14 Şubat 2026

Şubatın On Dördü - 2026

   Son aşklarımı sizinle de paylaşmak istedim. Markaları görünmüyor da yine de yazayım, reklam değil. Gittim parasıyla çatır çatır aldım :O). İçleri boş, kullanmayacağım belki de bir süre ama çok tatlılar. Gözümün önünde olmalarını seviyorum. Çalışma odasında duruyorlardı bir süredir, dün mutfağa aldım. 

   Eski objelere bayılıyorum. Eskitilmiş objelere de bayılıyorum. Taş tozundan eskitilmiş görünümlü obje yapma denemelerim de oluyor ama tekniğe daha hakim değilim. Tam istediğim sonucu alamıyorum. İstediğim gibi olduklarında sizinle de paylaşacağım.

  Geçen hafta implantların altıncı ay kontrolü vardı. Bir sorun yok, gayet iyiler. Dişçiye gideceğim zaman, bu sadece bir kontrol bile olsa, o kadar çok sıkıyorum ki kendimi eve döndüğümde on saat taş taşımış gibi oluyorum. Günler öncesinden de stres yapmaya başlıyorum. Kafamın bir yerinde "dişçi" alarmı çalıyor sanki sürekli. Durmaksızın, hiç susmadan. Kontrol bittiğinde de çok rahatlıyorum. Bir sorun olmadıkça - ki hiç olmaz umarım - dişçiyle hiçbir işim gücüm kalmadı artık, çok mutluyum. Sadece hepten aykırı çıkan bir 20'lik dişim vardı. Çekilmesi gerekiyordu. Ona da baktı. Beklemeye devam edelim dedi. Ağrı sızı yapmıyorsa, ki yapmıyor, durabildiği kadar dursun dedi. Benim hiç acelem yok zaten çekilmesi için, durabildiği kadar duracak olması da ayrı mutlu etti. Sonuçta gerim gerim gerildiğim bir dönemi daha huzurla atlatmış oldum :O). 

  Bir online günlüğüm olsa diye düşündüğümü fark ettim geçen gün. Bir saniye sonra aklıma geldi, e var zaten :O). Blogumu nasıl unutabildim hiç bilmiyorum. O an kafam başka yerdeydi büyük ihtimalle. 

  Taa Paris'in zamanından beri kedi kalorifer yataklarına bayılıyorum. Hep onlarda gözüm vardı ama kaç kere baksam da almaktan hep son anda vazgeçiyordum. Geçenlerde baktım Hektor çamaşır serdiğim zaman kalorifer peteğinin üzerinde yatmayı seviyor. Çamaşır yokken tercih etmiyor, sıcaklıkla beraber o yumuşaklığı da istiyor demek ki. Neyse, bunu görünce ben yine kalorifer yataklarına bakmaya başladım. Aldım da. Dün geldi ama bizimki şu an için çok yüz vermedi. Biraz kokladı, indi gitti. Merakla takip ediyorum alışacak mı, sevecek mi, yatacak mı diye. Ona biraz zaman tanımaya karar verdim. Kokusu yabancı gelmesin diye bir giysimi de koydum yatağa. Çok başında durup çocuğu da germemeye çalışıyorum ama bir gözüm hep üzerinde. Sevip de yatarsa size de fotoğraf atacağım. 

  Yine görüşmek üzere. 

5 Şubat 2026

Şubatın Beşi - 2026

     Hayatın hay huyunda, günlerin koşturmacasında zaman akıp gidiyor. Buraya çok sık uğrayamıyorum. Kafam hep bir şeylerle dolu. Hep yapacak işlerim var. Yavaş yavaş her şeyi bir düzene oturtuyorum aslında ama bazı şeyler için de biraz daha zamana ihtiyacım var. 

