24 Ocak 2019

1104

Kanserle olan savaşlarımızdan birini kaybettik. 20 Ocak Pazar günü babam ebediyete intikal etti. O günden bu güne otomatiğe bağlanmış bir şekilde yaşıyorum. Bir başka Burcu cenaze ve defin işlemlerini gerçekleştirdi sanki. Babasını kaybeden de o Burcu. Hayat o Burcu ile bir şekilde devam ediyor da, asıl ben, içerilerde bir yerde kendimi korumaya almış, geçsin diye bekliyorum. Anlatmak zor. Yaşamak daha da zor. Yine bir gün görüşmek üzere...

11 Kasım 2018

1103

        Günler ne çabuk geçmiş. Yazmadığım dönemde çok büyük bir değişiklik olmadı durumumuzda. Babam evde, ameliyat sonrası nekahat döneminde. Ablam ikinci kemosunu aldı, bu sefer biraz daha rahat geçiyor gibi, ben de kontrollere başladım. Geçen haftam doktorda geçti ama daha yaptırmam gereken bir iki tetkik var. Ailemin üç çok yakın kan bağı olan üyesinde art arda çıkınca kanser,  ben, abim, yeğenim ve oğlum da risk altında hissettik kendimizi. Aslında ölümcül aşamaya gelmeden doktora gitmeyen, hastalık konusunda çok umursamaz biriyim ama ailem, kocam ve arkadaşlarım sürekli baskı yapınca ve geç kalmanın tedavide daha zorlu ve uzun süreçlere sebep olduğunu bildiğimden doktora gittim. Şimdilik bir sorun yok gibi ama tüm işlemler bitmedi. Şüpheyle yaşamaktansa ya içim rahatlasın ya da durum neyse bilelim modundayım. Bu yüzden kısa sürede kalan işlemleri de halledeceğim. 

     Yine görüşmek üzere...

20 Ekim 2018

1102

     Annemler üç katlı bir apartmanın orta katında oturuyor. Dün ayrıntılarını aşağıda anlatacağım sebeplerle bir buçuk aydır hastanede yatmakta olan babamı o orta kata yavaş yavaş yürüterek çıkardık. Şimdi bir an için bizi hayal etmenizi istiyorum. Birinci kat ile ikinci katın tam ortasındaki sahanlıkta bir sandalyede babam oturuyor. Annem sağında, ablam arkasında, ben solunda dinlensin diye bekliyoruz. Babam dediğim gibi hastaneden çıkmış, saç sakal şekilsiz, annem onunla refakatçi kalmış bu dönem boyunca ve oldukça yorgun, ablam evden bizi karşılamış, ev kıyafetleriyle, ben babamın çıkarılacağını duyunca işten apar topar izin almışım, kocam gelmiş önce bir buçuk saatte hastaneye gitmişiz, orada bir buçuk saat çıkış işlemlerini beklemişiz, odadan çantaları taşımışım arabaya, sonra yine bir buçuk saat dönüş yolculuğu derken saat öğlenin ikisi olmuş, kahvaltıdan beri bir lokma yememişim ve hepimiz artık eve varmaya 4-5 basamak kalmışken hem heyecanlıyız hem bitik. Neyse, sahanlıkta babamı dinlendirirken önce tesisatçı geldi alt komşuya. Annemi de tanıyormuş, komşuyu sordu, konuştular derken biz üçümüz babamın etrafında, babam sandalyede sahanlıkta bir on dakika kadar sohbet ettik. Yardım teklif etti sağ olsun, babamın kendi çıkabileceğini söyledik, o gitti. Onun ardından kargocu geldi. Elinde bir paket - ablama bir arkadaşının yolladığı kitapmış. Ablamın ismini söyledi, ablam benim dedi, kargocu inanmadı. Bizi sorgulamaya başladı. Normalde başka isme geliyormuş kargolar - evet, ben çalıştığım için bazen iş adresi yerine annemlere yolluyorum kargoları, ev de yakın olduğundan götürmek sorun olmuyor- . Babam hala oturuyor sandalyede, biz etrafında üç kadın, ayakta duruyoruz, kargocuya kendimizin kendimiz olduğunu ispatlamaya çalışıyoruz. Annem, bizi tanıttı. Küçük kızıma geliyordu daha önce paketler, bu da büyük kızım, artık o da burada vb. diye. Kargocu gittikten sonra o an orada gelecek üçüncü bir kişiyi artık kaldıramayacağımızı fark ettim. Babama, hadi devam edelim eve çok az kaldı baba dedim. O da, burası da ev, ne gerek var çıkmaya deyince hepimiz koptuk açıkçası. Büyük ihtimalle komşuların büyük kısmı işteydi, dışarıdaydı, öyle olması da iyiydi çünkü gülme seslerimiz bütün apartmanı doldurdu. Neyse ki bir süre sonra kalan basamakları da yavaşça çıkıp eve ulaşabildik. 


     Daha önce çok üstü kapalı yazdım bu konuda. Ablam Asortik Krep yazmadan ben anlatmak istemedim. 29 temmuzdan beri kanserle yaşıyoruz. Takvimsel olarak baktığımızda üç ay ancak olmak üzere ama bana yıllardır kanser hayatımızda gibi geliyor açıkçası. Ablamın yumurtalık kanseri olduğunu öğrenmemizle başlayan süreç, onun ameliyatı, ardından annemin cilt kanseri teşhisi ve bir operasyonla yarasının alınması, derken babamın giderek sararması, hiç bir şey yememesiyle zorla doktora götürmemiz, tahliller ve pankreasta kitle derken muayeneye - tahlil göstermeye gittiği doktorun 13 eylülde hastaneye yatırmasıyla üç haftalık kan değerlerini yükseltip şekeri düşürecek bir bakım uygulanması, ardından Çapa'daki doktorun ameliyat riskli ben yapamam demesiyle başka doktor ve hastane arayışına girişimiz, Haseki'ye sevk, bir hafta da orada gerekli kontroller ve bakım, ardından on saatlik ömrümüzden ömür götüren bir ameliyattan sonra kitlenin alınması, ameliyat sonrası 10 gün süren bir bakım - tedavi, bütün bu süreç devam ederken bu arada ablamın taramalar sonucunda tedavi takviminin belirlenmesi ilk kemosunu alması, ağırlıklı olarak annemin, ve fırsat buldukça abimin, arada şu an askerde olan yeğenin dönüşümlü benim haftalık izin günlerimde refakatçi olmamız. Hastaneden olmadığım süreçte mümkün olduğunca evde yatan ablama ve ona bakan halama destek olmaya çalışmam. Bu arada bitmekte olan ve benim yürüttüğüm 1,5 senelik bir projenin final çalışmaları, işlerin kendi yoğunluğu, ev, çocuk, koca...


      Buraya kadar anlattıklarım fiziksel yönleriydi sadece. İşin bir de psikolojik yönü var ki, ona hiç girmesem mi diye de düşünmekteyim. Hayatımdaki çok sevdiğim üç insanı kaybetme korkusu, acı çekme ihtimallerine dayanamama, elden bir şey gelmemesi, her şeyin üst üste gelmesiyle rahat bir nefes alamadan, en azından bunu atlattık diyemeden endişe üzerine endişe, dert üzerine dert eklenmesi. Bunları yaşarken etrafımdaki çoğu kişinin patavatsızca yaklaşımları, zaten uzun zamandır eleyip sayısını çok aza indirdiğim dostlarımdan çıkardığım bir kaç kişi daha. Hayatın anlamsızlığı, otomatiğe bağlanıp bir şekilde yaşamı idame ettirme... Başlayıp da kafa yoğunluğundan yarısında nereye bağlayacağımı unuttuğum cümlelerim, yapıp da yaptığımı hiç bir şekilde hatırlamadığım işler, bazen azalan tahammül, bazen sonsuz bir empati gücü. Hiç bir şeye yetememe, yetişememe duygusu... Bütün bunları yaşarken kuyruğu dik tutma çabaları, koy verirsem boğulurum korkusuyla hiç elimden bırakmadığım şakaya vurma ve ironi can simidimin bazen duyarsızlık - umursamazlık olarak algılanması. 

