29 Mart 2026

Martın Yirmi Dokuzu - 2026



    Son on gündür kitap okuyordum. Kesintisiz. Bayram öncesinde Debbie Macomber'in Blossom Sokağı serisini en son 2015'te okuduğumu fark edince dur şunları bir daha okuyayım, bayramı da mutlu sonla biten kitaplarla geçireyim dedim. Bunun üzerine bir de bayramda yağmur yağmadı mı! Tam battaniye altında, elinde çayın - kahven okumalık kitaplar olduğu için birini bitirip birine başladım. Birinci, ikinci derken on bir kitap on günde bitti. Aslında daha da çabuk biterdi ama bayramda bir de hazır evdeyiz, şu dolabı bir toplayım diye mutfağa giriştim. O zamandan bu zamana mutfakla uğraşıyorum. 



  Ben bir ara vakumlu, ahşap kapaklı kavanozlar almıştım. Çok hoşuma gittiklerini anlayınca birkaç değişik boyunu aldım. Birkaç tane de desenli aldım. Bir kısmını kullanıma sokmuştum ama büyük kısmı da evdeki eskilerle değiştirilmeyi bekliyordu. Baharat dolabı karman çormandı. Onu da, nasılsa kavanozları değiştireceğim, o zaman hem değiştirip hem düzenlerim diyerek bekletiyordum. Bayramda hazır evdeyken, bir kenardan başlayım dedim. Kimseyi rahatsız etmeden sessiz sedasız yapabileceğim bir işti. Dolabı boşalttım. Oradan çıkarıp başka yere koyacaklarım olduğu için diğer dolabı da boşaltıp yerleştirmem gerekiyordu. Bir de başka dolaplardan alıp ilk dolaba koyacaklarım derken tüm mutfak dolapları komple ortaya döküldü. Yıka, sil, yerleştir derken benim bir kenardan başladığım iş hala bitmedi :O). Aslında şöyle, yüzde doksanı bitti. Ama bu size de oluyor mu bilmiyorum, bir kısım eşya ortada kaldı. Tezgaha koymuştum yerlerine yerleştireyim diye, tezgahı toplarken masanın üzerine aldım, yemek yiyeceğimiz zaman masanın üzerinden dolabın üzerine derken, onlar bir ara yine tezgaha döndü. Sonra yine kaldırdım başka yere derken her seferinde birkaç tanesini koyuyorum olması gereken yere ama bir yandan da başka şeyler ekleniyor galiba, o yığın hiç azalmıyor:) Bu arada yeni aldığım kavanozlardan birini de kırdım. Kızartma tenceresini devirip içindeki yağı yere dökmeyi başardım. Kombi tam da altındaki dolabı yerleştirdiğim gecenin sabahında şelale tarzı su akıtınca her şeyi tekrar boşalttım, sildim, kuruttum, yerleştirdim. Sonuçta mutfakta hadi şu dolabı yerleştirivereyim diye başlayan süreç bir şekilde günlerce süren bir maratona döndü. Fotoğraf da her yeri kavanoz, eşya doldurduktan sonra tezgahı temizleyip, günler sonra boş halinde gördüğümde aman da ne güzelmiş demek için çektiğim fotoğraf. Ama baktım baktım, sonra dedim ki, bu da böyle taşınılmayı bekleyen ev gibi, bomboş, ruhu yok. Sevmedim. 


   Bu arada ekmek yapımına devam. Tipleri kayık ama tatları süper. Kabarmış ekmeklerim, fırına vermeden hemen önce. Kalan ekmeklerden de kruton yapmaya başladım, özellikle çorbayla süper oluyor. Ben krutonu sadece fırında kurutulmuş ekmek zannediyordum nedense, halbuki ona baharat, yağ, sarımsak koyuluyormuş. Bunu da bu yaşımda keşfetmem! Gerçi çok da ilginç değil, yapmayı seviyorum ama çok ekmek seven biri değilim aslında. Rahatlıkla hayatımdan komple çıkarabileceğim bir şey. Günlerce yemesem aramam. Kocam da tam aksine makarna - pilavı bile ekmekle yiyebilecek kadar sever. Bir de ben, kepek, çavdar, tam buğday, köy ekmeği severken onun en çok sevdiği normal unla yapılan beyaz ekmektir ama benimle yiye yiye diğerlerine de alıştı. İlk evlendiğimiz yıllarda bayat ekmek de asla yemezdi, her gün mutlaka taze alırdık ama ben kızarmış sevdiğim için mecburen kızarmış ekmeğe de alıştı. Yirmi altı seneden sonra başka hangi yemek alışkanlıkları değişti bir ara biraz düşüneyim aslında...

  Yine görüşmek üzere.

 

19 Mart 2026

Martın On Dokuzu - 2026


   Ekmek yapmaya başladım ben :O). Önce cevizli, ayrıca çekirdekli ve sonra bol tahıllı yaptım. Kuru kayısı ve tarçınlı denedim. Onları kek gibi poğaça gibi canımız istedikçe koparıp koparıp yediğimizi fark edince de normal ev ekmeği yapmaya başladım. Tarif basit, 5- 6 bardak un, maya, tuz, su :O). İlk yoğuruştan sonra en az bir saat mayalanıyor, şekil verip fırın tepsisine koyduğumda da bir yarım saat dinlendiriyorum. Sonra yarım saat 200 derecede pişiriyorum. Ekmekleri yarı yarıya oranlayacak şekilde tam buğday unu - normal un karışık yapıyorum. Maya da evde ne varsa, kuru maya, yaş maya fark etmiyor. Bazen iki küçük baton yapıyorum, bazen yuvarlak 4 - 5 parça, bazen de somun. Tazeyken de güzel oluyor, kızartınca da çok güzel. Ekşi mayalı ekmek deneyeceğim bir ara. Sizin de önerileriniz varsa ekmekle ilgili yorumlara yazın lütfen. Özellikle değişik ekmek fikirlerine çok açığım. Benim yaptıklarım dışında neler olabilir mesela? Siz ekmek yapıyor musunuz? Ekmek yapımıyla ilgili tavsiyeleriniz var mı? Bekliyorum.

 Görüşmek üzere.

6 Mart 2026

Martın Altısı - 2026

   Dün kağıt hamurumu yoğurdum. Dokusuna, kıvamına baktım. İkiye bölüp bir kısmına tutkal ekledim, bir kısmını tutkalsız bıraktım. Aralarındaki farkları gözlemledim. İlk hamurumda hedefim sadece olayı anlamak olduğundan bir şeyler ortaya çıkaracağım diye çok zorlamadım, rastgele şekiller yapıp yaptıklarımı da bir kenarda kurumaya bıraktım. Bugün hala nemliydiler. Bu ilk hamuru normal, düz atık kağıtlardan yapmıştım. Biraz daha neler yapabileceğimi araştırıp bir de yumurta kartonlarından yapıp onun nasıl olduğuna bakacağım. Hiçbir şey ortaya çıkaramasam da kendimi oyun hamuruyla oynayan bir çocuk gibi mutlu hissettiğimi fark ettim. En çok hoşuma giden şeylerden biri de o yazılı, boyalı, farklı renklerdeki kağıtların dönüşüm geçirip bambaşka bir kıvamda ve renkte apayrı bir şey haline gelmesiydi. Çalışmalarım devam edecek. 