    2019 - 2020'de ablamın hastalığı döneminde bir yandan iyileşince tam zamanlı bir işe dönmesinin zor olacağını düşünerek, ben de işten çıkarsam bana da bir alternatif olsun diyerek kendi markamızı, el işi ürünler satarak kurmaya karar vermiştik. Çalışmalarımıza başladık, İnstagram sayfamıza ürün yüklüyorduk. Annem dikiyordu, ben fotoğraflıyordum, ablam fikir desteği sağlıyordu. Kanser dışında hayatımızda bir konu oluyordu, annem dikmekle uğraşıp biraz kafasını dağıtıyordu, yeni şeyler öğreniyorduk. Adım adım ilerliyorduk derken ablamı kaybettik. O gidince, hesaba onu kaybettiğimizi yazdım, ürünlerin hepsini toplayıp bir kenara kaldırdım, bir daha da elim değmedi onlara. Kolum kanadım kırıldı. Sonra sonra İşten ayrılınca Dolap hesabından satış yapmaya başladım ama el işi ürünler hala kaldırdığım yerdeydi. İnstagram hesabında son gönderi duruyordu. Bambaşka şeylere yönelip onlara dokunamadım hiç. Onsuz geçen üç yıl...Bütün temelleri birlikte attık. Bir yanım diyor ki, giden sen olsaydın devam etmesini isterdin, bir yanım diyor ki, hiç elleme bırak böyle kalsın. Bilmiyorum. Bugün bir dönüp bakayım dedim ama biraz ağır geldi galiba. Hemen bir karar almak zorunda değilim diye düşünerek duygularımı sizinle paylaşmaya geldim.

  Yine görüşmek üzere...

19 Ocak 2026

Ocağın On Dokuzu - 2026

   Bu sabah uyandığımda dışarısı bembeyazdı. İnce ince ama yoğun bir şekilde de yağmaya devam ediyordu. Atahan'ın iş yeri uzak ve ters, o nasıl gidecek nasıl dönecek diye dertlenirken karın keyfine fazla varamadım. Güzergahtaki tüm yolları, canlı kameraları, Büyükçekmece'den ve civarından atılan anlık - son dakika hesaplarındaki tüm durumları inceledim. Navigasyondan yol açık mı diye baktım. Genelde ana yollar açıktı ama bizim evin önü gibi ara yollar kapalıydı. Dokuz buçuk gibi dayanamadım Atahan'ı uyandırdım (Mesaisi 15.00 - 23.00 olduğundan geç yatıp geç kalkıyor.). Toplanıp en tehlikesiz şekilde nasıl gidilir, şu yol mu bu yol mu diye istişare yaptık. Kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Ettik. Daha biz sofradan kalkmadan kar durmuştu, yerdeki tüm kar da eriyip gitmişti :O). İçim rahatladı en azından, durup durup kar yağıyor mu diye camdan bakmaktan da kurtuldum. 

  Kargoya da gitmem gerekiyordu bugün. Tabi pazartesi yoğunluğu da olduğundan on kişilik bir işlem sırasının on birinci kişisi olarak beklemeye başladım. Gişe önünde ikinci sırada bekleyen teyze dikkatimi çekti. Onu izledim biraz çaktırmadan. O arada sıra ona geldi. Doğum tarihini söyledi "teyze" ve benden bir yaş küçük olduğunu gördüm. 81'liymiş!  Ona teyze diyorsak bana bir ayağı çukurda dememiz lazım! Ama ya valla bak, hayatımda bu kadar "teyze" görünüşlü bir kadın görmedim ben. Tam tarif edemiyorum, yandan gördüm çünkü, yüzünü falan tam görmedim ama davranışları bildiğin bir "yaşlı" davranışıydı. Yaptığı tek şey de artık ne ödüyorsa, onun kodunu / abone numarasını ardından doğum tarihini söyleyip parasını vermekti. Kendi kendime çok güldüm. Kameraları izliyorlarsa, bugün melul melul sırasını beklerken birden, durup dururken ve aniden yüzü gülmeye başlayan kişi bendim :O). Önce bir ufal da cebime gir Burcu dedim kendime. Kadın senden küçükmüş, neyin "teyze"si, abartma dedim. Sonra bir ona baktım, bir kendime. E çünkü doğal olarak o teyzeyse ben hayli hayli teyzeydim :O). Ama gerçekten, iki gözüm önüme aksın ki, ben hiç "teyze" gibi durmuyorum. Kendime genç demek için demiyorum, tipim teyze tipi değil. O "teyze" gittikten sonra da çok sıra bekledim, o arada da düşünüp durdum. Bu da ayrı bir duruş mu diyeyim, tipoloji mi diyeyim, bilmiyorum ama o bende yok, o kardeşte ise fazlasıyla vardı :). 