      Zordu her bir anı. Büyük kısmını atlattık gibi. Bundan sonrası için günler neler getirecek yaşayıp göreceğiz. 


     Yine görüşmek üzere...

25 Ağustos 2018

1101

               Bir süredir sağlıkla ilgili sıkıntılar yaşıyoruz. O yüzden keyfimiz yok. Ailecek genel bir moral bozukluğu hakim. Sıkıntılar ciddi ama neyse ki tedavi süreci devam ediyor ve düze çıkacağız. Umut güzel şey. Hele ki hastalıkta daha da önem kazanıyor. Bence iyi kötü bu süreçle başa çıkabilmemizde de faydası oldu. Neyse, güzel şeylerden söz edelim, güzel günler görelim.

            Yaklaşık üç haftadır yıllık izindeyim. Tatile çıkmadık bu sene. Ailemizin yanında olmak istedik. Moral de bozuk olunca çok tat alamayacağımızı da düşündük. Çünkü aklımızdaki düşünceleri, kaygıları, üzüntüleri de beraber götürdükten sonra tebdil-i mekan da fayda etmiyor. Ben de bu fırsattan  istifade evimle ilgilendim rahat rahat. Günler süren bir dolap temizliği süreci oldu mesela. Peki neden bu kadar uzun sürdü? Çünkü kendimi bitirmek için sıkmadım. Canım istediğinde bir kaç çekmeceyi topladım yatak odasındaki, ertesi gün oturma odası vitrinin birini boşalttım temizledim. Oradan çocuğun odasına geçtim, baza altına baktım. Açıkçası bir süre taşınıyor gibiydik. Her tarafta vermek, atmak, değerlendirmek ya da evin içinde yeni bir yer bulmak için ayırdığım eşyalar vardı. Sonunda hepsi yerini buldu bayram öncesi.  Bayram temizliğini de yapmış oldum öyle böyle. Eve ve kendime de zaman ayırmaya ihtiyacım 
vardı, iyi de geldi.

         Son beş altı izin günüm kaldı. Bundan sonra kitaplarımı düzenlemek istiyorum. "Okunacak" yığınlarımla "okuduklarım" biraz karışmış.  Hiç yeni kitabım yok gibi görünüyor bana ama eminim ki bir sürü bulacağım göz atabildiğimde.

        Evi düzenlerken bu kadar çok eşyayı ne ara biriktirdiğime şaştım en çok.  Bir de benim iki oda bir salon kutu gibi eve nasıl bir hangar ya da dipsiz kuyu gibi bu kadar ıvır zıvırı sığdırabildiğime. İşin ilginç yönü ise aslında en az son beş senedir, özellikle sadeleştirmeye çalışıyorum ev eşyasını/giysilerimi ve genel olarak hayatımı. Kullanmayacağım/beğenmediğim/istemediğim bir şeyi bedava bile olsa almıyorum. Misal, evde  bir nihale yetiyorsa bana ikinci hediye gelse başkasına veriyorum. Kıyafetleri sürekli ayıklıyorum. Sıkıldığım, artık kullanmak istemediğim ya da varlığını unuttuğum ne varsa uzaklaştırıyorum evden. Yine de tüm dolaplar, çekmeceler dolmuş. Düzenledikçe muazzam boyutta yer açıldı. İzin dönemlerini beklemeden dönem dönem bunu tekrarlamaya karar verdim ama bakalım uygulayabilecek miyim...

      Yine görüşmek üzere...

2 Ağustos 2018

1100

        Bugün çok yorulduğum bir gün oldu. Hem fiziksel hem de psikolojik açıdan. Yağmur yüklü bulutlar gibi hissediyorum kendimi, yükümü boşaltacak yer arıyorum da, buna ne mekan uygun ne de zaman... Nasıl güzel bir rüzgar esiyor halbuki, ruhumdaki tozu toprağı alıp götürecek cinsten.

        İstemiyorum şu an ne anlatmak, ne de dinlemek. Uzun muhabbetlere de hiç tahammülüm yok. Hayatın bize getirdiği bir sürü sürpriz oluyor. Kimi iyi, kimi kötü. Güzellikleri mutlulukla karşıladığımız gibi üzüntüleri de tevekkülle karşılamak gerekiyor.

        “Kalabalıklar içinde yalnız” diye içini boşalttığımız bir klişemiz vardır ya hani bizim. İşte bazen bu klişeyi dibine kadar yaşıyorum. Aslında hayat da böyle bir şey galiba. Yine görüşmek üzere...

8 Mart 2018

1099

Kaşlarını doğduğu günden beri hiç almamış  bir kadın olarak, ben bugün "kaş küsmesi" diye bir şeyin varlığını / öyle bir şey olduğunu öğrendim. Kirpik güçlendirme formüllerine bakarken öğrendiğim için, hala daha da ne olduğunu da anlamadım!


8 Mart Kadınlar Günü mesajım:

Kaşlarımız bizim en güzel süsümüzdür, küstürmeyin, onları üzmeyin! 

4 Mart 2018

1098

Sağanak yağış altında kasvetli ama bence güzel bir pazar günü.


15 Şubat 2018

1097 - EN ÇOK BENİ SEV



          Uzun zamandır bir kitaplık listesi yapıp en güncel halini de sürekli telefonuma kaydediyorum. O kadar çok kitap araştırıp, ödünç ya da satın alıp, okunacaklar listesi yapıyorum ve o kadar çok okuyorum ki, bir süre sonra almak istediğim kitap bende var mıydı, ödünç alıp da henüz okumadığım kitaplar arasında mıydı, okumak için  inceleyip de almadığım kitaplardan mıydı ya da okuduğum kitaplardan mıydı, karıştırmaya başladım. Liste yapmadan önce almak istediğim kitapları aldığımı unutup tekrar aldığım oldu bir kaç defa. Özellikle fuarda liste çok işime yaradı ama bu kitabın yazarında yanlışlık yapınca kaydederken,  listede yok zannedip bir daha almışım. Gerçi böyle durumlarda ikinci kitabı ablama hediye ediyorum boşa gitmiyor ama yine de aynı kitapları tekrar tekrar almamayı tercih ederim. 

       Neyse, Quinn benim sevdiğim ve eğlenceli bulduğum bir yazar. Romantik tarzda yazıyor ve kafa  boşaltmaya bire bir geliyor. Hikayelerin nasıl gelişeceği az çok belli tabi ki ama yine de sıkılmadan okuyorum. Tavsiyemdir.

5 Şubat 2018

1096 - KIRIK KALPLER TAMİRCİSİ



        Bir ara her okuduğum kitabı bloga da yazma kararı almıştım. Bir süre uyguladım da.  Sonradan ne olduysa tavsadı, yazmayı unuttum, kitabın resmini sonra bulur eklerim derken eklenecekler birikti ve bunu yapamadım. Geçenlerde aklıma gelince yine denemek istedim. Hazır yeni bir senenin de başlarındayken. Elimdeki hacimli seriyi bitirmiş tek tek kitaplarıma başlamışken. Bakalım bu sefer sistemi oturtabilecek miyim? 

