23 Şubat 2021

1141 - ATEŞİN ÇAĞRISI (KISIM 1)


      Kitabı cumartesi bitirdim aslında ama buraya yazamadım. İkinci kısmına da başladım ama onda da çok ilerleyemedim. Serinin ortalarına geldim. Hatta ortasını da biraz geçtim. Yavaş yavaş sonlara yaklaşıyorum. Bu kitaptan aklımdan kalan çok bariz bir şey yok. Şunu düşündüm sadece komple tüm seri özensiz basılmış. Her kitapta az veya çok yayından kaynaklı hata bulunuyor. Acaba bendeki baskılar 1. baskı da,  sonradan düzeltilmiş midir diye kitapları kontrol ettim, ben 2. basımları almışım. Hiçbir kontrol yapılmadan aynı hatalarla basılmış kitaplar demek ki.  Epsilon çok özensiz. Bu kitaplara verdiğim paraya acımama sebep oldular. İçerik güzel ama basım kalitesi sıfır. 

     Bu arada bu kitabın ilk sayfalarını Paris yırtmış, bantla tamir etmeye çalışmışım. Normalde benim kitaplarım hep ortalıkta, her odada her yerde bir iki tanesi bulunur mutlaka. Paris de çok umursamaz kitapları ama bazen ilk sayfalarında tırnaklarını bilediği oluyor. Nereden de esiyor aklına da yapıyor, hangi kitabı neye göre seçiyor bilmiyorum :O). 

16 Şubat 2021

1140 - GÜZ DAVULLARI (KISIM 2)

 

       Bu akşam Güz Davulları'nın ikinci kitabını da bitirdim. Öykü ve karakterler giderek daha çok sardığından daha çok okumak istiyorum ve iyice hikayeye giriyorum. Bundan sonra serinin beşinci kitabının birinci kısmıyla devam edeceğim. Kitabın içeriğiyle ilgili hiçbir şey yazmak istemiyorum henüz okumayanlara bilgi vermeden bunu yapabilmem imkansız. Ama güzel olduğunu, zevkle okunduğunu şuradan anlayabilirsiniz, 585 sayfayı bir günde okumuşum. Nasıl bittiğini anlamadım bile bir an önce yeni kitaba başlamak istiyorum. Bu arada ben bu seriyi iki sene önce okuyup bitirmiştim. Sonunu da hatırlıyorum ama arada olan olayların çoğunu unutmuşum, o yüzden tekrar heyecanla okuyorum :O). 

15 Şubat 2021

1139 - GÜZ DAVULLARI (KISIM1)


 Bu sabah Güz Davulları'nın birinci kısmı bitti. 637 sayfa. Beş gün sürdü okumam. Öğleden sonra ikinci kısmına başladım. Yabancı serisinin dördüncü kitabı. Bu bölümde Claire ve Jamie yeni yerleştikleri kıtada düzenlerini kurmaya çalışıyorlar. Basım hatası yok denecek kadar az gibiydi. Keyifle okunacak bir kitaptı. Serinin ilk kitabından sonra devam etmeyi düşünenler ikinci kitabı atlatabilirlerse gerisi çok kolay okunuyor zaten.

10 Şubat 2021

1138 - YOLCU


     Yabancı serisinin üçüncü kitabını da bitirdim. 1078 sayfa. 5 gün sürdü okumam. İkinci kitapta neredeyse her cümlede mevcut olan basım hataları bu kitapta çok daha azdı. Okumayı da çok daha keyifli hale getirdi. Olaylar da heyecanlıydı. Okudukça okuyasım geldi, kitap elimde sürünmedi. Kitabın içeriğiyle ilgili çok fazla bir şey yazamıyorum. Okumayanlara bilgi vermiş olmadan bir şey yazmam pek mümkün olmuyor. Ama şunu diyebilirim ki, ikinci kitap eziyetse üçüncü kitap keyifti :O). Bu akşam dördüncü kitabın 1.si ile devam edeceğim okumaya.

5 Şubat 2021

1137

    5 Ağustos 2005'te sevdiğim yemeklerden bahsettiğim bir yazımda  "Akıtmayı bilenler çoktur. Mayalı hamurdan yapılır. Akıtmanın asortik kız kardeşi kreptir (bu benzetmeyi bize uyarlarsak ben akıtma ablam krep oluyor bu durumda :O)). Akıtmanın içine reçel-peynir gibi şeyler koyularak sarılır ve yenilir." demişim. Ve bir süre sonra bu yazının verdiği ilhamla ablama Asortik Krep blogunu açmışız. Ona çok iyi uyan bir isimmiş bence, iyi ki bulmuşum o da iyi ki yazmış :O).

     Biz o dönem Çanakkale'de oturuyorduk, ablam Fethiye'de, annemle babam İstanbul'da yaşıyordu. Çanakkale'de de çok yakın ve sevdiğim arkadaşlarım, kayın ailem vardı yalnız değildim ama en çok yapmak istediğim şey annemlerle ve ablamla aynı şehirde oturup gün içinde birbirimize çaya kahveye gitmekti. Ailesi Çanakkale'de yaşayan ve bunu yapabilen arkadaşlarıma çok özenirdim. Bir araya gelebildiğimiz zamanlar çok özel olurdu hepimiz için. Birlikteyken keyfini çıkarırdık ama kaç gün olursa olsun hiçbir zaman yetmezdi bize. Son on senedir annemlerle aynı şehirdeyiz hatta ara ara yazdığım gibi hiç sevmediğim eski evimden taşınmama sebebim annemlere çok yakın olması ve iş çıkışı olsun, gecenin dokuzu, gerekirse sabahın yedisi olsun rahatlıkla gidip gelebiliyor olmamızdı. Son iki senedir ablam da burada. Sonunda hepimiz bir araya gelebildik ama hastalıklar yüzünden çok tadına varamadık açıkçası. Önce ablamın sonra babamın hastalığı, babamın kaybı, ablamın devam eden tedavisi derken enerjimiz ancak hayatta kalmaya ve yaşamaya devam etmeye yetti. Neredeyse bir senedir bu tabloya bir de korona eklendi. Annem ve ablam evden çıkmasa da ben işe gidip gelmeye devam ettiğim için uzun bir süre sadece kapı ağzında beş dakikalık görüşmelerle idare ettik. Yazın açık havada biraz daha rahat bir araya gelebildik ama kışın gelmesiyle ve kısıtlamalarla yine ister istemez birbirimizden uzak kaldık. Zor günler yaşadık, yaşıyoruz ama geçecek elbet bir gün. Biz akıl ve ruh sağlığımızın ne kadarını koruyabilmiş olacağız bilmiyorum ama vücut sağlığımız yerinde olduktan sonra onlar da düzelir galiba, herhalde, sanırsam. Pek emin olamadım :O). Yine görüşmek üzere...

1136 KEHRİBARDAKİ YUSUFÇUK

     Yabancı serisinin 2. Kitabı. Bunu biraz zor okudum açıkçası. Bir kere dizgisi çok kötüydü. Kelime ve harf hatası çok fazla vardı. Kitabın okuma keyfini de aldı götürdü. Epsilon’dan bu kadar kötü bir baskı beklemezdim. Zaman hataları vardı. Bu da ya çeviriden ya yazarın kendisinden kaynaklıydı ki, okuma keyfini götüren önemli konulardan biriydi yine. Bunun dışında Claire ve Jamie birçok macera yaşasa da ana eksen durdurmak istedikleri bir savaş yüzünden içine girdikleri saray politikalarıydı. Bu da birçok soylu ismini, entrikayı içeriyordu ve belki de benim ilgimi çekmeyen bir alan olduğundan sıkıcı oldu ve isimleri takip etmek yordu beni. İsteksiz okuduğum için pek elime almadım ve 12 günde bitirebildim (896 sayfa). 3. kitaba bu gece başlayacağım. onu da bitirince yazacağım mutlaka. 

1 Şubat 2021

1135

    İşimle ilgili pek yazmıyorum buraya. Burası biraz da kaçış alanım. Stresli bir işim var diyecektim ama düşündüm de hangi iş stressiz ki? Neyse, her işte olduğu gibi benim işimde de sıkıntılı alanlar var ve uzun zamandır mesai saatleri dışındayken işi tamamen kafamdan çıkarmaya çalışıyorum. Bazen yapabiliyorum bunu, bazen yapamıyorum. İşi ya da işte olan bir şeyi düşünmeye başladığımda kendimi frenliyorum. Dikkatimi çekecek bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Başka türlü beynimi dinlendirmem mümkün olmuyor. İşten kafam dolu gelip kafam dolu işe gidiyorum. Beden yorgunluğu dinlenmeyle geçiyor ama beyin yorgunluğu kolay kolay geçmiyor.

   Şubatın ilk günü gelmiş. Zaman çok çabuk geçiyor. Bazen bir miskinlik çöküyor üzerime hiçbir şey yapasım gelmiyor. Bazen de o kadar çok şey yapasım oluyor ki hepsini yapmaya günün 24 saati yetişmiyor. Miskinlik zamanları enerjimi kazanmak için savaşıyorum bazen, başarılı olduğum da oluyor olamadığım da. Bazen de diyorum ki bu hal üzerime çöktüyse demek ki buna ihtiyacım var. Bu molayı vermeliyim. O zaman enerji bulmaya uğraşmıyorum bile :O).