  Yine görüşmek üzere...

11 Ocak 2026

Ocağın On Biri - 2026

   Kafam dolu olduğunda yazamıyorum. Odak noktam pratik işlere kaymıştı son haftalarda. Doğru düzgün bilgisayarın başına bile geçmedim. Günler de çok çabuk geçiyor. Evde sıkılmaya hala zamanım olmadı :O). Bu bir ısınma - giriş yazısı olsun. Kafamdakileri de biraz netleştirdim gibi. Sonra bir ara gelip daha uzun yazayım. 

   Görüşmek üzere. 

27 Aralık 2025

Aralığın Yirmi Yedisi - 2025

  Merhaba, yine ben. Bu sene son defa olabilir bu yazım. Büyük ihtimalle seneye kadar bir daha yazmam. Bu iğrenç espriyi her sene bıkmadan herkese yapmayı seviyorum. Sizi de es geçmedim :O). 

    Ben artık ne iş yaptığım sorulduğunda "ev kadınıyım" dememeye karar verdim. Ev kadını değilim çünkü. "Evcil bir insanım" diyebilirim. "Evde takılan biriyim" olabilir. Ama ev kadınıyım dememin gerçek ev kadınlarına hakaret olacağını fark ettim. Geçen gün üst kattaki komşumla telefonda sohbet ediyorduk, öğleni biraz geçmişti. "Yarının yemeğini yaptım ben de işte" dedi. O an ben sigara içip mutfak tezgahındaki kahvaltı bulaşıklarıyla bakışıyordum. Yarını bırak, daha akşam için bir şey yapmamıştım, kaçta yapacağım bile belli değildi. O gün kahvaltıyı geç etmiştik, karnımız kaçta acıkırsa o saatte yapacaktım. Ne yapacağıma da o an dolabın karşısına geçip evde ne var diye bakarak karar verecektim. Bu da ilk aklıma gelen zahmetli ya da zaman alan seçenekleri eledikten sonra olacaktı. Onun yarının yemeğini yaptığını duyunca şapka çıkardım ve artık kendime "ev kadını" demeyi ona ve milyonlarca gerçek ev kadınına hakaret olarak kabul etmeye başladım. Ev kadını değilim ben, evcilim sadece. 

    Aralık başında artık ekşi değildir diyerek mandalina almıştım. Ekşi değildi ama tatlı da değildi, yenilmedi. Ben de bir kilodan iki tanesinin tadına bakılmış gramdaki mandalinadan reçel yaptım. Maksat meyve ziyan olmasın. Neyse, o günlerde kuzen vefat etmişti. Kafam yerinde değildi pek, daha önceden hiç yapmadığım bir şeyi yapıp altı yanan tencereyi unutup dışarı çıktım. Neyse ki, iki ufak tefek işi halledip kısa sürede döndük o gün. Reçel de en küçük ocağın, en kısık halinde ağır ağır kaynıyordu. Çok hafif karamelize tat kazanmış ama başka kötü bir şey olmamıştı. Unutup çıktığım için çok üzüldüm ama o hafif kavruk tadı keşfettiğim için de çok mutlu oldum. Her sabah sadece o reçelden yemeğe başladık. Kısa sürede bitti. Yine yaptım. Bu sefer bilinçli olarak biraz daha ateşte tutup yine aynı tadı elde ettim. Birer kilodan yaptığım için az oluyor diye ikinci yaptığımın bitmesini beklemeden üçüncü defa yaptım. Kavanozladım koydum bir yere ama sonrasında bir türlü de bulamadım. Reçel dolabına baktım, diğer dolaplara baktım, buzdolabına bile baktım. Üçüncü kavanoz yok. Herhalde yedik, ben ikinci kavanozu tükettik sanıyorken aslında üçüncüyü bitirdik diye düşündüm artık. Aramayı da bıraktım. Sonra geçen gün kahve köşesini düzenlerken üçüncü kavanozu buldum! Kahve kavanozları arasına karışmış. Hem de ben onu dolap diplerinde, raflarda ararken tezgahın üzerinde, gözümün önündeymiş. Tam bir Allah'ın sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirip sonra buldurması olayı oldu :O).  