      Bunu aklıma getiren biraz da kitap almadan önce mutlaka internetten hakkındaki yorumlara bakmam oldu. Çok Satanlar'ın bir numarası bile olsa fikir almadan satın almıyorum. Belki benim yazdıklarım da birilerinin işine yarar. 

      Bu bağlamda Kırık Kalpler Tamircisi'ne gelirsek... Ben  biraz yavan ve sığ buldum. Senate'nin okuduğum diğer iki kitabı da muhteşem değildi ama sevimli gelmişti bana. Gayet de okunabilirliği vardı ki Kırık Kalpler Tamircisi'ni de onları sevdiğim için almıştım. Yine de ileride başka bir kitabı daha çıkarsa bir şans daha tanırım Senate'ye. 

2 Şubat 2018

1095


           Zaman Çarkı serisini bitirdim bugün. Toplamda 12 bin 635 sayfa. İki ay yirmi gün sürdü. Burada olmadığım tüm günlerde kitap okuyordum. Serileri uzun soluklu olduğu, kahramanlarla bol zaman geçirip onları ayrıntılı tanıyabildiğim için seviyorum ama ne kadar çok bir arada olursam ayrılması da bir o kadar zor oluyor. Bunu daha başlamadan önce de düşünmüştüm. Bitince kendimi bir süre boşlukta hissedeceğimi biliyordum ama yine de okuma isteğim ağır bastı.

      Ev - iş ve kitap, son iki buçuk aylık hayatımın özeti olabilir. Hele bu son hafta izindeydim ve bakkala gitmek dışında evden çıkmadım. Telefonumun sesini kıstım, koydum bir kenara pek elime de almadım. Okudum, okudum, okudum sadece. Özellikle son iki gecedir de sabaha kadar oturdum, okudum. Normalde geceleri en geç on birde yatıp sabah altıda kalktığım için sabahlamak benim için çok  sıra dışı bir eylem oldu. Günlerce hiç çıkmayınca arada sıkıntı da bastı evin içinde,  ama bakkala gidip ekmek alınca geçen sıkıntılardı. Çıksam gezsem azıcık hava alsam diye düşündüğümde aslında büyük çaplı gezmeler istemediğimi fark ettim. Evi, yayılmayı, belli saatlerde belli bir şeyler yapmak zorunda olmamayı özlemişim.

           Sonuçta pazartesi iş başı yapacağım ve çok yoğun günler beni bekliyor, biliyorum. Okullar da açılacak bir yandan ve biz eski koşuşturmacamıza geri döneceğiz.

        En kısa sürede yine görüşmek üzere...


22 Aralık 2017

1094

      Son yazdığımdan bu yana çok uzun zaman geçmiş. Bunun sebebi okumaya başladığım kitap serisi. On dört kitaptan oluşuyor. Şu an 6. kitabını okuyorum. Her bir kitabı en az sekiz yüz sayfa, şu an okuduğum kitap ise 1.200 sayfa mesela. Tam 10 Kasım’da ilk kitabın kargodan gelmesiyle okumaya başladım. Yedi hafta olmuş başlayalı ve şimdi hesapladım toplamda 6000 sayfa okumuşum. Haftada yaklaşık 860 sayfa kadar.

       İlk kitabı elime aldığım tarihten beri başımı kaldırmadan okuyorum. Sabah servisi beklerken bir sayfa, öğle yemeğimi yerken iki sayfa... Sabah on dakika daha erken kalkmaya başladım okuyabilmek için. Ve o ciltli, tuğla büyüklüğünde ve ağırlığındaki kitabı her yere yanımda taşıyorum.
Seriyi ne zaman bitirebileceğimi ben de çok merak ediyorum. Bir süre daha buralarda olmayabilirim...

9 Ekim 2017

1092

       Bizim evde eğer ki Paris’ten vııyk diye bir ses çıkıyorsa, bilmek gerekir ki biri kuyruğuna ya da patisine basmıştır ve o kişi de çoğunlukla benimdir. Genelde bir telaş, bir şeyler yetiştirmeye ya da bir yerlere yetişmeye çalışarak ev işi yaptığımdan, ortalıkta dolanıp dağınıklığı toplamaya çalıştığımdan, bu arada da Paris pür merak peşimde dolaştığından en çok onunla çarpışıyoruz ev içinde. Her seferinde bir yerine bir şey olacak diye korkuyorum, ondan mutlaka özür diliyorum, iyi mi diye bir kaç dakika gözlemliyorum ama o kaza eseri patisine bastığıma inanmadığından kızıyor ya da küsüyor bana. Bazen de gelip bir pati atıyor, hırsını almak için uğraşıyor illa ki. Onun bu halleri güldürüyor beni.  Dört yaşında bir çocuk misali. Zaten bazen diyorum, büyüğü 16, küçüğü 4 yaşında diye:0).

       On sekiz yaşları civarındayken ilerde  bir sabah, mesela otuz yaşıma bastığımda, dolabımdaki bütün kotları, sırt çantalarını, spor ayakkabıları atıp klasik  ya da “anne” stili giyinmeye başlayacağımı, bunun bir zorunluluk olduğunu düşünürdüm. Halbuki şimdi otuz yedi yaşındayım ve  spor ayakkabı, kot pantolon, klasik gömlek - ceket üzerine eskimiş görünümlü sırt çantamı takıp işe gidebiliyorum. Ve bu klasik gömlek - ceket düzenliliğinde o eskimiş sırt çantası içimdeki  “asi”yi mutlu ediyor. Sanki tüm dünyaya başkaldırımı ayağımdaki spor ayakkabı ya da kot pantolonla yapabiliyormuşum gibi geliyor.

         Sekiz yüz sayfalık bir kitabı bitirdim bu sabah. Çok da çok beğenmedim de. Şimdi onun tarzında bir kitap daha var elimde yedi yüz seksen sayfa. Başlasam mı başka kitaba mı geçsem karar veremedim. Şöyle biraz okuyup beğenmezsem zorlamayacağım. Kitap fuarı hazırlıklarına başladım yavaştan. Okunacak kitap listelerimi, alınacakları ve elimdekileri düzenliyorum. 4 kasım başlangıç tatihi, bir aydan az bir süre kaldı.

         Sonra yine görüşmek üzere...

27 Eylül 2017

1091

        Son aylarda okuyacak kitap bulamamaktan yakınıyordum sürekli. Kitap okumaya ara vermedim ama zevkle okuduğum kitap sayısı çok azdı. Çok fazla okumanın handikapı olarak bir tıkanma yaşamıştım. Hangi kitaba el atsam çoktan okumuş oluyordum. Sevdiğim yazarların yeni kitapları çıkmamıştı. Sağda solda ne kadar kitap bulursam satın veya ödünç aldım. Kedi Beşiği'ni, aslında ne olduğuna çok bakmadan, indirimde diye almıştım. Meğerse bilim kurgu edebiyatının yapı taşlarından biriymiş, 1963'te basılmış ve basıldığı yıl ödül de almış. İroni ile işlenmiş bir kurgusu var ve ben sevdim. Çok geç okumuşum ama iyi ki okumuşum. Siz de okuyun...