26 Ocak 2021

1134

   Biraz eşyasına bağlı biriyim, biraz da malım kıymetlidir :O). Bir şey iyice eskiyip kullanılmayacak hale gelmeden atamıyorum pek. Modası geçti kavramı bana pek bir şey ifade etmiyor çünkü alırken de moda diye değil hoşuma gittiği için alıyorum.  Eskidi, artık işe yaramaz dediğimde de ya bir yerleri kopmuş ya da paramparça olmuş oluyor :O). Bilemiyorum bu iyi mi, kötü mü bir özellik? Hakkını vererek kullanmak ve verimlilik açısından iyi ama bazen eşyayı gereksiz yere kendime yük yapıyorum. Onlara yer bulacağım diye uğraşıp duruyorum, çok sevmesem de sırf dibine kadar kullanma huyum yüzünden kullanıyorum. Kendimi yoruyorum onlarla. Bu açıdan baktığımızda da kötü bir alışkanlık. Kullanmadığım ya da işime yaramayan şeyleri rahatlıkla başkasına verebiliyorum. O yönden bir sıkıntım yok da, işlevini yitirmeyen her şey yirmi senelik de olsa hayatımda yer alıyor. 

   Mesela geçen gün iş yerinde konuşuyorduk arkadaşlarla, yeni eve yeni eşya gibi bir söz geçti. Yeni eve yeni eşyayı eskiler artık çöpe bile atmaya  utanılacak halde oldukları için aldım ben. Mesela taşınmadan çok çok önce Paris sayesinde koltukların iç süngerleri evde dolaşmaya başlamıştı. Tırnaklarını bilediği özel noktalardan çıkan parça parça süngerleri  her yerde buluyordum. Bu durumda olmasalardı, renklerini, şekillerini sevdiğim ve sıkılmadığım için yeni evde de kullanmaya devam ederdim :O). Hatta bir ara yeni koltuk yerine eskileri mi kaplatsak diye de konuştuk. Usta bul, uğraş, peşinde koş kısmı gözümüze daha zor geldiği için vazgeçtik. Aldıktan sonra yeni koltuklarım da çok hoşuma gitmeye başladı. Hem bu sefer önlem olarak kılıf örttüm üzerlerine ki Paris yine en çok sevdiği tırnak bileme noktalarını belirleyemesin ::O). 

24 Ocak 2021

1133 - YABANCI


       Yabancı kitabını ve serisini 2018'de okumuştum. Uzun zamandır tekrar okumak istiyordum ama fırsat bulamıyordum. Geçenlerde dizisini Netflix'te görünce artık daha fazla beklemeyip yine okumaya başladım. Serinin sonunu hatırlıyorum ama aradaki ayrıntıları unutmuşum.
     Kitabın konusundan kısaca bahsedersek Clare 1945 yılında kocasıyla birlikte bir İskoçya ziyareti gerçekleştirmektedir. Amaçları 2. Dünya Savaşı'nda çok bir araya gelemedikleri için zayıflayan ilişkilerini tazelemek ve kocası Frank'in İskoç atalarının izini sürmektir. Clare, ilgi duyduğu botanikle ilgili bir bitkiyi araştırmak üzere gittiği kadim bir taş anıtta iki yüz yıl öncesine gider. Orada bir şekilde Jamie ile tanışır ve olaylar gelişir.

      Tarih, aşk, macera, birazcık fantastik edebiyat seviyorsanız kitabı da beğenirsiniz. Sekiz kitaplık bir serinin ilk kitabı Yabancı. Bazı kitaplar 1 ve 2 olarak basıldığı için toplamda 13 kitap var. Ben ilk kitabın ardından ikinciyle devam ediyorum. Bitirdikçe buraya da yazacağım. Serilerle ilgili en sık yaşadığım sıkıntı, genelde ilk kitapla ilgili milyon tane özete, yoruma ulaşabilsem de devam kitaplarıyla ilgili çok az bilgi bulabilmem. Buraya yazarak başkalarının bu sıkıntıyı aşmasına yardımcı olabilirim belki. Seriyi okuyup bitirecek olsam da diziyi izlemeyeceğim. Beğenmedim. Kitapla aynı duyguyu vermedi bana. Belki önce diziyi izlemiş ardından kitapları okumuş olsaydım farklı olurdu. Ben bu hikayeyi ve kahramanları çoktan kafamda canlandırmışken yönetmenin / yapımcımın yorumuyla izlemek aynı zevki vermiyor.

     Yine görüşmek üzere...

19 Ocak 2021

1132






       Yukarıda gördüğünüz fotoğraflar karlı günlerimizin özeti. Burada çok yoğun bir şekilde yağmadı zaten. Ara ara inceden yağdı durdu, yağdı durdu. Bugün de buz olarak yol kenarlarında kaldı biraz. Onun dışında hiç yok. 
    Pazar günü yaptığım poğaçaları en üstte görüyorsunuz. Bunlar çok puf puf olduğu için seviyorum ama bir saat mayalama süresi olduğu için ancak evde olduğum hafta sonları yapabiliyorum. Ortadaki fotoğraf da ilk defa denediğim nar reçeli. Evde, dolapta kalan bir türlü yiyemediğimiz üç beş tane nar olmasaydı yapmak aklıma bile gelmezdi açıkçası. Onları değerlendirmek için yaptım ki, iki üç tanesine geç bile kalmışım, maalesef kurtaramadım. Yine de diyebilirim ki iyi ki dolapta kalmışlar ve iyi ki ben de en sonunda reçellerini yapmışım. Narı ayıklamak dışında zahmeti olmayan leziz bir reçel oldu. Böğürtlen reçelini seviyorsanız - ben çok severim- buna da bayılacaksınız demektir. Şu an daha iki sene tüketsek bitiremeyeceğimiz kadar çok sayıda reçelimiz olduğu için 3 nardan çıkan yarım kavanozla yetindim ama önümüzdeki kış özellikle 1 - 2 kg nardan yapmayı düşünüyorum. Ben reçeli çok sevdiğim ve her kahvaltıda mutlaka yediğim için, hem annemler yaptıkça bana veriyor, hem ben çeşit çeşit meyvelerden yapıyorum derken evde her zaman bol miktarda reçelimiz oluyor. Öğlenleri iş yerinde yemek için yaptığım sandviçe de reçel koyuyorum :O). Bunu okuyan ve bu çok sağlıksız diyen kesim için belirteyim, biliyorum sağlıksız ama benim için en pratiği bu şimdilik. Akşam yemeklerinde ve ara öğünlerde biraz daha sebze meyve ağırlıklı yiyerek dengelemeye çalışıyorum. Yine de son zamanlarda evde olup mutfakta bir şeyler yapmayı da seven bireyler olunca hepimiz biraz kilo almışız galiba. Alışverişlerde abur cubur alımını azaltıp meyve sebze alımını çoğalttım son zamanlarda. Çok büyük bir adım olmasa da bir yerden başlamak lazım :O). 
.   Son fotoğraf da karlı günlerin tadını sepetinde çıkaran Paris. Bir kedinin insanı olan çoğu kişi bilir ki, kedilerimize aldığımız özel eşyalara pek çoğu ilgi göstermez.  Paris mesela, benim aldığım tırmalama tahtaları yerine her zaman koltuğu ya da halıyı tırmalamayı tercih etmiştir. Ona özel aldığımız oyuncaklar yerine, bulduğu ıvır zıvırla oynamıştır. Yatak konusunda da aynı şeyin olacağını düşündüğüm için ona şimdiye kadar bir yatak almamıştım. Şekerlemelerini genelde bizim yanımızda, koltukta - sandalyede, gece uykularını da Atahan'ın yanında geçirmeyi tercih etmişti. Meğer çocuğun bir yatağı olsa onda yatacakmış, bilememişim. Karı izlemek için masanın üzerinden hiç inmeyince çamaşır sepetimin içine bir iki yün yelek koyup ona yatak yaptım. Üç gündür içinden çıkmadı. Kendime başka sepet almaya karar verdim. Artık o onun yatağı oldu :O).

    Özellikle şu karlı ve soğuk günlerde evde oturmak iyi geldi. Yalnız, gittikçe eve ve tembelliğe alıştığımı fark ediyorum. Eski iş temposuna döndüğümüzde, en azından ilk başta, alışmak zor olacak gibi geliyor bazen. Korona tedbirleri kapsamında mesai günlerimiz de, saatlerimiz de kısaldı. Şu sıralar yoğunluğumuz da yok. İşte olduğum günler de sakin geçiyor. Evde oturmak da son on sendir özlemini çektiğim bir şeydi. Belki de o yüzden pek sıkılmıyorum. Sıkıldığım zaman da, bunun sebebi evde olmak değil aylardır yaşadığımız salgın döneminin psikolojik etkileri oluyor aslında. Zaman da çabuk geçiyor. Yapacak bir sürü şeyim oluyor. Zamanımı verimli kullanmaya çalışıyorum çünkü eninde sonunda biz normal çalışmaya döneceğiz ve o zaman yine yapmak istediğim bir sürü şeyi ertelemek zorunda kalacağım. Son günlerde bol bol dizi izledim mesela ve izlerken de sürekli battaniyemin parçalarını ördüm. Yine de daha yarısına bile gelemedim ama oldukça yol kat ettim. Eh, bir battaniye örmek de bugünden yarına olacak bir şey değil zaten, zaman alacağını biliyordum. Onun dışında da kitap okudum. Her gün mutlaka yemek - bulaşık -  derleme toplama işleri de olduğundan günlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum.
   Yine görüşmek üzere... 