 Bazen kafam dalgın oluyor gerçekten. Geçen gün radyo dinleyerek bilgisayarda bir şeyler yapıyordum. Sevdiğim şarkı çıkınca sesi açmak istedim. Ses ayarını kurcalayıp durdum ama sesi bir türlü açamadım. İşlevsizdi tamamen. Ayarlara girdim baktım derken, uğraştım durdum, olmayınca da bozuldu herhalde diye düşünüp vazgeçtim artık. Sonra bir şey bakayım diye telefonu elime aldım ki, ben radyoyu bilgisayardan değil, telefondan dinliyormuşum. Telefon da bilgisayarın tam yanında durduğundan ve ses de kısık olduğundan anlamamışım sesin ondan geldiğini. Şarkıyı kaçırdığıma üzüldüm ama bilgisayarın ses sistemi bozulmadığı için sevindim, kendime de çok güldüm :O). 

  Hektor'un bir gözü dışarıda sürekli. Zil çaldığı anda hepimizden önce kapıya koşup açıldığı anda da kendini dışarı atıyor. Bazen böyle ilgisiz gibi durup bizi kandırıyor, sonra tam son anda ben kapıyı kapatacakken aradan fırlıyor. Kapıyı açmadan onu yakalayım, kucağımda tutayım diyorum. Bazen paşa paşa geliyor kucağıma, bazen kaçıyor. Bir yandan evin içinde onu kovalayıp bir yandan kapıda bekleyeni ağaç etmeyim diye kapıya koşuyorum. Kapıdaki genelde kargocu oluyor. Onlarla da bir kod mod alışverişi gerekiyor. Süreç uzadıkça uzuyor. Kapıyı karga tulumba yakaladığım Hektor'la açıyorsam, kucağımda tepinen ya da baş aşağı tuttuğum bir kedi olabiliyor. Hektor'u yakalayamadan kapıdakini çok bekletmeyim deyip açtığımdaysa tek gözüm görünecek kadar açıyorum sadece. Kendimi aşırı mutaassıp biriymişim de kapıyı kedi kaçmasın diye değil gözümden başka yerim görünmesin diye o kadarcık açıyormuşum gibi hissediyorum o zamanlarda. Bazen de başlarım böyle işe deyip tam açıyorum. Öyle yaptığımda da sürekli içeri, sağa sola bakıyorum Hektor bir yerlerden gelip fırlamasın diye. O zaman da sanki bir şey saklıyorum da keşfedilmesin diye sağı solu sürekli kolaçan ediyormuşum gibi geliyor. Sürekli kedi kaçmasın diyerek açıklamasını yapıyorum. Adam paketi uzatıyor, kod bekliyor, ben Hektor kolluyorum. Bazen bütün bunlara rağmen bir punduna getirip kaçıyor, ben kargocuyu öyle kapının önünde bırakıp peşine düşüyorum. Kediye alışık biriyse bazen ikimiz birden düşüyoruz peşine. Çok uzaklaşmıyor neyse ki ama her kapı çaldığında ayrı bir stres oluyorum!

   Yazıyı bitirmeden bir sene sonu değerlendirmesi yapmam gerekirse 2025 benim hayatımdan çok arkadaşımın çıktığı bir sene oldu. Üzüldüm biraz tabi ki. Anlam veremedim ilk başta. Üzerine düşündükçe fark ettim ki, benimle bir işleri kalmadığı için hayatımdan da çıkmışlar. Bunu anlayınca, ben de onları saldım gitti. Daha az ama daha öz kişiyle devam ediyorum. Yeni arkadaşlıklara da kapım açık tabi ki ama illa çevremde çok kişi olsun diye de kasmıyorum açıkçası. 