  Bugün annemin doğum günü. İyi ki doğmuş, onunla daha birçok sağlıklı, mutlu yıllarımız olur inşallah. Bugün sadece mesajla ve arayarak ve akşam üzeri yarım saatliğine bize uğradığında sarılıp öperek kutladık. Yarın Çağıllar gelecek, asıl kutlamamızı o zaman yapacağız.   

  Kaç gündür durup durup benimle artık görüşmeyen abim düşüyordu aklıma. Normalde çok fazla onu düşünmediğimden pek anlam veremedim. Sonra dedim ki, acaba sıkıntıda mı, derdi mi var, darlandığı için mi aklıma düşüp duruyor. Biraz düşündüm, öyle bile olsa dedim, adam seni çıkarmış hayatından sen hala onun için mi endişeleniyorsun yani Burcu! Aklımdan kovaladım gitti. 

  Yine görüşmek üzere.

5 Mart 2026

Martın Beşi - 2026

   Hayatımı düzenlemeye devam ediyorum bir yandan da, her anlamda. Direkt konuya daldım, değil mi? Size bahsetmeyi unuttum ama yaklaşık otuz senedir temsilcisi olduğum, bir ara takım öncülüğünü de yaptığım Avon'u bırakmaya karar verdim. Otuz seneden bahsediyorum ve eve başka marka girmedi düşünün bir. Hayatımda hiç mıratıse ya da matsonsa adım atmadım. Bir de konuyla alakasız ama mıkea'ya hiç gitmedim :O). Ne varsa alınacak katalogtan bakıp koduyla sipariş verdim. Genel olarak memnundum da ama şunu fark ettim ki artık kozmetik satışı işi yapmıyorum. Sadece kendimize alıyorum. Bunun için de temsilciliği devam ettirmeye gerek yok. Ciddi bir stok da yapmışım. O stoğun tamamen bitmesi iki seneyi bulur yani, o kadar. Eskiden yeni katalogu heyecanla beklerken artık kampanya sonlarında göz ucuyla bakar olmuşum. Eh, kendime yük yapmanın anlamı da yok o zaman. İşlevi kalmayan şeyleri sonlandırmak zaman ve enerji kazandırır. İşin hoşu şuydu ki, senelerdir kocam bana bırak derdi ben de devam edeceğim derdim. Konu kapanırdı. Bu sefer ben ona bırakıyorum deyince çok şaşırdı ve devam et, neden bırakıyorsun dedi. Tepkisinin böyle olacağını tahmin etseydim söylerken videoya çekerdim :O). 

  Bunun dışında bir süredir kağıt hamuru olayı çok ilgimi çekiyordu. Zaten taş tozunu oturtmaya çalışıyorken bir de başıma onu çıkarmayım diye uzak duruyordum ama yavaştan da olsa bir giriş yapmaya karar verdim. Dün evdeki atık kağıtları sıcak suya yatırdım. Şimdilik bir şey yapmakla uğraşmayacağım. Sadece süreç nasıl ilerliyor, kıvamı nasıl oluyor, ne yapmak gerekiyor, ne kadar dayanıklı oluyor ya da değişik kağıt türlerinden nasıl hamurlar elde ediliyor, kuruma süreci nasıl, ne kadar sürüyor bunları gözlemleyeceğim. Buna da başlayınca işten ayrıldığımdan beri yapmak isteyip de yapamadığım şeyler olarak dikiş ve etamin kaldı sadece. Dikiş için çok yayılmam gerekiyor, makineyi çıkar, kumaşları dök ortaya derken o böyle hadi bir başlayım diyebileceğim bir şey değil. En azından elimde ne var ne yok görmek için bile iyice bir köşe bucakta eşelenmem gerekiyor. O yüzden erteleyip duruyorum. Etaminlerimi ise çıkardım çoktan. Eskiden bol bol pano işlediğim için çok fazla ipim ve birkaç metre kumaşım da var. Onda da başlangıç için küçük bir şeyler seçmem lazım. Isınma turu olsun diye. Bir sürü etamin kitabım, dergim de var ama onlara bir bakıp model belirleyemedim bir türlü. O yüzden erteleyip duruyorum. 

 Görüşmek üzere...

4 Mart 2026

Martın Dördü - 2026

 

  

  Hektor'un yatağı :O). Geçen yazımda aldığımdan bahsetmiştim. Aslında yatağın ayrı bir şiltesi vardı ama çok yumuşak olduğundan Hektor hareket ettikçe içine gömülüyor bu da kendisini güvensiz hissettiriyordu. Yatağa iyice alışana kadar o yumuşak şilteyi kaldırıp bizim daha sert olan sandalye minderlerinden koydum. Bizim mabadımız rahat etmese de olur, önemli olan çocuğumdu tabi ki :). Yatağı hep hayal ettiğim gibi mutfak kaloriferine taktım. Orası tam camın kenarında, pencere de yere kadar, yattığı yerden dışarısını rahatlıkla izleyebiliyor. Son durum şu ki, geçen gün ilk (ve belki de son defa) bana mutfak kapısını açtırıp gidip yatağına yattı. Bunun dışında orada benim bir yatağım var, gideyim hem yatayım, hem dışarıyı izleyim, kaloriferin de yanı, sıcacık diye pek düşünmüyor. Ben alıp yatağına koyuyorum. Tamam, itiraf ediyorum koyma işlemi tamamen benim irademle oluyor ama koyduktan sonra hiç müdahale etmiyorum. İsterse yatıyor isterse saniyesinde kalkıyor. Teklif var ama ısrar yok.. Son durum şu diyebilirim, yatağımız hayatımızın vazgeçilmez bir öğesi değil ama hiç yatmadı diyebileceğim seviyede de değil. Ara ara gidip kullanmalık, canı isterse tercih ettiği bir obje. Sokakta hareket varsa orada yatıp izlemeyi seviyor ama sakin günlerde nadir takılıyor. Bu arada fotoğrafta da kağıt havlu öyle sarkık ve yamuk. Düzeltmeden fotoğrafı çektim. Düzeltmeye çalışsaydım kalkıp giderdi. Fotoğraf çekilmeyi sevmiyor elimde telefonu gördüğü anda nerede olursa olsun çekip gidiyor. Sağı solu düzeltmeye kalktığımda yakalayamıyorum hiç. O yüzden bahtıma ne çıkarsa öyle çekiyorum :O).

  Sonra yine uğrayacağım, şimdilik bu kadar diyelim. Yine görüşmek üzere.

14 Şubat 2026

Şubatın On Dördü - 2026

   Son aşklarımı sizinle de paylaşmak istedim. Markaları görünmüyor da yine de yazayım, reklam değil. Gittim parasıyla çatır çatır aldım :O). İçleri boş, kullanmayacağım belki de bir süre ama çok tatlılar. Gözümün önünde olmalarını seviyorum. Çalışma odasında duruyorlardı bir süredir, dün mutfağa aldım. 

   Eski objelere bayılıyorum. Eskitilmiş objelere de bayılıyorum. Taş tozundan eskitilmiş görünümlü obje yapma denemelerim de oluyor ama tekniğe daha hakim değilim. Tam istediğim sonucu alamıyorum. İstediğim gibi olduklarında sizinle de paylaşacağım.