12 Ocak 2021

1131

        Çok makyaj yapmayı sevmiyorum. Rujumu mutlaka sürerim. Günlük makyajım bundan ibarettir. "Düğünlük" ya da "çok önemli etkinlik" makyajımda da fondötenle rimel eklenirdi ruja. Yaklaşık iki senedir fondötenle rimeli pek kullanmadığımı geçenlerde fark ettim. Rimel kurumuş, fondöten ilk aldığım günkü gibi duruyor. Babamın hastalığı döneminde ve vefatı sonrasında bazı şeyler zaman kaybı - gereksiz görünmeye başladı gözüme: fondöten, rimel, her gün değişik değişik taktığım küpelerim, çeşitli sebeplerle kafaya taktığım hiç değmeyecek insanlar, bana hiçbir şey katmayan kişiler. Hepsini çıkardım hayatımdan. Onun ölümü bir çok şeye bakış açımı değiştirdi. Ben değiştim. Bunu zaman içinde fark ettim. Çok daha fazla seçici, çok daha fazla umursamaz, çok daha fazla zamana değer veren biri oldum. Şöyle ki, bir şey veya bir kişi ona harcadığım zamana değmiyorsa ya da o zamanı hak etmiyorsa hayatımdan çıkarıyorum. Vazgeçilmez diyebileceğim şeylerin sayısı da çok azaldı. Bir de hayatımdaki hiçbir şeyin kalıcı olmadığını ya da kalıcı olmak zorunda olmadığını daha iyi anladım. Bundan hareketle yaklaşık on ay önce, dokuz senedir oturduğumuz ve aslında bir iki minik şeyini sevsem de, bir çok şeyini sevmediğim evden taşınma kararı aldık. Şimdi her günümü keyifle yaşadığım bir eve sahibim bu sayede. Bazen sevmediğimiz halde neden eski evde oturup durduğumuzu düşünüyorum. Her altı ayda bir oturup "Taşınsak mı buradan?" diye konuşuyorduk ama her seferinde biraz daha idare edebileceğimize karar veriyorduk. Demek ki doğru zaman değilmiş bizim için. Harekete geçecek enerjimiz ya da yeterli isteğimiz yokmuş. Çok mutlu olmasak da şimdi düşündüğümüz kadar mutsuz da değilmişiz ki taşınmamışız. 

    Neyse, bunların hepsi aklıma dün sosyal medyada gördüğüm bir reklam üzerine geldi. "Beyaz cilt isteyenler okusun" yazıyordu. Ben, beyaz hamur kağıdına basılı kitap cildi olarak algıladım ve ilgimi çekti. Saman kağıdı çok sevmiyorum. Reklamın devamına baktığımda ise cildini beyazlatmak isteyenler için bir bakım ürünü olduğunu gördüm. Eminim bunun da kitlesi büyüktür, pazarda çok iş yapıyordur ama benimle hiçbir ilgisi olmayan bir şeydi. Yine saman kağıtlı kitaplarıma dönmek zorunda kalacaktım:O). Buradan yola çıkıp artık pek makyaj yapmadığımı düşündüm. Eskiden çok kullanmadığım açık renkli rujlarımı da daha çok tercih ediyorum. Genelde maske taktığımız için rengi çok önemli değilmiş gibi geliyor bana. Hem onlar maskeye değdiğinde de çok fazla renk bırakmıyor. Bir de biraz ruj stoku yapmışım farkında olmadan. Aldıklarım içinde beğendiklerimi bittikçe yenilemişim ama beğenmediklerim öylece kalmış. Bahaneyle onları da kullanmış oluyorum :O). Böylece pek sürmediklerim de bozulmayacak ve onlar da bitene kadar yeni ruj almayacağım. Yeni almaya başladığımda da stoklamamak için mevcut sayıyı ve renkleri kontrol etmeden yenisini almayacağım. Buna bazen uymak zor oluyor. Sevdiğim için, kullanmasam da, çok olsa da yenisini alma eğiliminde olabiliyorum. Mutlaka bir neler var diye bakıyorum. Şimdiye kadar her seferinde kendime, önce evdekiler, diye hatırlatmam işe yaradı. Mesela bunu defterlerde ve kitaplarda da yapmaya çalışıyorum. Onlardan da fazlasıyla var. Henüz kullanmadığım bir dolap dolusu defter ve henüz okumadığım birkaç raf dolusu kitap. Ama bu taktik defter - kitap söz konusu olunca pek işlemiyor. Genelde kendimi yenisini almaya ikna edebiliyorum :O). 

    Yine görüşmek üzere...

11 Ocak 2021

1130

    Kendime yaklaşık on günlük bir tatil vermiştim. Zorunlu işler dışında çok bilgisayarı açmadım. Telefonu kullanmadım. Sık sık örgümü ördüm ve film - dizi izledim. Dosya dolabı olarak kullandığım bir dolabım vardı, onu düzenledim. Bunlar dışına bütün meşgalelerden uzak durdum. Yeni yıl kararları da almadım. Yılbaşında da işten gelip yemek yapıp bir de mutfağı toplayınca gece yarısını görmeden uyudum. Ev ahalisi benden de önce uyumuştu zaten :O). Oldukça sakin bir geceydi bizim için. Böyle bir molaya ihtiyacımız varmış demek ki.

    Ofiste bir arkadaşımız korona oldu. Maskeyi zaten hep takıyoruz, hava soğuk da olsa sıcak da olsa ofis camı hep açık. Mesafeye de sürekli uyuyoruz. Elimi sık sık yıkıyorum, aklıma geldikçe kolonya sürüyorum. O yüzden bulaşmayla ilgili çok bir kaygım yoktu açıkçası ama yine de iki hafta annemlerle görüşmedim. Telefonlaştık sadece. İş - ev dışında bir yere gitmedim. Evde de mümkün olduğunca dikkat etmeye çalıştım. Yine de her öksürükte, hapşırıkta, biraz boğazımda hassasiyet olur gibi olsa tedirgin oldum. Bu dönem, normalde dikkate bile almayacağımız her türlü ağrıda, sızıda direkt aklımıza koronanın geldiği bir dönem oluyor hepimiz için. Sokakta yürürken de rahat değiliz, markette de, işte de. Ben iki kere maske takmayan biriyle karşılıklı durduğum bir kabus gördüm mesela. O kadar rahatsız oluyorum ki, gitsem gidemiyorum, maske tak desem diyemiyorum. Rüya değil kabus olarak adlandırıyorum o yüzden.

     Yine görüşmek üzere...

28 Aralık 2020

1129

       Bazen, olmadı mı, olmuyor. Uzun zaman sonra ilk defa dün kabak tatlısı yaptım. Şekerini tam ayarlayamamışım, biraz az gelmiş. Kötü de değildi ama lezzeti eksik geldi bize. Tabi ki koca tatlıyı çöpe atacak değildim. O yüzden bugün internetten balkabaklı pasta tarifi aradım. Bulduklarımın hepsinde alt taban bisküviliydi ve evde bisküvi yoktu. Çıkıp almayı da hiç canım istemedi. Kek tariflerine göz atmaya başladım. Bir tane tam gönlüme ve evdeki malzemelere göre tarif buldum. Hemen de kalkıp yapmaya başladım. Kek ve üzerine sos ile albenili bir tatlıya benziyordu. sonuçta keki de sosunu da yaptım ama yine tam istediğimiz gibi bir tat olmadı. Zoraki yedik 4 - 5 parça ama kalanı yenilecek gibi görünmüyor. Balkabağı ya da tatlısı ya da püresi görmek istemiyorum bir süre...

17 Aralık 2020

1128

      Son günlerde noktalı defterleri keşfettim. Ve bullet journalları. Maalesef, bullet journal kelimesinin doğrudan bir Türkçe çevirisi yok. İnternette milyonlarca örneği mevcut. O yüzden buraya ayrıca fotoğraf da koymayacağım. Ne kadar zamandır yapılıyor, ilk örnekler ne zaman çıkmış pek bilmiyorum. En az 8 - 9 senesi vardır belki de ama ben yeni keşfettim. 

     Daha önce görmemem ilginç aslında çünkü defteri, kalemi, kağıdı, yazmayı, karalamayı seviyorum. Dolabım kullanılmış ve kullanılmamış defterlerle dolu. Hatta onları biraz azaltabilmek için kendimi defter alma konusunda oldukça sınırlıyorum. Bir de müsvedde kağıt takıntım var. Sadece tek tarafı kullanılmış bir kağıdı atabilmem mümkün değil. Arka yüzünü de mutlaka kullanmaya çalışıyorum. Küçük bir alan boş kalmışsa not kağıdı büyüklüğünde kesip masamdaki notluğa koyuyorum. Ofiste de bunu yapıyorum, evde de. İş arkadaşlarım huyumu bildiklerinden bana kendi biriktirdikleri kağıtları da gönderiyorlar. Ofiste geri dönüşüm kutularımız ayrı.  Çaycılarımızı ve tüm arkadaşlarımı atıkları geri dönüşüme atmaları için yönlendiriyorum. Evde de geri dönüşebilecek materyalleri ayırıyorum. Mümkünse işe götürüp geri dönüşüme atıyorum. Sokağımızda cam kumbaramız var zaten, kavanozlar şişeler direkt ona atılıyor. Tekrar kullanılabilecek herhangi bir malzemeyi çöpe atmak büyük bir kayıp olarak geliyor bana. Yaklaşık 15 - 16 sene önce işe giren bir arkadaşım, büyük bir hayal kırıklığıyla,  bizim çöpe atmamak için kırk takla attığımız geri dönüşümler iş yerinde hiç düşünülmeden çöpü boyluyor, demişti, kısa bir süre sonra işten de ayrıldı zaten. O zamandan bu zamana bu cümleyi hiç unutmadım. Ara ara üzerine düşündüm. Açıkçası ben işe başladığımda da durum böyleydi. Çok üzerine düşülmüyordu. Masa altında hazır çöp kutusu duruyorken atıkları kalkıp biraz ilerideki geri dönüşüme atmaya kimse zahmet etmiyordu. Elimizin altında bol bol kağıt varken, diğer yüzünü kullanmaya da çok az kişi uğraşıyordu. Bunu özellikle çevreye zarar vermek için yapmıyorlardı tabi ki. Üzerinde durulmamıştı, rahatlığa alışılmıştı. Geri dönüşüm kutuları boşaltılmazsa kimse takip etmiyor, onlar da doldukça doluyordu. Neyse, sonuçta en azından çalıştığım ortamlarda bunu değiştirdiğime inanıyorum. Hiç bir şey olmasa bile aslında kağıtların tekrar kullanılabileceğine, not kağıdı yapılabileceğine, bazı şeyleri direkt çöpe atmak yerine geri dönüşebileceğine dikkatleri çekilmiş oldu. Boş ver demedim bence bir fark yarattım. Övünmekse de övünmek olsun, doğayı korumak için elimden geleni yaptım:O). 