 2026 için süper hedefler koydum kendime. Bunlar olur veya olmaz bilmiyorum ama sonuna kadar deneyeceğim, çaba göstereceğim. 

Yeni yılınız kutlu olsun efendim. Önümüzdeki sene güzel günlerde, mutlu yazılarla yine görüşmek üzere. 

21 Aralık 2025

Aralığın Yirmi Biri - 2025

    Hep bahsediyorum ya, orayı topluyorum, burayı düzenliyorum diye. Hiç bitmiyor bende bu derleme düzenleme çünkü aramızda kalsın ama fena bir stokçuymuşum ben arkadaşlar :O). Yıllar içinde, çalışırken bu işleri hep fırsat buldukça yaptığım için topluca ortaya dökmüyordum hiçbir şeyi ve asla ama asla fark etmemişim. Evde olup da daha düzenli, daha büyük çaplı yapmaya başladığımda anladım. Neler neler çıktı. Unutmuşum bile evde onların olduğunu, hep bir kenarlara bir şeyleri ayırmışım. Birazı bir kenarda, birazı başka bir yerde durduğu için de gözüme görünmemiş. Ne zamanki her şeyi bir araya getirmeye karar verdim, o zaman ortaya çıktı istifçiliğim. Gerçi burada koca bir parantez açmak istiyorum. Büyük bir çoğunluğunu da iyi ki saklamışım dedim. Şimdi abuk sabuk el işlerimde bana lazım olan ıvır zıvır neyse, evde buldum onları ama bundan sonrası için daha az stoklamaya karar verdim yine de. Ne kadar düzenlesem de, bana lazım olacak olsa da, evin de bir kapasitesi var sonuçta. Bir de tabi şöyle bir nokta var, eskiden, hem her şey çok karmaşıktı, ne var ne yok bilmiyordum, bilsem de bulamıyordum hem de "bir gün lazım olur" ya da "ben bundan şunu yaparım" diye ayırdıklarımı değerlendirmeye vaktim olmuyordu ama şimdi evdeyim, zamanım müsait ve elim değdikçe kafamdakileri yapmaya başladım. Bu yüzden eskisi kadar birikme olmaz. 

   Dün yine pazara çıktım. Eve gelince de aldıklarımın market fiyatlarına baktım. Kıyaslarsam, markette indirimde olan bir ürünü ben normal fiyatına almışım ama başka bir ürünü de market fiyatından daha ucuza almışım derken hemen hemen aynı bütçe harcanıyor. Pazar daha ucuz durumu yok. Pazarda nakit gerekiyor, markette kartla da rahatlıkla harcama yapabiliyoruz. Market siparişini eve kadar getiriyorlar, pazarda gezmek ve aldıklarını taşımak yorucu olabiliyor. Pazarda her şey daha taze tabi ki, markette de kötü olmasa bile her zaman o tazelikte bulmak zor oluyor. Pazarda seçebiliyorsun bazen, bazen pazarcının insafına kalıyorsun. Pazarla ilgili beni en çok kızdıran ve soğutan şey pazarcıların yarım kiloya olan ters tavırları. Ben her şeyi bir kilo ve fazlası şeklinde almak istemiyorum. Bazen yarım kilo da gayet yeterliyken pazarcılar yüzünden bir kilo almak zorunda olmak da istemiyorum. Dün pırasa aldığım çocuk az ver dediğim halde zorla bir kiloya tamamladı ve nedense ona bir şey demedim o an ama çok kızdım aslında. Bir daha bir kilo almaya zorlandığım tezgahlardan almamaya karar verdim. Yarım kilo dediğimde olmaz derse direkt başka tezgaha gideceğim, yarım kilo dediğim halde zorla bir kilo yapıp verirse de almadan gideceğim. Pazarcıların bir kilo zorbalamalarına katlanmayacağım. 

  Yine görüşmek üzere.