  Geçen hafta implantların altıncı ay kontrolü vardı. Bir sorun yok, gayet iyiler. Dişçiye gideceğim zaman, bu sadece bir kontrol bile olsa, o kadar çok sıkıyorum ki kendimi eve döndüğümde on saat taş taşımış gibi oluyorum. Günler öncesinden de stres yapmaya başlıyorum. Kafamın bir yerinde "dişçi" alarmı çalıyor sanki sürekli. Durmaksızın, hiç susmadan. Kontrol bittiğinde de çok rahatlıyorum. Bir sorun olmadıkça - ki hiç olmaz umarım - dişçiyle hiçbir işim gücüm kalmadı artık, çok mutluyum. Sadece hepten aykırı çıkan bir 20'lik dişim vardı. Çekilmesi gerekiyordu. Ona da baktı. Beklemeye devam edelim dedi. Ağrı sızı yapmıyorsa, ki yapmıyor, durabildiği kadar dursun dedi. Benim hiç acelem yok zaten çekilmesi için, durabildiği kadar duracak olması da ayrı mutlu etti. Sonuçta gerim gerim gerildiğim bir dönemi daha huzurla atlatmış oldum :O). 

  Bir online günlüğüm olsa diye düşündüğümü fark ettim geçen gün. Bir saniye sonra aklıma geldi, e var zaten :O). Blogumu nasıl unutabildim hiç bilmiyorum. O an kafam başka yerdeydi büyük ihtimalle. 

  Taa Paris'in zamanından beri kedi kalorifer yataklarına bayılıyorum. Hep onlarda gözüm vardı ama kaç kere baksam da almaktan hep son anda vazgeçiyordum. Geçenlerde baktım Hektor çamaşır serdiğim zaman kalorifer peteğinin üzerinde yatmayı seviyor. Çamaşır yokken tercih etmiyor, sıcaklıkla beraber o yumuşaklığı da istiyor demek ki. Neyse, bunu görünce ben yine kalorifer yataklarına bakmaya başladım. Aldım da. Dün geldi ama bizimki şu an için çok yüz vermedi. Biraz kokladı, indi gitti. Merakla takip ediyorum alışacak mı, sevecek mi, yatacak mı diye. Ona biraz zaman tanımaya karar verdim. Kokusu yabancı gelmesin diye bir giysimi de koydum yatağa. Çok başında durup çocuğu da germemeye çalışıyorum ama bir gözüm hep üzerinde. Sevip de yatarsa size de fotoğraf atacağım. 

  Yine görüşmek üzere. 

5 Şubat 2026

Şubatın Beşi - 2026

     Hayatın hay huyunda, günlerin koşturmacasında zaman akıp gidiyor. Buraya çok sık uğrayamıyorum. Kafam hep bir şeylerle dolu. Hep yapacak işlerim var. Yavaş yavaş her şeyi bir düzene oturtuyorum aslında ama bazı şeyler için de biraz daha zamana ihtiyacım var. 

    2019 - 2020'de ablamın hastalığı döneminde bir yandan iyileşince tam zamanlı bir işe dönmesinin zor olacağını düşünerek, ben de işten çıkarsam bana da bir alternatif olsun diyerek kendi markamızı, el işi ürünler satarak kurmaya karar vermiştik. Çalışmalarımıza başladık, İnstagram sayfamıza ürün yüklüyorduk. Annem dikiyordu, ben fotoğraflıyordum, ablam fikir desteği sağlıyordu. Kanser dışında hayatımızda bir konu oluyordu, annem dikmekle uğraşıp biraz kafasını dağıtıyordu, yeni şeyler öğreniyorduk. Adım adım ilerliyorduk derken ablamı kaybettik. O gidince, hesaba onu kaybettiğimizi yazdım, ürünlerin hepsini toplayıp bir kenara kaldırdım, bir daha da elim değmedi onlara. Kolum kanadım kırıldı. Sonra sonra İşten ayrılınca Dolap hesabından satış yapmaya başladım ama el işi ürünler hala kaldırdığım yerdeydi. İnstagram hesabında son gönderi duruyordu. Bambaşka şeylere yönelip onlara dokunamadım hiç. Onsuz geçen üç yıl...Bütün temelleri birlikte attık. Bir yanım diyor ki, giden sen olsaydın devam etmesini isterdin, bir yanım diyor ki, hiç elleme bırak böyle kalsın. Bilmiyorum. Bugün bir dönüp bakayım dedim ama biraz ağır geldi galiba. Hemen bir karar almak zorunda değilim diye düşünerek duygularımı sizinle paylaşmaya geldim.

  Yine görüşmek üzere...

19 Ocak 2026

Ocağın On Dokuzu - 2026

   Bu sabah uyandığımda dışarısı bembeyazdı. İnce ince ama yoğun bir şekilde de yağmaya devam ediyordu. Atahan'ın iş yeri uzak ve ters, o nasıl gidecek nasıl dönecek diye dertlenirken karın keyfine fazla varamadım. Güzergahtaki tüm yolları, canlı kameraları, Büyükçekmece'den ve civarından atılan anlık - son dakika hesaplarındaki tüm durumları inceledim. Navigasyondan yol açık mı diye baktım. Genelde ana yollar açıktı ama bizim evin önü gibi ara yollar kapalıydı. Dokuz buçuk gibi dayanamadım Atahan'ı uyandırdım (Mesaisi 15.00 - 23.00 olduğundan geç yatıp geç kalkıyor.). Toplanıp en tehlikesiz şekilde nasıl gidilir, şu yol mu bu yol mu diye istişare yaptık. Kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Ettik. Daha biz sofradan kalkmadan kar durmuştu, yerdeki tüm kar da eriyip gitmişti :O). İçim rahatladı en azından, durup durup kar yağıyor mu diye camdan bakmaktan da kurtuldum. 

  Kargoya da gitmem gerekiyordu bugün. Tabi pazartesi yoğunluğu da olduğundan on kişilik bir işlem sırasının on birinci kişisi olarak beklemeye başladım. Gişe önünde ikinci sırada bekleyen teyze dikkatimi çekti. Onu izledim biraz çaktırmadan. O arada sıra ona geldi. Doğum tarihini söyledi "teyze" ve benden bir yaş küçük olduğunu gördüm. 81'liymiş!  Ona teyze diyorsak bana bir ayağı çukurda dememiz lazım! Ama ya valla bak, hayatımda bu kadar "teyze" görünüşlü bir kadın görmedim ben. Tam tarif edemiyorum, yandan gördüm çünkü, yüzünü falan tam görmedim ama davranışları bildiğin bir "yaşlı" davranışıydı. Yaptığı tek şey de artık ne ödüyorsa, onun kodunu / abone numarasını ardından doğum tarihini söyleyip parasını vermekti. Kendi kendime çok güldüm. Kameraları izliyorlarsa, bugün melul melul sırasını beklerken birden, durup dururken ve aniden yüzü gülmeye başlayan kişi bendim :O). Önce bir ufal da cebime gir Burcu dedim kendime. Kadın senden küçükmüş, neyin "teyze"si, abartma dedim. Sonra bir ona baktım, bir kendime. E çünkü doğal olarak o teyzeyse ben hayli hayli teyzeydim :O). Ama gerçekten, iki gözüm önüme aksın ki, ben hiç "teyze" gibi durmuyorum. Kendime genç demek için demiyorum, tipim teyze tipi değil. O "teyze" gittikten sonra da çok sıra bekledim, o arada da düşünüp durdum. Bu da ayrı bir duruş mu diyeyim, tipoloji mi diyeyim, bilmiyorum ama o bende yok, o kardeşte ise fazlasıyla vardı :). 

  Yine görüşmek üzere...