    Bu uzun monologumdan sonra bullet journaldan hakkında bir iki şey daha söyleyebilirim. Yaklaşık son on senedir düzenli bir şekilde ajanda tutuyorum. Tüm işleri takip etmek başka türlü mümkün olmuyor. Normalde daha eylül ayında bakmaya başlasam da bu sene pandemi sebebiyle henüz 2021 ajandası almadım. Pek ihtiyacım olacak gibi görünmüyor. Konumuza dönersek, bullet journalde ilk önce sayfalar numaralandırılıyor, içindekiler kısmı mutlaka yapılıyor. Günlük, haftalık, aylık planlar, yapılacaklar, hedefler, alışkanlıklar yazılıyor ama ben bire bir bu şekilde kullanmayacağım. Daha çok yapılacaklar - anılar - genel fikirler ekseninde devam edecek. Renkli ve çizimli bir günlük - anı defteri gibi. Temel renklerden oluşan 8'li bir tükenmez kalem setim ve 12'li bir kuru boya setim var :O). Oldukça acemi ama bence çok sevimli ve basit çizimlerle süslüyorum. Rahatlatıyor. Stresten uzaklaştırıyor. Mandala boyayanları hiç bir zaman anlamamıştım. Hiçbir zaman da anlamayacağım belki yine de ama ona benziyor galiba biraz bu hobi de. Bir denemenizi tavsiye ederim.

     Yine görüşmek üzere...

15 Aralık 2020

1127


    Hava oldukça soğuk bugün. Olması gereken gibi bir kış günü yaşıyoruz en sonunda. Geçen hafta neredeyse montsuz gezebileceğimiz günler güzeldi, güneş parlıyor hava sıcak ama bu normal olmadığından beni mutlu etmek yerine korkutuyor daha çok.    

     Arada bugün bunu öğrendim / fark ettim / hissettim yazıları yazacaktım ya, dün mesela ben Pulitzer ödüllerinin sadece gazetecilere değil aynı zamanda edebiyatçılara ve müzikçilere de verildiğini öğrendim. Bunu belki de biliyordu birçoğunuz. Ben de mutlaka rastlamışımdır okuduğum kitaplarda ama havada kalmış bir bilgiydi bu, bağlantısını yapıp beynime yerleştirmemiştim daha önce. Dün bu bağlantıyı da yaptım ve bu kadar senedir bunu nasıl algılamamıştım deyip şaşırdım kendime:).

     Çoğunlukla evde olduğumuz şu günlerde eski bir hobime yeniden döndüm. Seneler seneler önce battaniye örmüştüm, tam olarak 2005'te. Kare kare parçaları birleştirip. Hatta bir tane yetmemişti, kendiminkini bitirip bir tane de Asortik Krep ablama örmüştüm. Benimkini hala kullanıyoruz evde. Oturma odasında koltuğun kolçağında duruyor sürekli, hangimiz üşürsek çekiveriyoruz üzerimize. Bir tane de anneannemin ördüğü battaniye var. O da diğer üçlüde duruyor. İkisi yetiyordu şimdiye kadar ama çalışma odası / kitaplığımda da bir ikili koltuk var. Kitap okurken orada üşüyorum bazen ve üzerime alabileceğim bir şey olmuyor. Onun için yeni bir battaniyeye başladım. Bu kış biter mi bilmiyorum :O). Örmekten keyif alıyorum. Bitirme hırsıyla durmaksızın, parmaklarım acıyana, bıkana kadar da örmek istemiyorum. Tadına vara vara, canım istedikçe, istediğim zaman elime alıp istediğim kadar sıra örüyorum. O yüzden yakın bir zamanda bitmeyebilir. Nasıl becerdiysem şimdi de mouse çalışmıyor :O). O olmadan ayarlamaları yapmak da zor oldu. o yüzden şimdilik bitiriyorum yazımı. Bir sonraki yazımda da yeni hobimden bahsedeceğim.

    Sonra yine görüşmek üzere... 

     


          


8 Aralık 2020

1126

  Benim kullandığım bilgisayar yeğenimindi. Çok iyi ve kaliteli bir marka, bunu zaten biliyordum ama bana vereli en az on yıl olduğu halde arada arızalar çıkarsa da iyi kötü çalışmasından da anlıyorum. Oldukça da iş görüyor. Bizim eskiden masaüstü, bildiğiniz kasalı bir bilgisayarımız ve bir adet de kocaman bilgisayar masamız vardı. Ben laptoplara bir türlü alışamıyordum ya da sevmiyordum onları diyeyim. Biraz gelenekselci bir insanım. Yeniyi denemeyi seviyorum ama dönüp yine eskiyi kullanıyorum. Alışkanlıklarıma uzun süreli bağlılık gösteriyorum. Neyse, masaüstü bozulunca yeğenim kendi laptopunu bize verdi ama uzun zaman mecburiyetten kullandım, sevdiğimden değil :O). Alışmam zaman aldı. Şimdi ise doğal olarak eski masaüstüler biraz hantal geliyor. Evde ekstradan kocaman bir bilgisayar masası istemiyorum. Bu kadar bilgisayar muhabbeti de geçen hafta hafiften yine bir arıza yaşayıp biraz kurcalayarak neyse ki yine tamir etmemiz üzerine açıldı. Bu yüzden yazmak istesem de yazamadım ama artık yine buralardayım.

    Yine görüşmek üzere...


30 Kasım 2020

1125

     Kasımı da bitirdik. Yarın yeni bir ayın başlangıcı. Belki zamanla biraz düzene girer her şey dedikçe yoldan çıkıyor hayat...

    Canım sıkılıyor bazen. Bir işe giriştim, aylarca sürdü hazırlık evresi, araştırması, pek istediğim sonucu vermedi. Canımın sıkıntısı ondan. Daha her şey sona ermedi hatta yapılacak çok şey var da, ben bazen biraz sabırsızlanıyorum herhalde. 

     Bir de bir sürü kitabım var okumadığım ama başlayıp başlayıp bırakıyorum. Hevesle okuyacağım bir kitap bulamadım son zamanlarda...

   Geçenlerde bir yazı formatı deneyecektim. Belki de çok yapılan bir şeydi ama ben gündemi çok takip etmediğimden kaçırmış olabilirim diye düşünmüştüm. Neyse, yazdım daha doğrusu yazmaya çalıştım, klavyenin bozuk olduğu zamandı, çok uğraştırdı beni. Sildim tüm yazdıklarımı, sonra da unuttum gitti konuyu. Şimdi birden yine aklıma geldi. 

    Formatım şu olacaktı ki, her yazımın sonuna "Ben bugün şunu - bunu öğrendim / hissettim/ deneyimledim / yaşadım / anladım / düşündüm / okudum şeklinde bir cümleyle belki sıradan, normalde yazmayacağım, üzerine bahsetmeyi gereksiz gördüğüm ya da aslında benim için çok önemli olan bir şeyi yazacaktım. Bunu şimdi deneyebilirim aslında ama bugün için diyebileceğim tek şey, ben bugün sıkıldım...

     Önümüzdeki ay görüşmek üzere... 

22 Kasım 2020

1124 - ASORTİK KREP

   Güzel ve soğuk bir kasım pazarı sabahında, evde oturup mutfak penceresinden dışarıyı izlerken buraya yazıyor olmak beni mutlu ediyor şu an. Ev ahalisi, Paris dahil, uyuyor. Kısık bir sesle müzik açık olsa da dışarıdaki rüzgarın ve tam karşımdaki sallanan ağacın sesini duyabiliyorum. Saat itibariyle sokağa çıkma yasağı bitse de, belki de pazar sabahı olduğu için sokaktan geçen pek kimse yok. 

   Sabahın böyle bana kalmasını seviyorum. Tam da yazabilecek modda oluyor insan :O). Bir telaş kalkıp sürekli saate bakarak yapılacak işleri yetiştirmek için koşturmamak da güzel.

    Ablam, Asortik Krep'in  blogunun 16. yıl dönümüymüş. Onu, blog açmaya zorlayarak sizlere kazandıran kişi ve blogunun isim annesi olarak benim de bir şeyler yazmam zaruri diye düşündüm.