24 Eylül 2017

1090

 

     Geçen gün okuduğum kitap. Beğenmedim diyemem. Bir yeri oldukça anlamsızdı ve gereksizdi. Bunun dışında aldığı Nebula ve Hugo, bilim kurgu ve fantastik edebiyat ödülleri ama kitap daha çok normal bir roman gibiydi ve hiç bir aksiyon yoktu. Kapağında ödülleri görünce fantastik diye alsam da aksiyon beklentim olmadığı için rahatlıkla okuyabildim. Kitabın en süper yönü, roman kahramanının neredeyse tüm bilim kurgu eserlerini okuması, kitapta bunların adları ve yazarlarıyla yer alması, hatta sonunda bir liste halinde verilmesiydi. Bu süper yönün bir eksisiyse, günlük şeklinde olduğu ve 1979 - 80 yıllarında geçtiği için bu verilen külliyatın seksenden sonrasını kapsamamasıydı. Bilim kurgu / fantastik severim ama çok sıkı takip etmem. Okuduğum en temel eserlerin romanda adının geçtiğini görmek güzeldi. Daha da çoğunu okumuş olsaydım büyük ihtimalle karşıma çıkan çok daha fazla kitap tanıdık gelecekti ve daha da fazla sevecektim. Sonuçta listeyi inceleyeceğim. Kitap fuarı da yaklaşıyor. Biraz fantastik / bilim kurgu edebiyatına ağırlık vermeyi düşünüyorum. 

16 Eylül 2017

1089

       Pazartesi okullar açılıyor ama insanın çocuğu lise üçe başlayınca belki bir de erkek çocuğu olunca pek telaşı olmuyormuş. Pantolona ihtiyacı var mesela. Pazar çalışacağımdan daha cumadan söyledim, yarın (bugün) istersen gidip alalım diye ama ses seda çıkmadı. Okula giderken ne giymeyi planlıyorsun dedim, ona da bir cevap gelmedi. Ya yarın akşam iş çıkışı sekiz demeyeceğiz, dokuz demeyeceğiz gidip pantolon arayacağız, ya pazartesi sabah kriz yaşayacağız. Bilmiyorum artık, neredeyse 17 yaşında olduğundan pek öyle sürekli peşine de düşmek istemiyorum. Kendi sorumluluğunu da alması gerekiyor yavaş yavaş bence.

        Eskisi kadar takmıyorum her şeyi. Aşmış olabilirim. Otuz sekize varınca bazı şeyleri taksam da takmasam da her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini anlamış olabilirim. Her sorumluluğu üzerime almanın sonu olmadığını görmüş olabilirim. Daha ben de tam anlayamadım hangisinin geçerli olduğunu. Belki de geçici bir dönemdir, bir süre sonra normale dönebilirim.

                                                                                         

     Çok kitap okuyamıyorum son zamanlarda. Bugün Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı bitirdim. Kült bir eser. Daha önce okumamıştım. Son bir kaç senedir alayım deyip fırsat bulamamıştım. Geçenlerde en sonunda aldım, okudum, beğenmedim. Bana pek bir şey ifade etmedi. İnce de olsa (199  sayfa) sonuçta koca kitapta anlatılan sıradan bir ergenin üç günü. Bunalımları. Yaşadıkları. Duyguları. Fikirleri. Yorumlara baktığımda çok derin anlamlar bulanları gördüm, "tutunamayanlara" duyulan hayranlıkla ilgili paragraflarca yazanı gördüm ama ben bunları pek bulamadım. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ını da pek sevememiştim zaten. Şu "tutunamayanlık" hayranlığını da pek anlamıyorum aslına bakarsanız. Hayatlarındaki her türlü lükse sıkı sıkıya bağlanırlar, kurumsal işleriyle hava atarlar, daha da yükselmek - kazanmak için yapamayacakları yoktur ama konuşurken bir bunalım havası, bir Issız Adam durumları, güya her şeyden vazgeçmişlik yanılsamaları... 
Neyse, elimdeki kitapları okuyup yeni kitap pek almıyorum çünkü kitap fuarı yaklaşıyor:O). Yavaş yavaş alacaklarımı belirliyorum. Notlarımı gözden geçiriyorum. Kitaplarımı listeliyorum. Listem olmazsa emin olamıyorum alacağım kitabın bende olup olmadığına. O kadar çok okuyorum, araştırıyorum, planlıyorum ki, bir süre sonra karışıyor. Bir kaç kere aynı kitabı gidip gidip alınca liste yapmaya başladım.

  Cuma iş çıkışı markete uğradım, biraz  abur cubur olsun evde, cumartesi de izin günüm şöyle keyif yapayım diye. Karnım da  çok acıkmıştı, yemeklik bir şeyler de bakayım dedim. Bazı şeyleri aldım, bazı şeyleri eledim, durdum düşündüm derken, hep istediğim şeyleri seçtiğimi düşünerek mutlu mutlu eve geldim. Paketleri boşaltırken gördüm ki, doğru düzgün bir şey almamışım aslında. Karnım açtı ama yemeklik bir şey yok. E abur cubur da yok. Mısır konservesi, kaşar peyniri, dondurma, sucuk, ekmek. Aldıklarım bunlar. Sonuçta ekmeğin üzerine rendelenmiş kaşar ve sucuk koyup fırında ısıttım - pişirdim, karnımı doyurdum. Üzerine de dondurma yedim. Mısır konservesi duruyor hala. 

Yine görüşmek üzere...

3 Eylül 2017

1088

      Bayram bayram dedik o da bitti neredeyse. Yıllık iznimin de sonuna geldim, salı iş başı. Tatilden döndükten sonra genelde evde oturdum. Pek bir yere çıkmadım. Bir arkadaşım dışında kimseyle görüşmedim. Evi toplayacaktım güya, ince ince her dolabı, çekmeceyi yerleştirecektim. O da yalan oldu, pek canım istemedi. Biraz televizyona takıldım, film kanallarında hoşuma giden ne varsa izledim. Biraz instagramda gezdim, yeni profiller keşfettim. Biraz kitap okudum. Yattım uyudum, geç kalktım bir iki gün, canımın istediği bir iki dolabı yerleştirdim. Mutfağa girdim, bol bol kurabiye, kek vb. yaptım. Her sabah yatak odasındaki  çamaşırları bugün tamamen yerleştirip olayı bitireceğim diye kalktım ama tırtıklayıp bıraktım. Dizüstü bilgisayarının şarj kablosunu yaktım, markette kafamı güm diye  raflara vurdum - acıdı iki gün, mutfak havlusunu tutuşturdum. Telefonumu tamamen bir kenara bıraktım, kimseyle konuşmadım, pek mesajlaşmadım. Alışverişe çıkıp evdeki tabakların büyük boyunu alıyorum diye aynı boyunu alıp geldim.  Geçen seneki botlarımın da aynını beğenip fark edince almaktan vazgeçtim. Bol bol plan yaptım, bol bol hayal kurdum, iş aklıma geldikçe beş dakika düşünüp sonra kendime sınırlama getirdim- normalde bunu hep yapacağım deyip asla yapamıyordum. İşe başladıktan sonra da yapamamaya devam edeceğim büyük ihtimalle. Kitap çok okumadım ama beğenemedim bir türlü, başlayıp başlayıp bıraktım. Sonuçta canım ne isterse onu yaptım, istemediğim hiç bir şeyi yapmadım. Tam da böyle bir tatil istediğimden bence süperdi...

    Yine görüşmek üzere...

26 Ağustos 2017

1087

      Blogumla ilgilendim biraz bu gece. Görünümünü değiştirdim. Linklerimi kontrol ettim. Uzun zamandır aktif olmayanları çıkardım. Ara ara yenilerini ekleyeceğim. 
   
     İznimin iki haftası bitti. Bayram tatili kısmı başladı. Bu sene kendimizi aşarak on günlük bir tatil yaptık. Normalde beşinci günden sonra ailecek sıkıldığımızdan bir rekordu bu bizim için. Gerçi gezdik. Beş gün Fethiye'de ablamda kaldık. Bodrum üzerinden Çanakkale'ye gelip iki gün kaldık. Oradan da Edirne'ye geçtik. Daha sonra fotoğraflı ayrı bir tatil yazısı yazacağım. 
   