11 Ocak 2026

Ocağın On Biri - 2026

   Kafam dolu olduğunda yazamıyorum. Odak noktam pratik işlere kaymıştı son haftalarda. Doğru düzgün bilgisayarın başına bile geçmedim. Günler de çok çabuk geçiyor. Evde sıkılmaya hala zamanım olmadı :O). Bu bir ısınma - giriş yazısı olsun. Kafamdakileri de biraz netleştirdim gibi. Sonra bir ara gelip daha uzun yazayım. 

   Görüşmek üzere. 

27 Aralık 2025

Aralığın Yirmi Yedisi - 2025

  Merhaba, yine ben. Bu sene son defa olabilir bu yazım. Büyük ihtimalle seneye kadar bir daha yazmam. Bu iğrenç espriyi her sene bıkmadan herkese yapmayı seviyorum. Sizi de es geçmedim :O). 

    Ben artık ne iş yaptığım sorulduğunda "ev kadınıyım" dememeye karar verdim. Ev kadını değilim çünkü. "Evcil bir insanım" diyebilirim. "Evde takılan biriyim" olabilir. Ama ev kadınıyım dememin gerçek ev kadınlarına hakaret olacağını fark ettim. Geçen gün üst kattaki komşumla telefonda sohbet ediyorduk, öğleni biraz geçmişti. "Yarının yemeğini yaptım ben de işte" dedi. O an ben sigara içip mutfak tezgahındaki kahvaltı bulaşıklarıyla bakışıyordum. Yarını bırak, daha akşam için bir şey yapmamıştım, kaçta yapacağım bile belli değildi. O gün kahvaltıyı geç etmiştik, karnımız kaçta acıkırsa o saatte yapacaktım. Ne yapacağıma da o an dolabın karşısına geçip evde ne var diye bakarak karar verecektim. Bu da ilk aklıma gelen zahmetli ya da zaman alan seçenekleri eledikten sonra olacaktı. Onun yarının yemeğini yaptığını duyunca şapka çıkardım ve artık kendime "ev kadını" demeyi ona ve milyonlarca gerçek ev kadınına hakaret olarak kabul etmeye başladım. Ev kadını değilim ben, evcilim sadece. 

    Aralık başında artık ekşi değildir diyerek mandalina almıştım. Ekşi değildi ama tatlı da değildi, yenilmedi. Ben de bir kilodan iki tanesinin tadına bakılmış gramdaki mandalinadan reçel yaptım. Maksat meyve ziyan olmasın. Neyse, o günlerde kuzen vefat etmişti. Kafam yerinde değildi pek, daha önceden hiç yapmadığım bir şeyi yapıp altı yanan tencereyi unutup dışarı çıktım. Neyse ki, iki ufak tefek işi halledip kısa sürede döndük o gün. Reçel de en küçük ocağın, en kısık halinde ağır ağır kaynıyordu. Çok hafif karamelize tat kazanmış ama başka kötü bir şey olmamıştı. Unutup çıktığım için çok üzüldüm ama o hafif kavruk tadı keşfettiğim için de çok mutlu oldum. Her sabah sadece o reçelden yemeğe başladık. Kısa sürede bitti. Yine yaptım. Bu sefer bilinçli olarak biraz daha ateşte tutup yine aynı tadı elde ettim. Birer kilodan yaptığım için az oluyor diye ikinci yaptığımın bitmesini beklemeden üçüncü defa yaptım. Kavanozladım koydum bir yere ama sonrasında bir türlü de bulamadım. Reçel dolabına baktım, diğer dolaplara baktım, buzdolabına bile baktım. Üçüncü kavanoz yok. Herhalde yedik, ben ikinci kavanozu tükettik sanıyorken aslında üçüncüyü bitirdik diye düşündüm artık. Aramayı da bıraktım. Sonra geçen gün kahve köşesini düzenlerken üçüncü kavanozu buldum! Kahve kavanozları arasına karışmış. Hem de ben onu dolap diplerinde, raflarda ararken tezgahın üzerinde, gözümün önündeymiş. Tam bir Allah'ın sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirip sonra buldurması olayı oldu :O).  

 Bazen kafam dalgın oluyor gerçekten. Geçen gün radyo dinleyerek bilgisayarda bir şeyler yapıyordum. Sevdiğim şarkı çıkınca sesi açmak istedim. Ses ayarını kurcalayıp durdum ama sesi bir türlü açamadım. İşlevsizdi tamamen. Ayarlara girdim baktım derken, uğraştım durdum, olmayınca da bozuldu herhalde diye düşünüp vazgeçtim artık. Sonra bir şey bakayım diye telefonu elime aldım ki, ben radyoyu bilgisayardan değil, telefondan dinliyormuşum. Telefon da bilgisayarın tam yanında durduğundan ve ses de kısık olduğundan anlamamışım sesin ondan geldiğini. Şarkıyı kaçırdığıma üzüldüm ama bilgisayarın ses sistemi bozulmadığı için sevindim, kendime de çok güldüm :O). 

  Hektor'un bir gözü dışarıda sürekli. Zil çaldığı anda hepimizden önce kapıya koşup açıldığı anda da kendini dışarı atıyor. Bazen böyle ilgisiz gibi durup bizi kandırıyor, sonra tam son anda ben kapıyı kapatacakken aradan fırlıyor. Kapıyı açmadan onu yakalayım, kucağımda tutayım diyorum. Bazen paşa paşa geliyor kucağıma, bazen kaçıyor. Bir yandan evin içinde onu kovalayıp bir yandan kapıda bekleyeni ağaç etmeyim diye kapıya koşuyorum. Kapıdaki genelde kargocu oluyor. Onlarla da bir kod mod alışverişi gerekiyor. Süreç uzadıkça uzuyor. Kapıyı karga tulumba yakaladığım Hektor'la açıyorsam, kucağımda tepinen ya da baş aşağı tuttuğum bir kedi olabiliyor. Hektor'u yakalayamadan kapıdakini çok bekletmeyim deyip açtığımdaysa tek gözüm görünecek kadar açıyorum sadece. Kendimi aşırı mutaassıp biriymişim de kapıyı kedi kaçmasın diye değil gözümden başka yerim görünmesin diye o kadarcık açıyormuşum gibi hissediyorum o zamanlarda. Bazen de başlarım böyle işe deyip tam açıyorum. Öyle yaptığımda da sürekli içeri, sağa sola bakıyorum Hektor bir yerlerden gelip fırlamasın diye. O zaman da sanki bir şey saklıyorum da keşfedilmesin diye sağı solu sürekli kolaçan ediyormuşum gibi geliyor. Sürekli kedi kaçmasın diyerek açıklamasını yapıyorum. Adam paketi uzatıyor, kod bekliyor, ben Hektor kolluyorum. Bazen bütün bunlara rağmen bir punduna getirip kaçıyor, ben kargocuyu öyle kapının önünde bırakıp peşine düşüyorum. Kediye alışık biriyse bazen ikimiz birden düşüyoruz peşine. Çok uzaklaşmıyor neyse ki ama her kapı çaldığında ayrı bir stres oluyorum!

   Yazıyı bitirmeden bir sene sonu değerlendirmesi yapmam gerekirse 2025 benim hayatımdan çok arkadaşımın çıktığı bir sene oldu. Üzüldüm biraz tabi ki. Anlam veremedim ilk başta. Üzerine düşündükçe fark ettim ki, benimle bir işleri kalmadığı için hayatımdan da çıkmışlar. Bunu anlayınca, ben de onları saldım gitti. Daha az ama daha öz kişiyle devam ediyorum. Yeni arkadaşlıklara da kapım açık tabi ki ama illa çevremde çok kişi olsun diye de kasmıyorum açıkçası. 

