pek almıyorum çünkü kitap fuarı yaklaşıyor:O). Yavaş yavaş alacaklarımı belirliyorum. Notlarımı gözden geçiriyorum. Kitaplarımı listeliyorum. Listem olmazsa emin olamıyorum alacağım kitabın bende olup olmadığına. O kadar çok okuyorum, araştırıyorum, planlıyorum ki, bir süre sonra karışıyor. Bir kaç kere aynı kitabı gidip gidip alınca liste yapmaya başladım.

  Cuma iş çıkışı markete uğradım, biraz  abur cubur olsun evde, cumartesi de izin günüm şöyle keyif yapayım diye. Karnım da  çok acıkmıştı, yemeklik bir şeyler de bakayım dedim. Bazı şeyleri aldım, bazı şeyleri eledim, durdum düşündüm derken, hep istediğim şeyleri seçtiğimi düşünerek mutlu mutlu eve geldim. Paketleri boşaltırken gördüm ki, doğru düzgün bir şey almamışım aslında. Karnım açtı ama yemeklik bir şey yok. E abur cubur da yok. Mısır konservesi, kaşar peyniri, dondurma, sucuk, ekmek. Aldıklarım bunlar. Sonuçta ekmeğin üzerine rendelenmiş kaşar ve sucuk koyup fırında ısıttım - pişirdim, karnımı doyurdum. Üzerine de dondurma yedim. Mısır konservesi duruyor hala. 

Yine görüşmek üzere...

3 Eylül 2017

1088

      Bayram bayram dedik o da bitti neredeyse. Yıllık iznimin de sonuna geldim, salı iş başı. Tatilden döndükten sonra genelde evde oturdum. Pek bir yere çıkmadım. Bir arkadaşım dışında kimseyle görüşmedim. Evi toplayacaktım güya, ince ince her dolabı, çekmeceyi yerleştirecektim. O da yalan oldu, pek canım istemedi. Biraz televizyona takıldım, film kanallarında hoşuma giden ne varsa izledim. Biraz instagramda gezdim, yeni profiller keşfettim. Biraz kitap okudum. Yattım uyudum, geç kalktım bir iki gün, canımın istediği bir iki dolabı yerleştirdim. Mutfağa girdim, bol bol kurabiye, kek vb. yaptım. Her sabah yatak odasındaki  çamaşırları bugün tamamen yerleştirip olayı bitireceğim diye kalktım ama tırtıklayıp bıraktım. Dizüstü bilgisayarının şarj kablosunu yaktım, markette kafamı güm diye  raflara vurdum - acıdı iki gün, mutfak havlusunu tutuşturdum. Telefonumu tamamen bir kenara bıraktım, kimseyle konuşmadım, pek mesajlaşmadım. Alışverişe çıkıp evdeki tabakların büyük boyunu alıyorum diye aynı boyunu alıp geldim.  Geçen seneki botlarımın da aynını beğenip fark edince almaktan vazgeçtim. Bol bol plan yaptım, bol bol hayal kurdum, iş aklıma geldikçe beş dakika düşünüp sonra kendime sınırlama getirdim- normalde bunu hep yapacağım deyip asla yapamıyordum. İşe başladıktan sonra da yapamamaya devam edeceğim büyük ihtimalle. Kitap çok okumadım ama beğenemedim bir türlü, başlayıp başlayıp bıraktım. Sonuçta canım ne isterse onu yaptım, istemediğim hiç bir şeyi yapmadım. Tam da böyle bir tatil istediğimden bence süperdi...

    Yine görüşmek üzere...