    16 yıl önce mart - nisan aylarında internette gezinirken blogların varlığını keşfettim. Zaten okumayı seven biriydim, biyografi okumayı da severdim, kişilerin kendi kalemlerinden deneyimleri, gezdikleri, gördükleri, okudukları, yaptıkları, kısaca hayatı - hayatlarını paylaşmaları hoşuma gitti. Blogdan bloga gezerek yeni sayfalar keşfederek her gün girip okuyarak takip etmeye başladım bir çok kişiyi. Bir iki ay uzaktan baktıktan sonra da ben de kendime şu an okuduğunuz bu blogu açtım. 2005 yılının temmuz ayıydı. O dönem ben Çanakkale'de, ablam Fethiye'de yaşıyor olsak da sık sık telefonlaşıyor, arada birbirimize bildiğiniz eski usul mektup yazıyor, mail gönderiyorduk ve keşfettiğimiz yeni şeyleri, hoşumuza gidenleri paylaşıyorduk. Pek tabi ki blogumun da adresini vermiştim, okuyordu ve ben de ona kendisinin de bir tane açması için sürekli baskı yapıyordum. Belki de o dönemde yoğun çalıştığından açmak istemiyordu bir türlü. Seveceğine ve güzel yazacağına emin olsam da, baktım ki ilk adımı atmıyor, metazori yaptım, ben ona bir isim bularak onun adına blogunu açtım :O). 

     Ablamla aynı ana babanın büyüttüğü iki çocuk olsak da, tarz ve tavır olarak pek benzemeyiz. Ben ne kadar sadeysem, sadeliği seversem o, o kadar süslüdür. Ben çok daha düz bir insanken o daha alengirlidir:O). Benim estetik anlayışım, giyim zevkim renksiz, desensiz ve az üzerine yoğunlaşmışken o desenleri, renkleri, çoklu parçaları çok iyi kullanır ve her giydiğini kendine çok yakıştırır. Hani neredeyse ben bildiğiniz gösterişsiz bir akıtmayken; o restoran menülerinde gördüğünüz kreptir. Benim Asortik Krep ablamdır:O). 

   Son iki senedir de kanserle savaşan güçlü bir savaşçı. Şu sıralar kontrol döneminde ve olumluya yönelip kanseri ikinci defa yendiğini düşünmeyi tercih ediyorum ben. Her bir kontrolü bir öncekinden daha iyi geçecek ve araları uzadıkça uzayacak.

    Yine görüşmek üzere...

21 Kasım 2020

1123

      Yazmak için klavyenin tamir olmasını bekledim. Bir iki kere bozuk tuşlarla yazmaya çalıştığımda eksik harfleri tamamlamaya çalışmanın çok zaman aldığını ve çok uğraştırdığını görmüştüm. Tuş takımını komple değiştirdik ve yeni tuşlarla yazmak da çok güzelmiş:O).

     Geçen günlerde çok bir şey değişmedi hayatımda ya da şu an yazacak hiç bir şey gelmiyor aklıma. Rutine bağlanmış şekilde yaşıyoruz. 

      Sonra yine uğrayacağım...

11 Kasım 2020

1122

   Bilgisayarımın klavyesi ilginç bir şekilde hegün farklı harfleri basmıyor. Geçenlerde "b" ve "n" harflerini yazamıyordum bugün ise sıkıntı "u, ı ve r" de. Başka bisayfadan büç harfkopyaladım, yapıştırdım, çoğalttım. Öyle yazabildim bu üç paragrafı. Önce yazıyı  komple yazdım sonra kopyaladığım o harfleri eksik kelimelere ekledim. 

   Yazının düzeltilmemiş hali ergenlerin sessiz harfleri olmayan ya da bir çok harfi eksik olan acayip mesajlarına benzedi ki ben bazen o kısaltılmış /eksik kelimelerin ne olduğunhiç anlamıyorum. 

  Eksik harflerle yazmak çok zor. Yine göşmek üzere.

10 Kasım 2020

1121

     Dönüşümlü çalışmaya geçtik. O yüzden şu sıralar biraz daha fazla evdeyim. Fırsattan istifade biraz evimle ilgilenmek istiyorum. En son dolap toplamaya, düzen kurmaya zamanım   yıllık izne çıktığımda olmuştu. O zamandan bu zamana tabi ki dağıldı yine.  Evi toplarken ve yerleşirken çok eşya ayırmıştım. Bu işimi çok kolaylaştırdı. Yine de bazı şeylerde hala daha fazlalık var. Şimdilik onları evin içinde bir yerlere tıkıştırarak idare ediyorum. İleride onları oradan oraya taşımaktan sıkıldığımda vermek üzere ayıracağım büyük ihtimalle. 

    Son zamanlarda kitap okuyamadım pek. Bir de başladığım kitaplar çok sarmadığından beş - altı ayrı kitaba başladım. Yarım da bırakmadım. Hangisi elime geçerse okumaya devam ettim. Böylece ortasına kadar gelinmiş bir sürü kitabım oldu. Evde, her yerde karşıma kitaplarım çıkıyor, ben de bıraktığım yerden devam ediyorum her birini okumaya. Yeni bir iki kitap almıştım ama onlara başlamadan önce yarımların hepsini bitirmeye karar verdim. 

      


     Fotoğraf annemlerin kentsel dönüşüme giren 25 senelik evinden. Annemi zaten taşımıştık bir kaç ay önce ama yeni eve gitmeyecek eşyalar vardı . Artık yıkılma zamanı geldiği için geçenlerde uğradık onlara bir baktık, çeşitli yerlere götürmek üzere ayırdık. Bu da benim eve son veda bakışım ve fotoğrafım. Burada da dursun istedim. Babamla da çok anımız vardı bu evde, bir anlamda onunla da tekrar vedalaştık. Ben 16 yaşındayken taşınmıştık. O zaman oralarda pek kimse yoktu. Evler tek tüktü. Minibüs hattı yeni işlemeye başlamıştı ve kısa bir mesafe gidiyordu. Pek yolcusu olmuyordu. Şimdi tabi ki hem evler, hem sokaklar hem de minibüsler gayet dolu. Yeni ev iki sene içinde yapılacak. 

    Yine görüşmek üzere...

6 Kasım 2020

1120

       Yazamadım uzun zamandır. Geçen hafta yazmaya başlamıştım, düzeltmelerini sonra yaparım gönderirim diye taslak olarak bıraktım, ertesi gün İzmir depremi oldu. Yıkılan evler ve hayatını kaybeden kişilerin haberlerini aldıktan sonra o yazıyı yayınlamak gelmedi içimden. Sürekli medyayı takip ettim. Bir umut güzel haberler bekledim. Özellikle dört torunuyla birlikte enkaz altında kalan babaannenin, 16 yaşındaki ikizlerin, dört çocuğuyla kurtarılmayı bekleyen annenin ve Seda'nın an ve an peşindeydim. Marketten çıkarılan amcanın haberiyle mutlu olmuştum, sonradan hastanede vefat ettiğini öğrenince çok üzüldüm. Her bir kişiye ayrı yandım. Kaybedilen canlar, yıkık dökük evler, o evlerle birlikte giden eşyalar - anılar, kurtarılmayı bekleyen ev hayvanları... Çok dolduğum zaman çok ifade edemiyorum kendimi. Tıkanıyorum. Bu da öyle zamanlardan biri işte.

      Yine görüşmek üzere...

27 Ekim 2020

1119 - GECENİN KÖRÜ

     Saat 2.24. Gecenin Körü dedim başlığa ama pek ala sabahın körü de diyebilirmişim. Uyuyamadım. Uykum gelmişti aslında, yatmıştım da ama olmadı, kalktım oturdum. 

     Blogumu sevmemin nedenlerinden biri de hayatıma dair mükemmel bir arşiv oluşturması. Son zamanlarda pek güncelleyemesem de arada yazdığım az sayıdaki yazıda bile unuttuğum pek çok şey olduğunu görüyorum. Yazmadığım günlerde kim bilir neler yaşamışımdır. 

     Bugün mesela gözlükçüye gittim. Yaklaşık 11 senedir gözlük kullanıyorum. Miyop astigmatım. Gözlüğümü kaç sene önce aldığımı hatırlamıyorum. Numaram pek değişmediğinden yenileme ihtiyacı duymamıştım. Tam artık, bir doktora gideyim de, camlarını değiştireyim, diye düşündüğüm dönemde salgın hastalık başladı. Hem kısıtlamalar oldu, hem ben gözlük değiştirmek acil bir şey olmadığından hastaneye gitmek istemedim. Yedi ay daha idare ettim ama artık özellikle sol camı çok çizildiğinden doğru düzgügöremiyordum, çerçevesi oldukça yamulduğundan şakaklarımı sıkıyor ve acıtıyordu, buruna oturan yerdeki lastik sürekli düştüğünden her yerde o minicik şeffaf şeyi arıyordum derken gözlüğümle sürekli uğraşmaktan ve sürekli gözlüğümü düzeltmektesıkıldığımı anladım. Normalde sabah gözümü açtığım an takar, gece ancak yastığa kafamı koyduğumda çıkarırdım ama son günlerde her fırsatta çıkarmaya başlamıştım. Neyse, iş çıkışı uğradım. Bana uyan 3 - 4 modeli yarım saat boyunca tekrar tekrar takıp çıkardıktan sonra eskisine çok benzeyenini seçtim. Yarın gidip alacağım. Zevkim çok değişmediğinden mi, sevdiğim şeylerden çabuk sıkılmadığımdan mı  bilmiyorum uzun uzun değişik modelleri deneyip inceleyip dönüp aynı şeyi aldığım çok olmuştur. Bir keresinde ayağımdaki spor ayakkabıları yenisini denemek için çıkardım. Bir türlü istediğim gibisini bulamayınca bir sürü model baktım, artık vazgeçmek üzereyken tam istediğimi buldum, eski ayakkabıları giyeyim de, yenileri kasaya götüreyim derken yine bire bir aynı modeli aldığımı fark ettim :O). Eskilerden zaten memnundum sadece çok yıprandıkları için değiştiriyordum o zaman bunlardan da memnun kalırım diye düşündüğümden gittim yine aynılarını aldım. 