      İzindeyken hayatımı ne kadar iş odaklı yaşadığımı fark ettim biraz. Bir çok hobim vardı eskiden. Blogumu bire bir günlük gibi yazardım. Dikiş dikerdim. Etamin işlerdim. Çeşitli defterlerim vardı, onları tutardım. Kitap okurdum, okudukça buraya da yazardım. Kitap okumak dışında bunların hepsini bir kenara bıraktım. Ara ara yine yapayım desem de bir türlü başlayamıyorum. Evet, gerçekten yoğun çalışıyorum aslında. Yoruluyorum. Ama sanki biraz da bahane ediyorum gibi işi. Hayatımı ne kadar çok kapladığını izindeyken anladım. Bu kış bunu değiştirmeye kararlıyım. Hazır evdeyken malzemelerimi biraz toparlayıp hazırlık yapacağım, bu sefer  olacak. 

      
      Hani her sene yılbaşında yeni kararlar alınır ya, benim yıl başlangıcım eylül gibi görünüyor. Bu iş ona benzedi.   

     Evde zaman geçirmeyi özlemişim. Bir yere yetişmek zorunda olmadan yayılmayı. Alarmsız uyanmayı. Bütün gün abuk sabuk ev kıyafetleriyle dolaşmayı. Biraz televizyon izleyip, biraz ev işi yapıp, sıkılınca azıcık bilgisayarda bakınmayı. Mayışınca  olduğum yerde şekerleme yapmayı. 


     Yarın bir iki işim, gideceğim bir düğün var. Sonrasında işe başlayana kadar pek evden çıkmayı düşünmüyorum. 

      Yine görüşmek üzere...

1086

Az önce gözüm döndü bir şekilde ve çokoprens üzerine nutella sürüp yedim. 

Pişman değilim!

7 Ağustos 2017

1085

      Sıcaklardan bunala bunala evde otururken ve çıkmama dört gün kalan yıllık iznimi beklerken aslında elimin altında olmasına rağmen bilgisayar, ne zamandır yazmak istediğimi ve sürekli ertelediğimi hatırlayınca en sonunda kalktım ve yazmaya başladım. 
     
      Evde oturuyorum dediğime bakmayın, çok yoğun bir festival atlattık. Yaklaşık iki hafta geceli gündüzlü, izinsiz çalıştıktan sonra bugün  beşte işten çıkıp eve gelebilince o bana evde oturuyormuşum hep gibi bir hava verdi. 

     Atahan şu sıralar babasıyla işte. Onlar bir derneğin lokalinde çalışıyor. Kocam yöneticisi lokalin, Atahan da garson ya da ara eleman ya da kasa başında. Babası ne iş verirse onu yapıyor. Geç gidip geç geliyorlar. Önce benim yoğunluğum sonra bu iş derken son zamanlarda biraz az görüşebiliyoruz. Fırsat buldukça arayı kapatmaya uğraşıyorum. İzne çıkınca onların saatlerine biraz daha uyum sağlayabileceğim. 

      Geçenlerde elimde torbalar var, hazır olsun diye anahtarımı eve yaklaşırken cebime koymuşum ve unutmuşum. Kapının önünde yarım saat anahtar aradım çantamda. Sonra Atahan'dan alıp eve girdim. Evde de tüm çantayı boşaltıp aramaya devam ettim. Moralim bozuldu çünkü ben hiç ve asla anahtar kaybetmem. İlk defa böyle bir şey başıma geliyordu. Çıkar bir yerden dedim en sonunda, sabah kilitledim mi kapıyı, sonra nereye koymuş olabilirim diye düşünürken, elimi cebime atınca buldum. Hem sevindim, hem şaşkınlığıma şaşırdım:O). 

     İki üç hafta önce bir restorana gitmiştik. Çok kalabalıktı masa, çantalarımızı da bir sandalyeye topladık. Duruyordu kenarda. Arkadaşlar kalkmaya başladı. Uğurlama, sohbet, muhabbet derken unutmuştum çantayı, sonra birden aklıma geldi. Döndüm baktım sandalye bomboş. Tam da arkada ama yol üzerinde duruyor. O an dedim ki, çanta gitti! En son kalkan arkadaşımı aradım, belki o koymuştur bir kenara diye, yok, o kalkarken duruyormuş sandalyede. Soracağım diğer arkadaşlara, tam o anda çalgıcılar geldi, ne sesimi duyurabiliyorum ne yanlarına yaklaşabiliyorum.  Komedi filmi gibiydi. Hani ulaşmaya çalışır kahraman bir şeylere, o arada rüzgar çıkar uzağa savurur, kalabalık bir grup girer  araya geçmek gitmek bilmezler. Bir yandan dört dönüyorum bir yandan içinde neler vardı düşünüyorum ama bir şey diyeyim mi, ne cüzdan, ne kimlik aklıma geldi. En çok ama en çok çantanın kendisine üzüldüm. Çok  özene bezene almıştım, internetten sipariş verip iki hafta gelmesini beklemiştim ve normalde bir çantaya vereceğim paranın iki katını verip çok da severek her gün, yandan asmalı postacı çanta olduğu halde her kıyafetle kullanıyordum. Çantama ağıtlar yakarken bir yandan da içindeki harici diske yandı canım. Tüm arşivim ondaydı. Son zamanlardaki güncel dosyalarımı henüz yedeklememiştim. Yine sağdan soldan toparlardım ama çok zamanımı alırdı ve iş, veri ve zaman kaybına sebep olurdu. Derken derken çalgıcılar uzaklaştı. O tarafta oturan arkadaşlarıma sorabildim, sandalyede çalınır diye alıp masanın altına koymuşlar çantamı:O). 

    Bazen özel notlarımı yazacak gözden uzak bir yer bulamayınca biraz üstü kapalı ya da hafiften şifreli not alıyorum ama sonra kendim de anlayamıyorum tam olarak ne demek istediğimi...

    Son olarak şunu demek istiyorum. Yaz çocuğu olsam da en çok kışı seviyorum uzun zamandır. Dün sabah uyanıp önümüzün sonbahar olduğunu, ağustostan sonra eylülün geleceğini fark edip, sevindim :O).


Yine görüşmek üzere...

20 Temmuz 2017

1084

        Bugün benim doğum günüm:0). Bu dünyadaki 38. yılımdan gün almaya başlıyorum.Dün sabah ablam geldi Fethiye'den ve onlar bugün yakın bir akrabamızın düğününe gideceği için biz dün gece kutlamamızı yaptık. Annemler ve kayın ailem, kocam, çocuğum yanımdaydı. Bir kaç misafirimiz daha vardı ve bütün gece sevgi ile sarmalandım. Tam da istediğim gibi bir kutlama oldu. Ara sıra yazıyorum şanslı olduğumu ama yine tekrar etmek istiyorum. Gerçekten güzel bir aileye sahibim.

       İyi ki doğmuşum ben:0).

14 Temmuz 2017

1083

       "Uzun zaman olmuş yazmayalı" son zamanlardaki bütün yazılarımın giriş cümlesi olmuş neredeyse çünkü hep aralıklı yazmışım. Ve bir cümlede üç kere "yazma" eylemini kullanmış oldum az önce. Cep telefonumdan yazıyorum şu an ve nedense ekranın küçük bir bölümünü gösteriyor. Paragrafın ortasını okuyabiliyorum sadece. Bu şekilde yazmak zor oluyor.

        Görüşmediğimiz zamanlarda çalıştım, okudum, kendi kendime takıldım. Bol bol iş stresi yaşadım... İşle ilgili her ne kadar "abartma, büyütme, kafana takma" telkinleri yapsam da kendime, hiç bir faydası olmuyor. Bir telaşı atlatıp bir başka koşuşturmaya başlıyoruz. Hepsi bir şekilde bitip gidiyor ve unutuyoruz çabalarımızı, yorgunluğumuzu, emeklerimizi ama yine de ben her seferinde stres yapıyorum.
     