 2026 için süper hedefler koydum kendime. Bunlar olur veya olmaz bilmiyorum ama sonuna kadar deneyeceğim, çaba göstereceğim. 

Yeni yılınız kutlu olsun efendim. Önümüzdeki sene güzel günlerde, mutlu yazılarla yine görüşmek üzere. 

21 Aralık 2025

Aralığın Yirmi Biri - 2025

    Hep bahsediyorum ya, orayı topluyorum, burayı düzenliyorum diye. Hiç bitmiyor bende bu derleme düzenleme çünkü aramızda kalsın ama fena bir stokçuymuşum ben arkadaşlar :O). Yıllar içinde, çalışırken bu işleri hep fırsat buldukça yaptığım için topluca ortaya dökmüyordum hiçbir şeyi ve asla ama asla fark etmemişim. Evde olup da daha düzenli, daha büyük çaplı yapmaya başladığımda anladım. Neler neler çıktı. Unutmuşum bile evde onların olduğunu, hep bir kenarlara bir şeyleri ayırmışım. Birazı bir kenarda, birazı başka bir yerde durduğu için de gözüme görünmemiş. Ne zamanki her şeyi bir araya getirmeye karar verdim, o zaman ortaya çıktı istifçiliğim. Gerçi burada koca bir parantez açmak istiyorum. Büyük bir çoğunluğunu da iyi ki saklamışım dedim. Şimdi abuk sabuk el işlerimde bana lazım olan ıvır zıvır neyse, evde buldum onları ama bundan sonrası için daha az stoklamaya karar verdim yine de. Ne kadar düzenlesem de, bana lazım olacak olsa da, evin de bir kapasitesi var sonuçta. Bir de tabi şöyle bir nokta var, eskiden, hem her şey çok karmaşıktı, ne var ne yok bilmiyordum, bilsem de bulamıyordum hem de "bir gün lazım olur" ya da "ben bundan şunu yaparım" diye ayırdıklarımı değerlendirmeye vaktim olmuyordu ama şimdi evdeyim, zamanım müsait ve elim değdikçe kafamdakileri yapmaya başladım. Bu yüzden eskisi kadar birikme olmaz. 

   Dün yine pazara çıktım. Eve gelince de aldıklarımın market fiyatlarına baktım. Kıyaslarsam, markette indirimde olan bir ürünü ben normal fiyatına almışım ama başka bir ürünü de market fiyatından daha ucuza almışım derken hemen hemen aynı bütçe harcanıyor. Pazar daha ucuz durumu yok. Pazarda nakit gerekiyor, markette kartla da rahatlıkla harcama yapabiliyoruz. Market siparişini eve kadar getiriyorlar, pazarda gezmek ve aldıklarını taşımak yorucu olabiliyor. Pazarda her şey daha taze tabi ki, markette de kötü olmasa bile her zaman o tazelikte bulmak zor oluyor. Pazarda seçebiliyorsun bazen, bazen pazarcının insafına kalıyorsun. Pazarla ilgili beni en çok kızdıran ve soğutan şey pazarcıların yarım kiloya olan ters tavırları. Ben her şeyi bir kilo ve fazlası şeklinde almak istemiyorum. Bazen yarım kilo da gayet yeterliyken pazarcılar yüzünden bir kilo almak zorunda olmak da istemiyorum. Dün pırasa aldığım çocuk az ver dediğim halde zorla bir kiloya tamamladı ve nedense ona bir şey demedim o an ama çok kızdım aslında. Bir daha bir kilo almaya zorlandığım tezgahlardan almamaya karar verdim. Yarım kilo dediğimde olmaz derse direkt başka tezgaha gideceğim, yarım kilo dediğim halde zorla bir kilo yapıp verirse de almadan gideceğim. Pazarcıların bir kilo zorbalamalarına katlanmayacağım. 

  Yine görüşmek üzere.

18 Aralık 2025

Aralığın On Sekizi - 2025

 Fare denen iğrenç hayvanı, sevimli bir objeymiş gibi kullanmak ilk kimin aklına geldiyse, buradan sevgiyle anıyorum (!), anladınız siz onu :O). Mikrop saçıyor, hastalık yayıyor, zarar veriyor, bildiğim ya da düşünebildiğim tek faydası onu yiyen hayvanların (yılan, kedi vb) karınlarını doyuruyor olması. Fındık faresi belki bir tık bakılabilir bir şey olarak kullanılabilir ama tercihim onun da hiç olmaması yönünde. Neyse, hele böyle dolgu hayvan olarak kocaman, gerçekçi, kedi boyutunda lağım faresi gibi peluşlar, objeler, çizimler yapanları hiç anlamıyorum. İleri derecede fare fobim mevcut. Eskiden adını bile söyleyemiyordum, şimdi gerekli hallerde kullanabiliyorum ama görmeye katlanamıyorum yine de. Ekranda da olsa, sevimliymiş gibi de gösterilmeye çalışılsa, yeryüzünden tamamen silinebilir, hiç de üzülmem. 

  Geçen gün, önümüzdeki ay, işten ayrılalı iki yıl olacağını fark ettim. O zaman da öyle düşünüyordum, hala daha aynı fikirdeyim: İyi ki ayrılmışım ve ev kadını olmuşum. Bu konuyla ilgili tek pişmanlığım bu kararı daha önce almamış olmak olabilir. On üç senemin son beş senesini fazladan çalışmışım. O zaman bıraksaydım bu kadar yıpranmış olmazdım belki ama büyük ihtimalle de başka bir işe girip çalışmaya devam edip orada yıpranırdım :O). 

 Ben hep kocamla çocuğumun evi fazlasıyla dağıttığını ve benim de onların arkasını toplamaya yetişemediğimi iddia ederdim ama bazen görüyorum ki ben de az düzen bozucu değilim :O). Aldığımı işim bitince yerine koyma huyum pek yok. Düzeltilmesi, tamir edilmesi, elden geçirilmesi gereken şeyleri ise hepten dağıtıyorum. Bugün yapacağım, yarın yaparım derken evin içinde oradan oraya geziyorlar. Bu süreçte bazen daha da çok bozuluyorlar, eskiyorlar, zamanları geçiyor. Belki artık tek yapılması gereken atmak olacakken bile ben elime alıp bakmadığım için evde yer kaplıyorlar. 45 yaşındayım böyle gelmiş böyle gider demedim. 45 yaşından sonra huy mu değişir demedim. Mümkün olduğunca bu davranışımı azaltmaya çalışıyorum. Her zaman olmuyor bazen yine sonraya bırakıyorum ama bazen de işe yarıyor :O). 

  Geçen gün kocam, Atahan'la bana kızdı. O anki kızgınlıkla, "Bir gün alıp kendimi gideceğim bu evden, çok üzüleceksiniz." dedi. Kocam, dedim. Senin bu evden gitmen bana en büyük ödül olur, bizi cezalandırmak istiyorsan sakın bir yere ayrılma! Bütün o kızgınlık bitti, atara atar gidere gider yapamadı. Havamız değişti, konu da dağıldı gitti :O). 