    3.24 olmuş. Klavyede "b" ve "n" harfleri tam basmıyor. Yazıda geçen her bir "b" ve "n" harfini ya en az beş kere o tuşa kuvvetlice vurarak ya da yukarıdaki kelimelerden tek tek kopyala yapıştır yaparak yazabildim. O yüzden çok zamanımı aldı. Ve şunu anladım ki özellikle n'yi çok fazla kullanıyoruz.

       Yine görüşmek üzere...

24 Ekim 2020

1118

    Kendimi çok güzel kaptırmış ve uzun uzun yazmıştım ki, mutlulukla klavye üzerinde uçuşan parmaklarım bir tuşa basıp yazdığım her şeyi sildiği gibi, tam da sildikten sonra tek bir harf kalmış halini kaydetti :O(. Hal böyle olunca da ne yaparsam yapayım yazdıklarımı geri getiremedim, hep o tek harfe döndüm. Kahretsin! Baştan yazmak tabi ki mümkün ama ilki gibi olmayacak sanki. Neyse, hiç saçma silme şeysini becermemişim gibi yapıp sil baştan alıyorum...

       Blog dünyasında bir klişedir "Beni nerelerden okuyorlar?" yazısı yazmak. Bir arkeolog olarak klişeleri değil ama klasikleri sevdiğimden ben de yapacağım tabi ki bunu, kurtuluşunuz yok. Yazmaya başlamadan hemen önce yaptığım incelemelere göre Fildişi Sahili ve Japonya, Çekya, Hollanda, Fransa, Portekiz, Amerika, Almanya ve pek doğaldır ki Türkiye'den okuyucularım mevcut. Hepsine, mutfak camı çok güzel bir ağaca bakan bir evden selamlar gönderiyorum. Eskilerden gelip takip edenlere, beni uzun zamandır tanıyanlara, belki de bir şekilde buluşup görüştüklerimize de sevgilerimi iletiyorum. 

       Evimi seviyorum. Çok muhteşem, lüks, büyük ya da tasarımcılarca dekore edilmiş bir ev değil. Aslında oldukça sıradan. Odaların hepsi kare şeklindeki hole açıldığı için çok küçük olmasa bile kutu gibi bir ev izlenimi veriyor. Eşyalarımız yirmi sene evlilikten sonra artık çok çok eskidiği için büyük kısmını değiştirmek zorunda kaldık. Toplanma ve taşınma esnasında gereksiz bir sürü şeyi biriktirdiğimi gördüğümden ayırdığım/verdiğim - attığım çok şey oldu. Sadeleştirmeye de çalıştım yaşam tarzımızı. Çalışan bir kadın olarak enerjiden ve zamandan tasarruf etmeye çok ihtiyacım vardı. Bunun en iyi yolunun da eşya - kıyafet yığıntılarından kurtulmak olduğunu düşündüm. Zaten sadeliği seven bir insan olduğum için evdeki fazlalıklardan da arınmak bana iyi geldi. Eski evimizin bir şekilde bana yaramayan bir enerjisi vardı. Orada, ev ile ilgilenmek pek istemiyordum, evi çok sevmiyordum, temizlik zül geliyordu, eşyalar kırık dökük olsa bile değiştirme ihtiyacı duymuyordum. Evin benim açımdan en güzel ve tek iyi yönü, annemlere çok yakın olmasıydı. Gece yarısı bile olsa, gerekirse belki pijamanın üzerine bir mont alarak, acil bir durumda herhangi bir araca, beni götürecek birine ihtiyaç duymadan, koşsam üç dakikada gidebileceğim,  gereken her an yanlarında olabileceğim bir mesafedeydi. Belli bir yaşta ve rutin hastalıklara sahip oldukları için istediğim anda onlara ulaşabilmek benim için önemliydi. Bunun dışında bizim için önemli bir diğer kolaylığı evin önünde park yeri olması ve sadece iki basamakla eve girilebiliyor olmasaydı. Bu iki kriterimizi sağlayacak başka bir ev bulmak zor olacağından orada oturduğumuz dokuz sene içinde neredeyse her altı ayda bir, taşınsak mı, diye konuşsak da her seferinde bir süre daha idare etmeye karar veriyorduk. Eski evimiz eski bir binaydı ve hiç bir şekilde baş edemediğim bir küf sorunu vardı. En sonunda bu beni yıldırdı. Küf kokusundan, her yere sinmesinden, belki bizi bile çürütüyor olmasından bıktım ve yeni bir ev arama sürecimize başladık. Burada da kiralık evle başlayıp, satılığa giden uzun bir sürecimiz oldu. Yoruldum, sıkıldım, umudumu kaybettim, aylarca yarı toplanmış bir evde işi ve gündelik yaşantımızı idare ettim. Kocamla kaç kere çeşitli sebeplerden karşı karşıya geldik. Ev aramaktan, eşyadan, koliden, eşya toplamaktan, yeni eşya bakmaktan bile nefret eder hale geldim/geldik ama sonuçta şu anki evimizi bulup yerleşmemiz bütün bu zor günleri unutturdu. Belki de biraz bu yüzden burayı daha bir sevdim, daha çok ısındım. Muhteşem olmasa da bana en uygun, en pratik, en istediğim gibi eve kavuşmuş oldum :O).

    Yine görüşmek üzere...

21 Ekim 2020

1117

       Geçen gün bir ilanda "gri cep detaylı" diyordu bir ürün için. Doğrudan gri cepli dese olmuyor muydu acaba diye düşündüm. O zaman yeterince havalı olmuyor herhalde. Tanıtım cümlelerine "onlu bunlu" değil de "şu detaylı, bu detaylı" deyince alası geliyor herhalde herkesin. İlginç... Bazı kelimeler gerçekten önemli reklamlarda da bazen abartmıyorlar mı sizce de, dedi adı mutfak camı olan değil mutfak camı detaylı blogu olan kadın. Bundan sonra böyle lanse edeceğim kendimi :O).

19 Ekim 2020

1116 - ANNE WİTH AN "E"


 Bizde, kocam evdeyse televizyon sürekli açıktır. İzlemese de arka planda çalışır durur. Bazen kanallar arası gezer, bazen belgesellere takılır, bazen film izler. Ucundan kenarından takılıp da beğenirsem filmi, bazen ben de izlerim onunla beraber. Ben iki arada bir derede de olsa kitap okurum genelde. Onun izlediği filmlerin kitaplarını okumuş olurum. Dizilere başlarım ama ikinci bölümünden sonrasını takip etmem, sıkılırım.  Başından sonuna oturup izlediğim bir yayın pek olmaz. Girer çıkarım. Arada sigara içmeye mutfağa kaçarım,  arada kalkıp ufak tefek işleri hallederim. Verimli bir televizyon izleyicisi, Netflix takipçisi ve hangi dizilerin oynadığını bilen biri değilimdir. Bunun son yıllardaki tek istisnası Anne with an "E" oldu. Geç keşfettim, tüm sezonları yayınlanmıştı, başladım, gece gündüz izleyerek bitirdim. Çok da sevdim. Her yönüyle bana hitap etti. Kitabı çıkınca kitabını da aldım. Yalnız burada bir hata yaptım. Her ne hikmetse ve ne alakaysa ve neyin kafasını yaşıyorsam gidip de Flipper Yayınları'ndan aldım. Hata dolu. Yazım yanlışları, eksik harfler bütün okuma zevkimi hiç etti. Son okuması, düzeltilmesi, hiçbir şeyi yapılmamış, çalakalem yazılmış ve basılmış. Siz sakın aynı hatayı yapmayın. Diğer yayınevlerinin basım kalitesi nasıl bilmiyorum ama bundan kötü olabileceğini zannetmiyorum, asla Flipper Yayınları'ndan kitap almayın! Kitabını da okuyun, dizisini de izleyin. Kitapla dizi arasında farklılıklar var ve genelde bu beni çok rahatsız eder ama ilginçtir ki, ilk defa buna çok takılmadan kitabı da zevkle okudum. Size de tavsiye ederim... 

16 Ekim 2020

1115 - KİTAPLIĞIM VE PARİS


         Yeni evimiz bakınaklı:O). Daha evi emlakçı eşliğinde ilk gezdiğimde., bu pencerelerden Paris dışarıyı izler, diye düşünmüştüm ve yanılmamışım. Atahan'ın yanında - ona sokulmuş - yatmıyorsa genelde cam önünde buluyorum onu. 