18 Aralık 2025

Aralığın On Sekizi - 2025

 Fare denen iğrenç hayvanı, sevimli bir objeymiş gibi kullanmak ilk kimin aklına geldiyse, buradan sevgiyle anıyorum (!), anladınız siz onu :O). Mikrop saçıyor, hastalık yayıyor, zarar veriyor, bildiğim ya da düşünebildiğim tek faydası onu yiyen hayvanların (yılan, kedi vb) karınlarını doyuruyor olması. Fındık faresi belki bir tık bakılabilir bir şey olarak kullanılabilir ama tercihim onun da hiç olmaması yönünde. Neyse, hele böyle dolgu hayvan olarak kocaman, gerçekçi, kedi boyutunda lağım faresi gibi peluşlar, objeler, çizimler yapanları hiç anlamıyorum. İleri derecede fare fobim mevcut. Eskiden adını bile söyleyemiyordum, şimdi gerekli hallerde kullanabiliyorum ama görmeye katlanamıyorum yine de. Ekranda da olsa, sevimliymiş gibi de gösterilmeye çalışılsa, yeryüzünden tamamen silinebilir, hiç de üzülmem. 

  Geçen gün, önümüzdeki ay, işten ayrılalı iki yıl olacağını fark ettim. O zaman da öyle düşünüyordum, hala daha aynı fikirdeyim: İyi ki ayrılmışım ve ev kadını olmuşum. Bu konuyla ilgili tek pişmanlığım bu kararı daha önce almamış olmak olabilir. On üç senemin son beş senesini fazladan çalışmışım. O zaman bıraksaydım bu kadar yıpranmış olmazdım belki ama büyük ihtimalle de başka bir işe girip çalışmaya devam edip orada yıpranırdım :O). 

 Ben hep kocamla çocuğumun evi fazlasıyla dağıttığını ve benim de onların arkasını toplamaya yetişemediğimi iddia ederdim ama bazen görüyorum ki ben de az düzen bozucu değilim :O). Aldığımı işim bitince yerine koyma huyum pek yok. Düzeltilmesi, tamir edilmesi, elden geçirilmesi gereken şeyleri ise hepten dağıtıyorum. Bugün yapacağım, yarın yaparım derken evin içinde oradan oraya geziyorlar. Bu süreçte bazen daha da çok bozuluyorlar, eskiyorlar, zamanları geçiyor. Belki artık tek yapılması gereken atmak olacakken bile ben elime alıp bakmadığım için evde yer kaplıyorlar. 45 yaşındayım böyle gelmiş böyle gider demedim. 45 yaşından sonra huy mu değişir demedim. Mümkün olduğunca bu davranışımı azaltmaya çalışıyorum. Her zaman olmuyor bazen yine sonraya bırakıyorum ama bazen de işe yarıyor :O). 

  Geçen gün kocam, Atahan'la bana kızdı. O anki kızgınlıkla, "Bir gün alıp kendimi gideceğim bu evden, çok üzüleceksiniz." dedi. Kocam, dedim. Senin bu evden gitmen bana en büyük ödül olur, bizi cezalandırmak istiyorsan sakın bir yere ayrılma! Bütün o kızgınlık bitti, atara atar gidere gider yapamadı. Havamız değişti, konu da dağıldı gitti :O). 

 Pazar bizim evin bir alt sokağında, pazar gezmeyi de çok severim ama beş senedir burada oturuyorum pazara çıktığım birdir ikidir. Daha önce pazarın kurulduğu gün çalıştığım için uymuyordu. Ev kadını olduktan sonra da genelde üzerimde nakit taşımadığım için uymadı. Yakın çevrede bankamatik de yoktu (şimdilerde bir iki tane kurdular pazar girişine.). Önce nakit çekmek için çarşıya in, sonra dön pazara çık da ekstra zaman ve enerji kaybıydı. Belki herkes benim gibi değildir ya da daha küçük yerlerde kart bu kadar yaygın değildir ama ben genelde cüzdanımda 20 - 30 lira taşıyorum sadece. O da harcanmıyor, aylarca duruyor. Ekmek dahil her türlü ihtiyaç için kart kullanıyoruz. Dediğim gibi bankamatikler de bize uzak olunca daha da çok alıştım kart kullanmaya. Geçen hafta şeytanın bacağını kırıp bir iki meyve bakmak için pazara gittim. Hoşuma gitti tabi ki. Fiyatlar genelde market fiyatıyla aynı olsa da aynı tazeliği markette bulmak zor. Bundan sonra önceden planlı bir şekilde nakit ayarlayıp daha çok pazara çıkmaya karar verdim. 