 Pazar bizim evin bir alt sokağında, pazar gezmeyi de çok severim ama beş senedir burada oturuyorum pazara çıktığım birdir ikidir. Daha önce pazarın kurulduğu gün çalıştığım için uymuyordu. Ev kadını olduktan sonra da genelde üzerimde nakit taşımadığım için uymadı. Yakın çevrede bankamatik de yoktu (şimdilerde bir iki tane kurdular pazar girişine.). Önce nakit çekmek için çarşıya in, sonra dön pazara çık da ekstra zaman ve enerji kaybıydı. Belki herkes benim gibi değildir ya da daha küçük yerlerde kart bu kadar yaygın değildir ama ben genelde cüzdanımda 20 - 30 lira taşıyorum sadece. O da harcanmıyor, aylarca duruyor. Ekmek dahil her türlü ihtiyaç için kart kullanıyoruz. Dediğim gibi bankamatikler de bize uzak olunca daha da çok alıştım kart kullanmaya. Geçen hafta şeytanın bacağını kırıp bir iki meyve bakmak için pazara gittim. Hoşuma gitti tabi ki. Fiyatlar genelde market fiyatıyla aynı olsa da aynı tazeliği markette bulmak zor. Bundan sonra önceden planlı bir şekilde nakit ayarlayıp daha çok pazara çıkmaya karar verdim. 

  Yarın bir arkadaşımla buluşacağım. Ayda bir gibi görüşüyoruz genelde. Bana iyi geliyor. İnşallah ona da iyi geliyordur. Gelmese söylerdi herhalde ya da en kötü buluşmaz ve bahane bulurdu sürekli. Bir şey demediğine göre olumlu düşünmeyi ve ona da iyi geldiğini düşünmeyi tercih ediyorum :O).

  Yine görüşmek üzere. 


17 Aralık 2025

ARALIĞIN ON YEDİSİ - 2025

  Kafamın içinde sürekli yazımı yazıp durdum ama nedense blogu açıp da buraya yazmak içimden gelmedi. Ben de zorlamadım. Aklıma geldiği gibi kısa kısa notlar halinde yazacağım.

  Atahan'ın askerlik tecili bitmişti artık. Şu sıralar bedelli işlerini halletmeye çalışıyor. Önümüzdeki sene bir ara askere gidecek. Bedelliyi halledebilirse bedelli, olmazsa normal. Hayırlısı diyelim. 

   Geçenlerde taksiye binmiştik kocamla. Şoför de konuşkandı oldukça, sohbet ettiler eşimle. Şoför, 35 yaşında olduğunu söyledi, çoluk çocuğundan bahsetti. Kocam da 54 yaşındayım, oğlum taksiye bindiğimiz avmde restoranda çalışıyor diye anlattı. Neyse, eve geldik, biz inerken şoför kocama "iyi akşamlar amca" dedi. Kulağıma çok garip geldi. Çok yadırgadım. Bence benim kocam daha "amca" olacak yaşta değil ama bilemedim. Bakalım ben ilk "teyze"mi ne zaman duyacağım :O). 

   Arada bahsediyorum, bizim evin tam karşısında bir çocuk parkı var. Yazın zaten gece yarılarına kadar dolu, bu normal, tamam da, kışın bu soğuk günlerinde, gece dokuza, ona kadar çocukların parkta oynamasını anlamıyorum. Kör karanlıkta, buz gibi gecede. Yarın okul varken. Yataklarında olmaları gereken saatte parkta ne işleri var? Bu, oynasınlar, enerjilerini atsınlar durumu değil. Hep de aynı bir iki çocuk, seslerinden tanıyorum. Bence anneleri evde olmasınlar, uğraşmayım, sokakta ne halleri varsa görsünler diyerek parka gönderiyor. Üzülüyorum o çocuklara. 

   Ne zamandır örgümü pek elime almıyordum. Ayarladığım kısım bitmişti. Kalan ipleri değerlendirmeye çalıştığım için tekrar bir düzenleyip elimdeki iplere bakmam gerekiyordu ama elim değmemişti bir türlü. Geçenlerde döktüm hepsini ortaya, ne var ne yok görmüş oldum. Kalınlıklarına göre ayırdım. İnce iki katla ördüğüm battaniye için renk ayarladım. Bir sürü de, daha önceki projelerim için sarmış olduğum kalın yumaklarım olduğunu gördüm. Onlarla örmek için de başka bir parçalı proje düşündüm. Önceden iki kat olacak şekilde sardığım birkaç yumağı ayırayım dedim. Biraz kendim yaptım, biraz evde kimi bulursam yardıma zorladım. Kocam, Atahan, gelin namzetimiz "yün" ya da "ip" dediğim anda kaçmaya başladılar. Sağ olsun, bir tek 82 yaşındaki kayınvalidem şikayet etmeden sardı. Hatta ben yemek yaparken tek başına da devam etti. Bütün yünler ortadayken gelin namzetimiz "Bana da örsen battaniye ben de isterim yani neden istemeyim" tarzı bir cümle kurunca bütün projelerimi bıraktım bir kenara, hemen renk beğendik, yeni ip aldım, annemden şiş aldım. Kargonun gelmesini bekliyorum, ipler geldiği gibi pembe, beyaz, gri tonlarındaki batik iple gelin namzetimize battaniye örmeye başlayacağım :O). Projelerimin ve yeni battaniyemin, ayrıca yün sepetlerimin de fotoğraflarını ekleyeceğim bir ara buraya da. 

  Yine görüşmek üzere.

7 Aralık 2025

ARALIĞIN YEDİSİ - 2025


 Bugün tam 3 sene oldu. Yazasım var ama şu an yazamıyorum, tıkandım. Gün içinde geri gelip yazarım büyük ihtimalle. Canım Asortik'in Krep'im. 

28 Kasım 2025

28 KASIM 2025 - CUMA



 Size bir adet Balat, bir adet de Sultanahmet kedisi fotoğrafı bırakıyorum. Dün oradaydık. Çok keyifli sayılabilecek bir gezi yaptık. Rehberimiz biraz yordu ve gereksiz durumlara sebep olarak azıcık sorun yarattı grup içinde ama eh, her mesleğin iyisi de var, kötüsü de var. Daha önce iyilerini tecrübe etmiştik bu sefer de kötüsünü tecrübe etmiş olduk. Bu da bana bazı açılardan bir ders oldu :O). 

  Çok çeşitli çevrelerden, yaşlardan, eğitim seviyelerinden kişilerle bir araya gelince daha iyi anlıyorum. Enerjiler ve duygular çok önemli. Negatif kişiler sorun çıkarmaya da meyilli oluyorlar ve genelde sıkıntı yaşayan da onlar oluyorlar. Geziye gidiyoruz. O sabah tanışmışız ve akşam herkes kendi yoluna gidecek. Beni bir daha görme ihtimalin yok. Ne kadar nefret edebilirsin ya da nefret biriktirebilirsin ki? Aslında neden bu kadar nefret edersin sorusu daha doğru bir soru ama onu geçiyorum. Ben kimseyle sabahtan akşama bire bir zaman geçirmiyorum zaten. Öyle bir fırsatım da olmuyor, isteğim de. Bunaltmam, yapışıp bırakmamam gibi bir durum söz konusu değil. Hele bakışlarıyla beni öldüren kişilerle zorunlu haller dışında muhatap da olmuyorum. Genelde buna da pek rastlamıyorum ama dünkü gezide vardı öyle iki kişi. Daha önceki gezilerden birinde de beni sürekli her durakta, her yemek molasında yanına çağıran bir tanıdık vardı ama buram buram fesatlık duygusu fışkırıyordu her yerinden. Anlamadığım kısmı şudur ki, bu işin normali, hoşlanmıyorsan, sevmiyorsan, kıskanıyorsan uzak durmak değil midir? Bir şekilde fesatlanıyorsan neden çağırıp duruyorsun! Tekrar paragraf başı örneğime dönersem de özellikle dünkü kişiler için de şunu diyorum: Sabahtan akşama ne kadar nefret biriktirebilirsin ki içinde? Hele daha öncesinden tanımadığın bir kişi için. Bu arada herkes beni sevsin ya da herkes beni sevmek zorunda demiyorum. Benim de enerjimin tutmadığı, bir şekilde hoşlanmadığım kişiler oluyor da bunun da bir öncesi, sebebi, gördüğüm bir hareket, hoş karşılamadığım bir davranış oluyor arkasında. Bu insanlarla ise aramızda hiçbir şey geçmeden hissettiğim bir nefret söz konusu. Acınası hayatlar. 2 saat gördüğün birine bile hissettirecek derecede nefret edebiliyorsan, nasıl bir kararmış yürektir o sendeki?