       Fotoğrafta gördüğünüz yer çalışma odası ya da kitaplık dediğimiz oda. Ev bakmaya ilk başladığımızda bütçemizi de fazla zorlamamak için iki oda bir salon evlere öncelik veriyorduk. Fazladan bir odamız olamasa da ilk olarak mutlaka kitaplığımı koyabilecek bir alanı olup olmadığına bakıyordum. Holün veya koridorun geniş olması öncelikli şartımdı, en kötü ihtimalle kitaplarımı oraya koyarım diye düşünüyordum. Daha sonra genel olarak bu evlerin metrekare olarak da çok küçük olduğunu fark ettik. Mesela yatağı koysak dolaba yer kalmıyordu, dolabı zar zor sıkıştırsak odaya giremiyorduk. Bir süre sonra bu şekilde olmayacağını anlayınca kıstaslarımızı değiştirdik, üç odalı evlere de şans tanıdık. Daha o zamandan, üçüncü odaya, kitaplık/çalışma odası yapmak üzere göz koymuştum:). 

      Eve taşındığımızda, en küçük odaya "çalışma odası" ya da "benim odam" demeye başlamıştım bile ama oda aslında ardiye ya da depo işlevini görüyordu daha çok. Aylarca nasıl dekore edebileceğimi düşündüm, yüzlerce kitaplık fotoğrafı inceledim, sürekli ölçtüm biçtim, hayal ettim, gözümde canlandırdım, hazır kitaplıklardan mı alsam, yaptırsam mı karar veremedim derken taşındıktan altı - yedi ay sonra en sonunda "odamı" istediğim gibi döşeyebildim. Toplanma sürecinde bin iki yüze yakın kitabım olduğunu görmüştüm (Daha önce sekiz yüz civarında olduğunu sanıyordum.). Sürekli yenilerini aldığımdan bu sayının artacağını da göz önünde bulundurarak, mümkün olduğunca çok kitap alacak şekilde, raf aralıklarını, uzunluğunu ve diğer ölçülerini ihtiyaçlarıma ve isteğime göre ayarlayabildiğim bir kitaplık yaptırmaya karar verdim.  Fotoğrafta hepsi görünmüyor ama kitaplık odanın üç duvarını kaplıyor. Pencere önünde masam var. Sol tarafta ise kitabımı alıp uzandığım küçük bir ikili koltuk bulunuyor. Ben biraz klasik seven ve mobilyalarda koyu rengi tercih eden biri olduğumdan, kitaplığı ve masayı Latin ceviz yaptırdım. Ağırlıkta bulunan kahverengiyi biraz yumuşatmak için koltukta ve halıda yeşil tonlarını tercih ettim. Genel olarak içime sinen, sinmekle kalmayıp hiç içinden çıkmak istemediğim, kendi dünyamı içine sığdırdığım - bence - çok tatlı ve zevkli bir oda oldu:O). Beklediğime fazlasıyla değdi. Size anlatırken çok uzatmamaya çalıştım, her bir detayını sayfalarca anlatabilirim aslında.... Hazırlık ve hayal etme sürecinde, aylar boyunca, annem - ablam ve kocam odamı dinlediler, attığım onlarca  (yüzlerce?) fotoğrafa maruz kaldılar, aynı süreci tek tek kitaplık, koltuk ve halıda şekli - rengi - ölçüleri için yaşadılar. Bittiğine belki de benden çok onlar sevinmişlerdir :O). 

     Yine görüşmek üzere...

15 Ekim 2020

1114

        Bugün çetik örmeyi öğrenmek istediğimi hatırladım ve öğrenmek için hiç bir çaba göstermediğimi fark ettim. Tığla mı, şişle mi örülür, onu bile bilmiyorum. Halbuki anneannem çok güzel örerdi ve annem de biliyor örmeyi. Bende bir kopukluk olmuş arada. Yine de geç değil bence. Annemle kararlaştırdık, bu hafta sonu çetik örme dersi başlangıcı yapacağız:O). Amacım dünya birincisi olmak değil ne de olsa, ayağa giyilebilecek basit bir şey yapabilirsem, şimdilik yeterli bence... Kararlıyım, gerçekleştirmek istediğim şeyler için en azından çaba göstereceğim, yapmaya çalışacağım. Yavaş yavaş olacak belki ama ertelemelere son artık!

     Zamanımı her yönden daha etkin kullanmaya çalışıyorum. Bunun kırk yaşla mı ilgisi var, kayıplar - hastalıklar mı etkiledi beni, bilmiyorum. Hangisi olursa olsun, bence olumlu bir değişim bu. Belki ikisinin de katkısı, bir de artık biraz daha hayatımın düzene girmesi... Doğru zaman şimdiymiş belki de, daha önce bir şeyler eksikti ve ancak tamamlandı. Bunun üzerine çok düşünüyorum son zamanlarda. Harekete geçmek için bir şeyleri yaşamış olmam gerekiyorsa önceki yarım kalan fikirlerim - denemelerim için hayıflanmak yanlış. Geç olsun güç olmasın derler ya, benim için bu geçerli galiba.

      Yine görüşmek üzere....

14 Ekim 2020

1113 - SALYANGOZ

        
                                  Seviyorum ben salyangozları. 

 

1112 - AĞACIM

       


 Blogumun adını aldığı "mutfak camı" yeni evimin en sevdiğim özelliği. Camımız Fransız balkon tarzında. Tam karşımızda bir park ve muhteşem bir ağaç var (Fotoğrafta onun mart ayındaki halini görüyorsunuz.). Her akşam işten geldiğimde ilk işim sigara içmek için mutfağa geçmek oluyor ve en büyük zevkim sigarayı ağacımı izleyerek içmek. Mutfakta iş veya yemek yaparken verdiğim molalarda da gözüm hep onda. Şimdi çiçeği olmasa da, yaprakları hala gür, pek dökülmedi. Ben aslında ne ağacı olduğunu bile bilmiyorum ama yine de çok seviyorum.

   Yine yeniden yazmaya karar verdim. Bunu daha önceden de çok söyledim biliyorum ama bu sefer artık gerçekten buralardayım. Ara uzadıkça insan alışkanlıklarını kaybediyor ve paslanıyor. Aylar sonra oturunca klavye başına, bunu fazlasıyla hissettim. Bir daha bu uzaklaşmanın olmaması için mutlaka programıma alıp daha sık yazacağım. 

    Blogumu ilk açtığımda 25 yaşındaymışım. Tema değişikliğini yaparken fark ettim. Şimdi 40 yaşındayım. On beş sene olmuş burada yazmaya başlayalı. Atahan o zaman dört yaşındaymış ve şimdi o da on dokuz yaşında bir delikanlı. Zaman çabuk geçiyor. Eski Burcu özünde hala mevcut olsa da değişen çok huyum, düşüncem ve davranışım da mevcut. Mesela aslında yapmak isteyip de ertelediğim ne kadar çok şey olduğunu babamın ölümüyle anladım. Bunlardan biri blogu aktif olarak yazmaktı. Buna bu yazıyla başlamış oluyorum. Bir başka hep istediğim ama hala yapmadığım şey de dikiş dikme becerimi acemi seviyesinden orta seviyeye yükseltmek. Açıkçası kıyafet dikecek kadar öğrenmek istemiyorum o pek ilgimi çekmiyor. Benim istediğim basit şeyleri - askılı bir bez çantayı ya da fermuarlı bir küçük el çantasını yardıma ihtiyaç duymadan dikebilmek. İlginç bir şekilde keselere bayılıyorum. Boy boy büzgülü keseler dikeyim sonra onları süsleyim istiyorum. Bunları dikebiliyorum aslında ama çok temiz bir iş çıkmıyor ortaya ya da hediye edebileceğim ustalıkta değiller. Bazen deneme yanılma yöntemiyle yaparken hayal ettiğimden çok uzaklaşmış oluyorum. O yüzden en azından bir örnekte gördüğümü ya da kafamdakini dikebilecek kadar öğrenmek istiyorum.

    Yine görüşmek üzere...

19 Mart 2020

1111

     Babamı düşündüğümde aklıma hep masa başında çalışırkenki görüntüsü geliyor. Önünde genelde müsvedde kağıt ve kalem, derslerine hazırlanırdı, soru çözerdi, sınav kağıdı okurdu. Çok sistemli adamdı, gününü beşer dakikalık bir sisteme göre planlar mutlaka da ona uyardı. Taşındığım yeni evde  üçüncü bir odamız var. Ben en başından beri orayı kitaplık - çalışma odası yapmayı planlamıştım. Eve taşındıktan sonra da ilk orayı az çok yerleştirdim, kendime bir masalık yer açtım. Şu anda da o masanın başındayım. Peki yeni evimizde, çalışma odamda, kendime hazırladığım masada ilk yaptığım iş ne? Kağıt üzerine çizdiğim gardrop planına göre kimin kıyafetlerini nereye yerleştireceğime karar vermek:). Önemli bir konu bu çünkü yarın yatak odasını yerleştirmeyi bitirmek istiyorum ve dolapta neyin nerede olacağına karar verirsem gerisi sadece kolileri boşalttıkça yerlerine koymak / asmak olacak. Bundan sonra da elim tam olarak bu düzene alışacak. Dolabı kullandığımız sürece hep belli şeyler belli gözlerde duracak. Önemsiz gibi görünen bu ufak nokta bundan sonraki hayatımı şekillendirecek bir anlamda.

     Sonra yine görüşmek üzere...

16 Mart 2020

1110

Biz dün taşındık. Uzun zamandır yazıp yazıp yayınlayamadan başka işlere dalıyorum. O yüzden fazla uzatmadan üç cümleyle de olsa bir merhaba deyip kaçıyorum. Sonra ayrıntılı anlatacağım:).