      Kitap bulamıyorum uzun zamandır. Beni gerçekten saran ya da sarsan kitap yok. Elimde bir sürü var okumadığım ama hevesle sonuna ulaşmak için acele ettiğim, şu yönünden çok etkilendim dediğim bir kitap yok. Takip ettiğim yazarların yeni kitabı çıkmış mı diye bakıyorum ara sıra ama pek bir şeye rastlamıyorum. Gerçi geçen gün girdiğim kitapçıda fantastik seriden hoşuma gidebilecek bir şeye rastladım gibi ama bitirince devamını getirmek istersem buraya da yazarım.

     Geçenlerde gittiğim bir düğünde "ringo ringo şişeler" eşliğinde eller havaya modunda oynuyorlardı. İlginç geldi. Olmayacak bir şey değil ama eller havaya şarkısı deseler aklıma o gelmezdi açıkçası.

        Bu yazıyı yaklaşık bir haftadır her fırsat bulduğumda yazıp bitirmeye çalışıyorum. Bir anda başlayıp bitiremedim.


       Yine görüşmek üzere....
   


 

1 Mayıs 2017

1082

Görüşmeyeli uzun zaman olmuş. Geceleri genelde yorgunluktan sızıp kaldığım için pek almıyorum bilgisayarı elime. Enerjim olduğu zaman evi topluyorum biraz. Arada bir kaç sayfa kitap okuyorum. Onun dışında bir koşuşturma ile geçiyor günlerim. İşlerimi yetiştiremiyorum pek. Geç çıkıyorum. Takip ettiğim bir çok proje var. Biri bitmeden biri başlıyor derken günlerin nasıl geçtiğini fark etmiyorum bile.  

Evde de yazlıkların çıkması, kışlıkların kalkması, günlük temizlik, yemek, bulaşık... Arada sosyal aktiviteler. Hepsine yetişmeye çalışıyorum. Bazen birinden biri aksıyor. Ev mesela almış başını gitmişti çoktan. Hafta sonu izin günümde de çalışmıştım. Bugün tatil olunca biraz toparlamaya fırsatım oldu. Dinlendim biraz da, iyi geldi. Sabah yedi olmadan kalktım yine, alışmışım, çok uykusuz olmadıkça geç kalkmıyorum. Geç uyandığımda günü kaçırmışım gibi geliyor zaten, üzülüyorum. 

Yeni kitabım pek yok elimde. Eskiden kalanları, okumadıklarımı bitiriyorum. Sağdan soldan bulduklarımı değerlendiriyorum. 

Havalar güzelleşmeye başlıyor yavaş yavaş. Bulduğum her fırsatta deniz kenarına atmaya başlayacağım kendimi. Bana en iyi gelen o oluyor genelde. 

En kısa zamanda görüşmek üzere...

27 Mart 2017

1081

Sabah servisle işe giderken laminat parke dükkanının üzerinde oturan bir kadının sepet sarkıttığını gördüm pencereden. Etrafta bakkal veya sepete bir şey koyabilecek biri de yoktu. O an aklıma " 5 m kare parke koyuver sepete" diye sesleneceği geçti. Kendi kendime gülümsedim. Sonra Orhan Veli'nin şiiri aklıma geldi, hani şu
sokakta giderken, kendi kendime
Gülümsediğimin farkına vardığım anlarda
İnsanların beni deli zannedeceğini düşünüp
Gülümsüyorum...
Dediği:0).

17 Mart 2017

1080

Buralardayım aslında ama genelde sadece bir göz atmaya fırsatım oluyor. Yazmayı seviyorum ama yorgunluktan parmak kıpırtamadığım gecelerim çok. İnsanlarla uğraşmak zor. Kafam hep dolu. Bugün işle ilgili bir yanlışlığı düzeltmek için aradığım iş arkadaşım benimle konuşmak istemediğini söyledi mesela. Müsait olmadığından değil, benimle konuşmak istemiyormuş! Genel durum böyle ve daha da beter. Daha ben ne anlatayım?

29 Ocak 2017

1079

Yarın iznimin son günü. Bir yandan işi özledim ve yapılacak bir sürü şey birikti. Bir kaç günüm yoğun geçecek. Bir yandan da evde olmak, evle ilgilenmek ve kafa dinlemek çok iyi geldi. Bir haftam daha olsa onu da rahatlıkla evde geçirirdim. 

Evdeyken evi büyük ölçüde toparladım. Temizlikçi çağırdım üç sene sonra ilk defa ve tam anlamıyla dip köşe temizlik yapıldı, buna ciddi anlamda ihtiyaç vardı. Halıları yıkamaya verdim ve bu kadar zahmetsiz ve ucuz bir temizlik için boşu boşuna bekletip durduğumdan kendime kızdım. 

Kitap okudum bol bol. Birini bitirdim birine başladım. Sağda solda bir sürü ıvır zıvır vardı onların büyük kısmını yerleştirdim. Verilecek atılacak bir sürü şey vardı onları ayırdım. Ve bir de izne çıktığımın ilk dört günü evden telefonla takip etmek zorunda kaldım bir çok şeyi. Evden çalışıyormuş gibi oldu bir anlamda. Tek fark büroya gitmememdi. 

Atahan'ı göz kontrolüne götürdüm. Bir iki kere arkadaşlarımla buluştum. Onun dışında evdeydim. Geç yattım erken kalktım. Canımın istediği saatte canımın istediği şeyi yaptım. Bir çok açıdan ideal bir tatil geçirdim:O).

Telefonumu değiştirdim. İyi bir markanın en son modelini aldım. İlk defa bu kadar üst bir model tercih ediyorum. Normalde çok önemsemem markayı, modeli. Elimdeki kullanılmaz hale gelene kadar kullanırım. Bir seferliğine kendimi şımarttım. 

Yılbaşında biraz üzüldüğüm bir dönem yaşadım çeşitli sebeplerle. Bol bol düşündüm, içime baktım, geçmiş ve gelecekle ilgili çok değerlendirmelerde bulundum. Sonra  kafamdakileri oluruna ve zamana bırakmaya karar verdim. Bütün bu süreç değiştirdi biraz sanki beni. Belki yaş aldıkça doğal olarak yaşadığımız olgunlaşmanın da buna etkisi vardır. Bilemiyorum. 

Yine görüşmek üzere... 

22 Ocak 2017

1078

Uzun bir ara vermişim istemeden de olsa. Ne zamandır yazmak istiyordum ama bir türlü yazamamıştım. Yıllık iznimin yedi gününü kullandığım bu hafta, izinde de olsam erken kalkmışken fırsatı kaçırmamak gerek dedim.

İş yerinde yer değişikliği yapalı üç ay olmuş. Yeni yerime alıştım artık. Çok da seviyorum. Eskisini de seviyordum. Büyük ihtimalle yarın öbür gün bir değişiklik yine olsa, orayı da severim. Alışana ve yeni düzenimi oturtana kadar enerjimin büyük kısmını işe ayırmam gerekse de şu an artık düzeni oturtmaya başladığımdan rahatladım. Bu arada ev aldı başını gitti. İpin ucunu yakalamam biraz zor oldu. İstediğim kadar okuyamadım. İzin günüm iki günden tek güne indi bu da biraz beni zorladı. Eskiden sorumluluğum tamamen evrak üzerineydi. Resmi işlemler, yazışmalar, kağıt üzerindeki her türlü işti. Şimdi yaklaşık on bir kişilik bir ekip, onun dışında yirmi kişilik bir grup, kapsamlı bir eğitim merkezinin doğrudan sorumluluğu ve iki diğer eğitim merkezinin de takibi bende. İşler de yoğun, kafam da yoğun genelde.