 Bunun dışında taş tozu çalışmalarım devam ediyor. Fırsat buldukça biraz kitap okumaya çalışıyorum, çok boşladım ve özledim okumayı. Ev almış başını gidiyordu, bir yandan da yavaş yavaş temizlik, derleme toplama işleriyle uğraşıyorum. Günler nasıl geçiyor hiç anlamıyorum. Artık ışık hızıyla yaşıyorum sanki hayatımı.

  Yine görüşmek üzere.

21 Kasım 2025

Kasımın Yirmi Biri - 2025

 Tabi ki taş tozu üretimine devam ediyorum. Durmaksızın. Bu akşam bir hatamı fark ettim. Ne gördüysem hemen yapmaya saldırdığım için kendimi çok fazla bölmüş oldum. Aynı anda bir sürü şeye başlayınca hiçbirini tamamlayamadım. Bazılarında sorun çıkmasa da bir kısmı istediğim gibi de olmadı. Bu da moralimi bozdu. Bir acemi, başlangıç seviyesi taş tozcusu olduğumu unuttum.. Bazı şeyleri yapabilmem için önce biraz daha tecrübe edinmem gerekiyor. Döküm kısmını hallettim sayılır. Sadece daha iyi objeler elde etmeye çalışıyorum. Boyama ve dekor teknikleri açısından kendimi geliştirmem gerekiyor. Bu gece, bundan sonrası için şöyle yapmaya karar verdim: Kafamdaki bir projeyi deneyeceğim. Beğenmezsem, düşündüğüm gibi bir şey ortaya çıkmazsa ya da fikren güzel ama pratikte saçma olduğunu anlarsam bırakacağım. Güzel bir şey ortaya çıkarabileceksem de o konudaki eksiklerimi tamamlamaya, her kombinasyonu, rengi denemeye, daha iyisini elde etmeye odaklanacağım. Tamam işte oldu, bunun ötesi yok artık diyene kadar o projede çalışacağım. Hayır, her tarafı da proje doldurdum. Çalışma odasında adım atmaya yer kalmadı. Her gördüğümü deneyeceğim diye başka işlerimi ihmal ettim. Şimdi artık "Biraz ondan, biraz bundan, sürekli yeni şeyleri denemeliyim!" dönemimi atlattığımı düşünüyorum. Sırayla başladığım şeyleri bitireceğim.

  Kitap da okuyamadım pek. Dört ayrı kitaba başladım ama neredeyse kasım sona erecek ben daha bir kitap bile bitirmedim. Başladıklarımı yarım bırakıp başka kitaplara geçtim sürekli. Baktım her yeni kitap yarım kalıyor eski, sevdiklerimden bir taneyi tekrar okuyayım dedim. Bu işe yaradı. Belki başladığım kitaplar biraz da ağır kitaplardı. Galiba çok ağır okuyacak havada değildim, tür değiştirmek işe yaradı. 

  Yazımı yayınladıktan sonra kitap okuyarak dinleneceğim biraz. Görüşmek üzere. 

11 Kasım 2025

KASIMIN ON BİRİ - 2025





Buralarda yokken çok şeyler öğrendim ve yaptım. Bol bol kabak hasat ettim. Arada karışımı tam hazırlayamadığım için çöp olanlar da oldu ama geneli iyi çıktı. Sonra onların kurumasını bekledim, sonra astarladım, bekledim, boyadım, bekledim, vernikledim bekledim derken taş gibi kabaklarım oldu :O). 



 Kafamı kabaklarıma dekor olsun diye dekoratif araba yapmaya taktım. Yukarıdaki fotoğraf yapay zekadan. Ben kartondan denedim, boyayla o ahşap efektini vermeye çalıştım ama olmadı. Gerçi karton prototipi yapmam iyi oldu, kafamdaki boyutların gereksizce büyük olduğunu anladım. Yapay zeka da iyi anlattı ama tekerlek ve aks kısmını bir türlü anlayamadım. Aslında bu kadar bile yapabiliyor olmam süper çünkü bildiğin süzme bir sözelci olarak önümde tam bir görsel olmadan sadece o parçayı buraya, şu parçayı buraya diyerek yapay zekanın anlattığı kadarıyla bir objeyi ortaya çıkarabilmem de mucizeydi. 

  Etrafımdaki herkesi bak kabağım nasıl olmuş, bak bu konseptim nasıl, rafya var mı sende, kavanoz lazım bana, peki arabanın tekerleğini şöyle değil de böyle yapsak olur mu diye darladım. Sonra kimi yakaladıysam düşündüğüm konseptleri anlattım. Fikir aldım, kimini beğendim, kimini beğenmedim :O). Dekupaj denedim. İlk çalışmam hiçbir şeye benzemedi, kurudu, üzerinden tekrar yaptım, güzel oldu. Düz yüzeylerde sıkıntısız yapıyorum gibi - hoş daha da çok denemedim ama genel olarak olayı kavradım- kıvrımlı yüzeylerde tam beceremiyorum sanki. Bunu çözmek için video izleyip duruyorum, onlar da anlatıyor anlatıyor, tam benim takıldığım noktada, bunu da aynı böyle yapın deyip geçiyor. Elbet ya bir bilene ya da bir gösterene rastlayacağım deyip sabrediyorum. Bir de henüz hiç denemedim ama eskitmeyi de öğrenmek istiyorum. Hani güya böyle alttan paslı yüzeyler çıkmış gibi görünüyor ya, işte o. Yakın zamanda onu da bir deneyeceğim. Bu arada bol bol fırça, boya, kalıp aldım. Evin içindeki her türlü ıvır zıvırı, ben bundan şunu yaparım, bunu böyle kullanırım diyerek topladım. Kafamdaki projeleri yavaş yavaş hayata geçirmeye çalışıyorum. Bu arada zaten yünlerim, dikiş de öğrenmek istediğim için bir sürü dikiş ıvır zıvırım, eskiden kalan etamin iplerim, bir de ikinci elde sattığım - satacağım ürünlerim vardı. Bütün bunların üzerine taş tozu malzemeleri de eklendi. Aradığımı bulamamaya, bir şey yapacağım zaman her bir şeyi farklı bir dolaptan - kutudan bulmaya (aslında bulamamaya) başladığımdan, her şeyi döktüm ortaya. Bir araya getiriyorum, ayıklıyorum, etiketliyorum ve düzenliyorum. Biraz zaman alacak ama bitince kendi içlerinde bir düzenleri olacak ve en azından neyin nerede olduğunu bilip sadece o noktada spesifik aramalar yapacağım. Sizinle son olarak en sevdiğim çalışmalarımdan birini paylaşıp işimin başına dönüyorum. 