28 Ağustos 2019

1109


     
      Yaklaşık üç haftadır yıllık iznimi kullanıyorum. Önümüzdeki pazartesi iş başı yapacağım. İlk iş olarak kitaplığımı topladım ve düzenledim ama çekyatın altı da kitap dolu, onu hiç açamadım bile daha. Ne halde olduklarını bilmiyorum. Kitaplarım artık kitaplığa sığmadığı için bir süredir onları yatay olarak ikili üçlü sıralar halinde dizmeye başladım. Arkadakileri göremiyorum ama yaklaşık olarak ne nerede biliyorum, biraz aramam gerekse de bulabiliyorum genelde.
   
       Tatilimin son dört gününe güzel bir gezi denk geldi. Bu gece yola çıkıyoruz. Annem, ablam, ben ve halamlar. Kocam çalıştığı için gelemeyecek. Perşembe - cuma - cumartesi Ayvalık ve Kaz Dağları civarlarında olacağız. Pazar tüm gün geze geze dönüş ve ertesi gün iş başı olacak. Üç gündür evi hazırladım bizimkiler ben yokken rahat etsin diye, bugün de çantamı toparlayacağım.
     
         Ablamın (http://asortik-krep.blogspot.com/)  hastalığı nüksetti, eylül başından itibaren kemo almaya başlayacak tekrar. Altı kürün ardından da ameliyat olacak büyük ihtimalle.  Babamı kaybetmemizin ardından, beklemediğimiz kadar kısa sürede tekrar etmesi bu sefer hepimizi biraz daha yordu.  Ben biraz daha zor toparladım moralimi mesela, kuyruğu dik tutmak biraz daha güç geldi. Sinirlerim bozuldu. Bir süre sürekli gözlerim doldu mesela alakalı alakasız yerlerde, durumlarda, zamanlarda. Bir süre çok daha gergin ve sinirliydim ve herkese sinir oluyordum. Bir süre boyunca da alışveriş yapmak iyi geldi. Ivır zıvır şeyler bile olsa düşünmeden aldım. Bir de telefonuma bir çiftlik oyunu yükledim. Amaçsızca orada domates yetiştirmek, seviye atlamak hoşuma gitti nedense. Yağmur yağdı - yağmadı, fırtına çıktı, taban fiyatı düştü dertlerini yaşamadan tahıl ektim, koyun güttüm, süt sağdım.  Bir ara yedi yirmi dört çiftlikteydim, şimdi canım sıkıldığında arada bakıyorum, bazen siliyorum, canım isterse tekrar yükleyip bıraktığım yerden devam ediyorum. Artık galiba biraz daha iyiyim. Korkularım, endişelerim geçmedi, dertlerim bitmedi ama ben bir şekilde başa çıkabiliyorum. Umudumu da kaybetmiyorum. İlkini nasıl atlattıysak bunu da atlatacağımıza inanıyorum.

        Bu kışı ev yılı ilan ettim. Annemle ablama da aynı şekilde söyledim, onlarda da uygulayacağız. . Bir ara yaparız deyip bir kenara koyduğumuz projelerimizi bitireceğiz. Kumaşlarımızı dikeceğiz.. Bozuk şeyler tamir edilecek ya da ettirilecek. Olmuyorsa yenilenecek. Bir de sağda solda, dolaplarda kalan kullanmadığımız, artık istemediğimiz, yer kaplayan, gereksiz olan ne varsa atılacak/verilecek/değerlendirilecek. Kıyafetler ayıklanacak. Hoş, bu kıyafet ayıklama işini ben senelerdir yaptığımı zannediyordum ama kullanmadıklarımın yüzde onunu ayırıp yüzde doksanını yine tutuyormuşum. İzin döneminde dolapları düzenlerken bu sefer çok daha katı davrandım ve hep ayıkladığım halde hep de ağzına kadar dolu olan dolap artık yarı yarıya boş.


       Yine görüşmek üzere...




13 Mayıs 2019

1108

Geçen akşam annemlere uğramıştım. Dayım da gelmiş benden önce. Biraz oturdum, hatırlarını sordum. Giderken annem kapıdan uğurluyordu beni. Merdivenleri inmeye başlamışken içeriden dayım seslendi. Annem döndü, “ Efendim Hazım?” diyerek babamın adını söyledi hiç farkında olmadan. İçim buruldu. Evet, senelerce ben onlara uğradım, bazen çok oturdum, bazen ayakkabılarımı bile çıkarmadan kapı içinde durdum. Dertleştim, kimi zaman benim halledemediğim işleri halletmiş oldu babam, makbuz vb. aldık verdik, kimi zaman yorgundum, açtım bir an önce eve gideyim diye sabırsızlanırdım. Ne kadar oturursam oturayım genelde de böyle kapı ağzında hep son anda içeriden seslenirdi sanki babam. Onun söylediğini merdivenin yarısındayken annem iletirdi bana. O akşam dili sürçtü, “ Efendim Murat?” diyeceğine  “ Efendim Hazım?” diyerek o anları hatırlattı ama aslında biz bunu bir daha hiç yaşayamayacaktık. Özlüyorum onu çok...

22 Şubat 2019

1107

Küçük şeyler büyük duygular yaratıyor bazen. Babamsız bir ayı devirdik. Yaşıyorum, çalışıyorum, gülüyorum, eğleniyorum ama hep bir şeyler eksik. Hiç bir şeyden tam anlamıyla tat alamıyorum. Babam her şeyden öce hayatımın yağıymış, tuzuymuş. O gittiğinden beri hep diyet yemekleri yiyorum.

Babamla film izlerken bir şekilde sonunu kaçırıp “Baba film nasıl bitti?” dediğimizde, “Öpüştüler  film bitti.” derdi bize hep. Yaaa baba nidalarımıza, annemin ya da yanımızda olup da sonunu bilen birilerinin açıklamaları eşlik ederdi. Geçen gün izlediğimiz filmde de öpüştüler ve film bitti tam da babamın dediği gibi. Babamın yokluğu içimi sızlattı o anda. Sonra bugün kocamla eve dönerken bir tanıdığımızı gördük, arabayla gideceği yere bırakalım dedik.  İnmek istediği yer tam da hep babamın çarşı ya da sahil dönüşü annemden onu almasını istediği yerdi. Zor vedalaştım tanıdıkla. Gözlerim doldu, ağlayamadım...


13 Şubat 2019

1106

            Bu akşam bir arkadaşımın yakın bir akrabasına kanser teşhisi koyulduğunu öğrendim. İnternete girip bir bakayım dedim, ne diyor o kanser hakkında, tedavi yöntemlerinden bahsetmiş, risk faktörlerini vb.sıralamış. Ekstra bir bilgi yok. Halbuki aylar önce babama pankreas kanseri teşhisi koyulduğunda internette aradığım anda karşıma çıkan, dünyadaki en ölümcül 3. kanser türü olduğu ve hastaların en fazla altı ay içinde vefat ettiğiydi. Nitekim babamı da teşhisin beşinci ayında kaybettik. Altı ayı bile tamamlayamadık. Sonuçta babamın iyileşeceği umudumu hiç kaybetmesem de ben bir yandan da babamın yasını daha teşhisi öğrendiğim ilk gün tutmaya başladım!

3 Şubat 2019

1105

      Ben acımı biraz içimde yaşıyorum. Çok konuşasım, paylaşasım yok. Son günlerde en çok kurduğum cümle "İnsan istemiyorum.". Sindirmem gerekiyor iyice. Babamın ölmüş olması çok saçma geliyor bazen. Anlamsız. Beyin biliyor mantıksal bir şekilde de, kalbimin de kabul etmesi için bu süreci yaşamam gerekiyor galiba . Bazı günler gayet normal devam edebiliyorken hayatıma, bazı günler tek bir duygu, düşünce, anı yetiyor sürekli gözlerimin dolmasına. 

         Kanser olan bir arkadaşım var. Arayamıyorum onu. Söyleyecek tek bir moral verici söz gelmiyor çünkü aklıma. Konuşma provamı yaparken kurduğum tüm cümlelerin ucu ölüme bağlanıyor. Babam on saat süren ameliyattan çıktığında "O bile atlattıysa sen havada karada iyileşirsin." demiştim ama babam bile atlatamamış aslında, bunu şimdi anlıyorum. 


      Bir önceki yazımda demiştim ya sanki başka bir Burcu bunları yaşayan diye. Hala daha öyle gibi geliyor. Böyle yazınca biraz depresif görünüyorum belki ama değilim o kadar aslında. Gülüyorum, ağlıyorum, okuyorum, konuşuyorum, ailemle ilgileniyorum, çalışıyorum, hayatıma devam ediyorum. Bunların hepsini yapıyorum da hep bir şey eksik gibi geliyor işte. O eksiklik duygusu belki de bana bunları başkasının yaşadığı hissini veren. Bunların hepsi normaldir belki bu süreçte.


     Sonra yine görüşmek üzere...

24 Ocak 2019

1104

Kanserle olan savaşlarımızdan birini kaybettik. 20 Ocak Pazar günü babam ebediyete intikal etti. O günden bu güne otomatiğe bağlanmış bir şekilde yaşıyorum. Bir başka Burcu cenaze ve defin işlemlerini gerçekleştirdi sanki. Babasını kaybeden de o Burcu. Hayat o Burcu ile bir şekilde devam ediyor da, asıl ben, içerilerde bir yerde kendimi korumaya almış, geçsin diye bekliyorum. Anlatmak zor. Yaşamak daha da zor. Yine bir gün görüşmek üzere...