Bu hafta izne çıktım dediğim gibi ama hiç bir plan yapmadım. Tek isteğim kafa dinleyip, evde yayılmak. Canım ne isterse onu yapmak. Sağ tarafıma yatmaktan yorulursam dönüp soluma yatmak. İzin deyince herkes hep bir yerlere gitmeyi düşündüğünden, ev fikri saçma gelse de çoğu kişiye, beni mutlu eden bu:O). Saatin alarmını kapatmak bile ayrı bir güzel.

En kısa zamanda görüşmek üzere.

15 Kasım 2016

1077

   Ablamın Ponçik isimli bir kedisi vardı bir zamanlar. Ben onu hiç göremedim, ablamın gönderdiği fotoğraflarından takip ediyordum. Sonra bir gün öldüğünü öğrendim. O zaman ablama hiç söylemedim - o daha fazla üzülmesin diye - ama ben onun arkasından çok ağladım. Bilmiyorum, sahipli olsa da, belki sevildiğini bilerek ölse de yüreğime çok dokunmuştu ölmesi. Hala daha ne zaman "ponçik" kelimesi duysam içim bir sızlar.

   Geçen hafta başı, sabah saatlerinde, iş yerinde otururken kapıdan bir yavru kedi girmişti. Aldık, besledik, sevdik, ona bir kutu bulduk. Kedi isteyen bir arkadaşım vardı, ona vermek için eve götürecektim. Öğleden sonra, koyduğumuz yerde kaldığını, halsiz olduğunu görünce bizim veterinerleri çağırdık (belediyenin). Her gün aradık, ishal olduğunu, iyiye gittiğini ama ilaç tedavisinin bitmediğini, bitince getireceklerini söylemişlerdi. Mama aldım ona, gelince yemeği hazır olsun diye, Paris'in eski kum ve mama kabı vardı. Onları ona ayırdım. Bugün artık geri almayı beklerken, kusma başladığını, serum bağlandığını ve kurtulma ümidinin çok az olduğunu öğrendim. Sinirlerim bozuldu sonra, bu gece ağladım, ağladım, ağladım. Bana barınaktan fotoğrafını gönderdikleri, yuvalanmayı bekleyen diğer üç yavru kedi için ağladım. Pazar sabahı işe giderken tam çöpü attığımda karşıma çıkan ölmüş kedi için ağladım. İyileşmesini beklerken kötü haberlerini aldığım, adını bile koyduğumuz Buğday için ağladım. Dünyada kendine yer bulamayan bütün ölen kediler için ağladım. Barınakta yuva beklediklerini bildiğim halde alıp kendim bakamadığım üç yavru için de ağladım. Dünya kötü bir yer gibi diye de ağladım. Ağladıkça ferahlar ya insan ben bu sefer pek ferahlamadım. Belki de yeterince ağlayamadım. Bilmiyorum. 

   Dönem dönem eski yazılarımı arşivlediğimden tüm yazılarıma erişim yok biliyorsunuz. Hep kendi kendime "Toplamda kaç yazı yazdım acaba, bir ara arşive dalayım, eski yazılarıma da numara vereyim, kaça geldiğime bakayım..." diyordum. Sonra geçen gün bir baktım ki bunu blogspot yapmış zaten. Ya yeni eklendi, ya vardı ve ben hiç farkında değildim. Artık her neyse, gördüm ki 1076 yazı olmuş. E o zaman 1077 ile devam etmek mantıklı geldi. Numaramız o yüzden kırktan, bin yetmiş yediye atladı. 

  Geçen gün başka bir birimde nöbetçiydim. Bu tarz muhabbet beni çok sıksa da artık çok bunaldıklarından mıdır, bilmiyorum nedendir oradaki arkadaşlar birim görevlisinden dert yandı bütün gece bana. Dinledim, dinledim, dinledim. Sonradan kafama dank etti. Ben de son bir buçuk aydır bir merkezi yönetiyordum ve beraber çalıştığım arkadaşlar kim bilir, beni kimlere, nasıl anlatıyorlardı. Kendi kendime güldüm. Çünkü bana göre her şey eskisinden daha güzel ve yolunda:O).

   Sonra yine yeniden görüşmek üzere...

12 Kasım 2016

40

   Ben bugün fuardaydım tabi ki. İki aydır bekliyordum başlamasını. Kapıdan girdim, hangi yayınevi nerede diye bakarken "Burcu" kelimesi çalındı kulağıma. Ve hemen akabinde çok tatlı bir hanımefendi ve bir beyefendi ile tanıştım. Fotoğraf çekilmek aklıma geldi sohbetimizin sonunda da, telefonunu almadığıma çok pişman oldum. Çünkü ablamla, onun İstanbul'da olduğu dönemde, müsait olursa Serpil hanımla görüşmekten mutluluk duyacağımızı konuştuk. Serpil hanım mutfakcami@hotmail.com adresine yazarsanız telefon numaranızı çok sevinirim. İşte blogun en güzel ve en çok sevdiğim yönü, güzel insanları bir şekilde hayatıma katması. 

    Fuardan aldığım kitaplar ise aşağıdaki fotoğrafta. Saymakla uğraşmayın, tam otuz tane. Büyük kısmını sahaflardan beşe, ona aldım. Ve bunlar okuyayım dediğim ya da okumuştum ama kitaplığımda da olsun dediğim kitaplardı. Yaklaşık üç buçuk saat kadar kaldım fuarda ve çok kitap aldığımdan çok yoruldum ama aslında çok gezmedim. Sahaflarda özellikle her bir rafı tek tek inceledim. Bir süre sonra gelip o var mı bu var mı diye soran diğer müşterilere, burada yok şu sahafa bak ya da aradığın kitap şu gözde diyebilecek kıvama gelmiştim. Ve bir iki tanesine dedim de. 

    Cumartesi tek izin günüm son bir buçuk aydır. Geçen hafta sorumlusu olduğum alanın sergisi vardı ve yoğundum. Cuma gecesi etkinlikte nöbetçiydim. Yarın çalışacağım. Ev de aldı başını gidiyor bu arada. Kocam çamaşır dağlarından bahsettiğinde, ona, bu dağlar sayesinde hayatın monotonluğunu kırdığımı, neyin temiz ve ütülü dolabında hazır olduğunu hiç bir zaman bilemeyeceğinden, her sabahının ayrı bir macera olacağını söyleyecek kıvamdaydım dün gece:O). 

    Geçen haftaya ait tarihe  not düşülmesi gereken olaylardan biri de Atahan'ın bisikletten düşüp iki dişini kırması ve dudağını yarmasıydı. Dikişleri alınacak pazartesi günü ve ondan sonra bir de dişçi faslımız olacak. Çok daha beter şeyler olmadığı için sevinsem de, beni "Düştüm!" diye aradığından, onu gördüğüm ve iyi gibi olduğunu anladığım ana kadar geçen sürede ömrümün on senesini arkamda bıraktım.

    Geçenlerde internette "Bilim insanları kadınların dudaklarında ve popolarında omega 3 yağı depoladıklarını, bu yağ asidinin de beynin gelişmesini teşvik ettiğini düşünüyorlar."  gibi bir cümle okuyunca mesela "zekamı popomdan alıyorum" cümlesini kurabileceğimizi fark ettim ki, nedense bu benim çok hoşuma gitti :O).

   Bir süre kitap okumakla meşgul olacağım gibi görünüyor. Sonra yine görüşmek üzere...