Görüşmek üzere...





5 Kasım 2025

KASIMIN BEŞİ - ÇARŞAMBA / 2025

   Kafamda çok şey vardı. Hep onlarla uğraştım son zamanlarda. Hepsini sıraya koydum. Yavaş yavaş oturtuyorum. Kaç gündür kitap bile okumadım doğru düzgün. Yavaş yavaş hayata dönüyorum :O)

  Sonra yine görüşmek üzere...

25 Ekim 2025

YİRMİ BEŞ EKİM 2025 - CUMARTESİ

      Normalde uzun zaman yazmadıktan sonra döndüğümde hep derim, yazasım çok vardı ama yazamadım diye. BU sefer diyorum ki, günlerdir hiç yazasım yoktu. Açtım durdum blogu bir şeyler yazayım diye, tek kelime yazamadan kapattım. 

    Geçen hafta boyunca da bilgisayarı hiç açmadım, masa başına da oturmadım aslında. Yeni hobimi geliştirmeye çalıştım: Evde taş tozuyla objeler yapıyorum. Taş tozunun karışımını hazırlama ve dökme kısmı basit zaten, onu hemen hallettim. Boyama kısmında birkaç deneysel çalışma yaptım. Sonradan boyamak yerine taş tozu karışımını direkt boyayla karıştırıp yapsam nasıl olur, ona bir baktım. Boyayla karıştırma kısmında toz boya mı, sıvı boya mı kısmını karşılaştırdım. Tek kat boya mı, iki kat boya mı, parlak vernik mi, mat vernik mi, renkli objeyi direkt yapıp sadece verniklemek mi, renkli objeyi bir kat aynı renge boyayıp üzerine vernik atmak mı gibi bir sürü sorunun cevabını deneyimleyerek öğrendim. Şimdi birçok şey netleşti. Sadece yapması - kurutması - boyaması - kurutması - verniklemesi ve kurutması kaldı :O). Arada beklemeleri bol bir işlem ama her aşaması keyifli, ben sevdim. Tüm zamanımı da buna harcadım. 

  Bunun dışında yatak odasında elime her geçeni doldurduğum bir dolabım vardı. Onu döktüm boşalttım. Atılacakları, verilecekleri, dönüşüm yapılarak ve bir projede kullanılarak değerlendirilecekleri, annemin işine yarayacakları ya da ona isteyip istemediğini soracağım her şeyi ayırdım. Dikiş için kullanılabilecek kumaş parçaları vb gibi şeyleri birkaç postada yıkadım, kuruttum, katladım, düzenledim. Daha da tam bitmedi. Bitince süper olacak ama incik cıncık işler olduğu için çok zamanımı aldı. 

  Bir de dün hayatımda ilk defa bir mahkemede şahitlik yaptım. Benden sonra işten ayrılan bir arkadaşımın iş yerine açtığı davada şahidi oldum. Ne varsa onu söyledim, çalıştıysak çalıştık, yaptıysak yaptık, yapmadıysak yapmadık. Gergin olduğum zamanlarda iki ayrı uçta oluyorum. Ya dursuz duraksız konuşuyorum ya da ağzımdan tek kelime çıkmıyor. Mahkemede hangisi olacak diye merak içindeydim ama hakime hanım sen konuşmayı seviyorsun galiba deyince kesintisiz konuşma günümde olduğumu anladım. Bence tek kelime etmemekten daha iyidir. Sorduğu sormadığı ne varsa anlattım işte, ne güzel :O). 

 Kocam birkaç günlüğüne Çanakkale'ye gitti. Kayınvalidem oradaydı. Ben Hektor ve Atahan'la kaldım. Daha önce söyledim mi bilmiyorum, kocamdır, tabi ki seviyorum, yanımda istiyorum ama arada şöyle birkaç günlüğüne gittiğinde de mutlu oluyorum. Arada evde tek başına kalmak da güzel. Neyse, bu gece dönüyor zaten. Yarın da Çağıllar gelecek oturmaya, uzun zamandır görüşememiştik, özlemiştim. Sevindim.   

Yine görüşmek üzere. 

11 Ekim 2025

On Bir Ekim Cumartesi - 2025

   Daha havalar ilk soğuduğu anda enerjim yükseliyor bir sürü şey yapasım var demiştim sizlere hatırlarsanız. İşte o bir sürü şeye saldırdım resmen. Ondan ki kaç gündür doğru düzgün bilgisayarın başına oturamadım. 

  Öncelikle alçıdan süs objeleri ama özellikle bal kabağı yapasım geldi. Mevsime son derece uygun. Gören çiftçi kızıyım falan zanneder, öyle bir sonbahar ve hasat mevsimi dekorasyonu merakım var ama sapla sapını ayırt edemeyecek kadar yabancıyım bu işe aslında. Dekorasyonu da evde uygulayasım, her yere samanlar, yapraklar, kozalaklar koyasım yok.  Bu tutku, bende sadece bir şekilde bal kabağı yapmalıyım duygusu olarak tezahür etti. Neyse, evde alçı tozum vardı. Bir de kalıp aldım kendime.  Geçtim tezgahın başına yaptım karışımı ama elimde halihazırda bir su - alçı oranı olmadığından ilk yaptığımda çok sulu oldu, tutmadı. İkinci yaptığımda daha koyu yaptım, bu sefer olacak gibiydi ama saatlerce kurumadı, kalıptan çıkardığımda da bozuldu. Alçı tozu çok eski, bayatlamıştır belki diyerek taş tozu aldım bir de internetten. Dün kargonun teslim edilmesi gerekiyorken telefonuma bir mesaj geldi. Kargonuz teslim edilemeyecek derecede hasar gördüğünden getirmiyoruz, size de para iadesi yapıyoruz diye. Bu da ilk defa oluyor. Normalde paket 30 yıldır kargo arabasından arabasına atılıp dünyayı gezmiş gibi bile olsa umursamaz, teslim ederler. Artık bu sefer ne hale getirdilerse, teslim etmeye onların bile yüzü tutmadı. Şaşırdım. Neyse, sonuçta şu an yeni alçı tozu alana kadar denemelerime ara verdim. Bu arada evdeki alçı tozu en az 4 - 5 senelik.  Nemlendiyse tutmaz dedi akıllı zeka. Sonuçta karışımı ben mi yapamıyorum, alçı mı sorunlu gerçekten emin olabilmek için yenisini almak daha mantıklı geldi. 

  Tam alçı bal kabakları projesini beklemeye almışken, internette kumaş bal kabaklarını gördüm. Yapımı da basit. Herhangi bir makineye gerek olmadan elde dikilebiliyor, ben de rahatlıkla yapabilirim. Bütün bir gün boyunca Pinterest'te kendimi kaybettim kumaş bal kabakları peşinde oradan oraya dolaştım. Bir sürü örnek topladım. Şimdi biraz kumaş almam, bulmam lazım çünkü normalde dikiş dikmediğimden evde bir parça bile yok. Bir de içini doldurmaya elyaf alacağım. Sonrası sadece dikmeye kalacak. Başarılı olursam buraya da koyarım fotoğraflarını. Olmazsa bir daha adlarını bile anmam. Blogta hiç bal kabağı fotoğrafı göremezseniz bilin ki istediğim gibi olmamış. 

   Görüşmek üzere.