10 Kasım 2016

4 Kasım 2016

39


    Bugün yerel yönetim temsilcileri olarak İstanbul Tasarım Bienali'nin Özel Galata Rum Okulu'ndaki sergisine davetliydik. Oldukça keyif aldığım ve çoğalarak çıktığım bir sergi oldu. Asıl dikkatimi rehberimizin - bienalin direktörü Deniz Hanım'ın - anlattıklarına verdiğim için çok fazla fotoğraf çekemedim ama özellikle eski mezar taşları ilgimi çeken bir konu olduğundan çeşitli mezar taşlarının bulunduğu bu salonu ayrıntılı inceledim. 





   
    Özel Rum Okulu'nun hemen karşısındaki kilisenin önünden defalarca geçmiştim ama hiç yukarıdan bakma imkanım olmamıştı. Bugün çatı katına çıktığımızda ilk işim fotoğrafını çekmek oldu. Çıkışta kapıdaki güvenliğe kilisenin adını sorduğumda biz Rum kilisesi olarak biliyoruz dedi. Eve gelip internetten baktığımda tam adının Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi olduğunu öğrendim. Bir kaç kere yanmış ve yeniden yapılmış ama ilk yapılış tarihi 1360. Yani 656 senelik!
 

  Yine okulun çatısından gördüğüm yıkılmış ev. Arkeolog olmamla ilgisi var mı bilmiyorum ama eski dışında harabiyet de çok ilgimi çekiyor. Bilgisayarım yıkılmış ev fotoğraflarıyla dolu. Nerede bulursam bulayım mutlaka bir kare çekiyorum. Bu evi sanki daha önce de görmüşüm gibi geliyor ama okulun çatısına ilk defa çıktım, o civarda başka nereden görmüş olabileceğimi de bilmiyorum...


 
   Günün en içimi ısıtan fotoğrafı ise buydu. Kedinin durakta uyumasından çok altındaki  karton hoşuma gitti. Hayvanları çok seviyorum ve onların korunup kollanması beni mutlu ediyor. Camdaki maymun kedilerim Saruman ve Şarlo hala her sabah ve akşam geliyorlar. Saruman her camı açtığımda  evin içine dalmaktan çekinmiyor ama onu sevmeye çalıştığımda da pati atıyor. Bu yüzden ona kızsam da kıyamıyorum hiç bir şekilde. Şarlo da büyüdü ve çok yakışıklı bir beyefendi oldu. O daha gururlu. Asla Saruman gibi cama gelip yalvarmıyor.  Mama verdiğimde de pek yemiyor, Saruman'a bırakıyor. İçeri girebilirse camı açık bulup Paris'in mamasından otlanıyor sadece.




  
  Bunlar dışında yoğun bir iş hayatı ve ev yaşantısı içinde günlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum bile. Sabahları erken kalktığımdan geceleri de erkenden uyuyakalıyorum. İki arada bir derede kitap okumaya çalışıyorum. Ve on iki kasımda kitap fuarı başlayacak artık resmen gün sayıyorum ve tüm sabırsızlığımla  onu bekliyorum.  

    En kısa zamanda yine görüşmek üzere...

18 Ekim 2016

38

   Bilgisayarım bozuktu uzun zamandır. Alışmışım her işimi bilgisayardan halletmeye, zor geldi açıkçası. Bu yüzden uzak kaldım blog dünyasından bir süredir. 

   Bunun dışında iş yerinde çalışma alanım değişti ve biraz genişledi. Son on günüm de yeni yere yerleşmeyle ve yeni konuları öğrenmeyle geçti. 

   Atahan soğan  halkası yapacakmış. Gidip bir ona bakacağım. Daha ayrıntılı yazacağım en kısa zamanda. Bu sadece bir merhaba olsun. Bir de Asortik de yazsın artık bence!

12 Eylül 2016

37

   "Türkiye'nin En Eski ve Güncel Blogları " Evren Bey'in oluşturduğu bir liste. Ben ve ablam Asortik Krep de bu listenin başlarında yer alıyoruz. Listeyi oluşturabilmek için zaman harcamış ve emek vermiş Evren Bey. Bence bu çabalarına fazlasıyla değmiş. Kendisine bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum: Elinize sağlık!

   11 seneyi geçmiş neredeyse ben yazmaya başlayalı. Dönem dönem uzun aralar versem de hiç bırakmadım. İlk yazımı sabit tutuyorum onu hiç bir zaman kaldırmadım ama aradaki yılları arşive alıyorum bir süre sonra genelde. Kitap etiketli olanları bırakıyorum sadece. En son arşivlemem Kasım 2015'te olmuş.  

  Bırakmayı hiç düşünmedim. Çok aktif olamasam da, bazen kimseyi okuyamasam da burada bir şekilde yaşam arşivi oluşturmuş oluyorum kendime ve bundan vazgeçebileceğimi sanmıyorum. Yazmayı da seviyorum e o zaman bir sonraki yazıda yine görüşmek üzere :O).

11 Eylül 2016

36

   Bayram arifesi bu gece ve yapılacak milyon tane iş var ama ben yine de biraz bir şeyler yazmak istedim. 


   Yıllık iznime çıktıktan sonra bir haftalık bir tatile çıktık. Önce Fethiye'ye ablama gittik - hatta Fethiye'ye ablamla beraber, onu da alarak gittik - ve ardından Edirne'ye üniversite arkadaşlarımızı görmeye.



   Ablama yaklaşık üç senedir gitmemiştik ve bu arada Ateş, Erika ve Mia gelmişti aileye ve hiç biriyle tanışmamıştık. Yeni taşındığı evi görmemiştik. 


 Erika

 Ateş

 Mia - Tek bacağı havada uyurken :O).

   Süper dinlendirici bir tatil oldu benim için. Ablam beni gerçekten şımarttı ve elimi soğuk sudan sıcak suya sokturmadı. Canımız istediğinde gezdik, canımız istediğinde mayıştık bahçede. Bol bol çocukları - Ares, Ateş, Mia, Erika - sevdik. Arada civciv ve ördek konuklarımız oldu. Tavşanlara baktık. Kocaman bir kara kaplumbağası bulduk - kümesin tellerinin altından girmeye çalışan -  fotoğraflarını çekip saldık.  Göcek'e gittik, Kayaköy'de kahve içtik, Aminthas'ın mezarının hemen altındaki harika panoramik manzaralı restoranda yemek yedik bir akşam. Bir gece beyleri evde bırakıp Paspatur'u gezdik ablamla. Bulduğumuz tüm takıcı dükkanlarına girip, her bir şeyi tek tek inceledik. 




Kabak koyuna gittik bir gün. Aşağıdaki fotoğraf oradan. 

Enver Yalçın Yörük Müzesi'nde harika bir köy kahvaltısı ettik. 

   Gidişte yayla yolu dedikleri iç kısımdan gitmiştik. Dönüşte İzmir üzerinden gelip doğrudan Edirne'ye geçtik. İki gün de orada kalıp öyle döndük. 

   Tatil çok güzel olsa da evimi özlemiştim. Paris'i evde bırakmıştık giderken. Annemler her gün uğrayıp mamasını verip suyunu kontrol ettiler. Onu da özlemiştim. Biz yokken biraz boyun çevresindeki tüylerini dökmüş Paris. Saçlarını kestirmiş gibi olmuş bir nevi. Biraz da asabi bir hava katmış görüntüsüne bu dökülme. Gözüme değişik geliyor, baktıkça garipsiyorum.

   Bayramda buradayız. Bayramdan sonraki hafta da izinliyim. Okul hazırlıkları ve evde yayılıp tembelleşme, normalde zaman bulamadığım ıncık cıncık şeylerle uğraşma planlarım arasında. 

   Kurban bayramınız mübarek olsun. Yine görüşmek üzere...