  Yarın bir arkadaşımla buluşacağım. Ayda bir gibi görüşüyoruz genelde. Bana iyi geliyor. İnşallah ona da iyi geliyordur. Gelmese söylerdi herhalde ya da en kötü buluşmaz ve bahane bulurdu sürekli. Bir şey demediğine göre olumlu düşünmeyi ve ona da iyi geldiğini düşünmeyi tercih ediyorum :O).

  Yine görüşmek üzere. 


17 Aralık 2025

ARALIĞIN ON YEDİSİ - 2025

  Kafamın içinde sürekli yazımı yazıp durdum ama nedense blogu açıp da buraya yazmak içimden gelmedi. Ben de zorlamadım. Aklıma geldiği gibi kısa kısa notlar halinde yazacağım.

  Atahan'ın askerlik tecili bitmişti artık. Şu sıralar bedelli işlerini halletmeye çalışıyor. Önümüzdeki sene bir ara askere gidecek. Bedelliyi halledebilirse bedelli, olmazsa normal. Hayırlısı diyelim. 

   Geçenlerde taksiye binmiştik kocamla. Şoför de konuşkandı oldukça, sohbet ettiler eşimle. Şoför, 35 yaşında olduğunu söyledi, çoluk çocuğundan bahsetti. Kocam da 54 yaşındayım, oğlum taksiye bindiğimiz avmde restoranda çalışıyor diye anlattı. Neyse, eve geldik, biz inerken şoför kocama "iyi akşamlar amca" dedi. Kulağıma çok garip geldi. Çok yadırgadım. Bence benim kocam daha "amca" olacak yaşta değil ama bilemedim. Bakalım ben ilk "teyze"mi ne zaman duyacağım :O). 

   Arada bahsediyorum, bizim evin tam karşısında bir çocuk parkı var. Yazın zaten gece yarılarına kadar dolu, bu normal, tamam da, kışın bu soğuk günlerinde, gece dokuza, ona kadar çocukların parkta oynamasını anlamıyorum. Kör karanlıkta, buz gibi gecede. Yarın okul varken. Yataklarında olmaları gereken saatte parkta ne işleri var? Bu, oynasınlar, enerjilerini atsınlar durumu değil. Hep de aynı bir iki çocuk, seslerinden tanıyorum. Bence anneleri evde olmasınlar, uğraşmayım, sokakta ne halleri varsa görsünler diyerek parka gönderiyor. Üzülüyorum o çocuklara. 

   Ne zamandır örgümü pek elime almıyordum. Ayarladığım kısım bitmişti. Kalan ipleri değerlendirmeye çalıştığım için tekrar bir düzenleyip elimdeki iplere bakmam gerekiyordu ama elim değmemişti bir türlü. Geçenlerde döktüm hepsini ortaya, ne var ne yok görmüş oldum. Kalınlıklarına göre ayırdım. İnce iki katla ördüğüm battaniye için renk ayarladım. Bir sürü de, daha önceki projelerim için sarmış olduğum kalın yumaklarım olduğunu gördüm. Onlarla örmek için de başka bir parçalı proje düşündüm. Önceden iki kat olacak şekilde sardığım birkaç yumağı ayırayım dedim. Biraz kendim yaptım, biraz evde kimi bulursam yardıma zorladım. Kocam, Atahan, gelin namzetimiz "yün" ya da "ip" dediğim anda kaçmaya başladılar. Sağ olsun, bir tek 82 yaşındaki kayınvalidem şikayet etmeden sardı. Hatta ben yemek yaparken tek başına da devam etti. Bütün yünler ortadayken gelin namzetimiz "Bana da örsen battaniye ben de isterim yani neden istemeyim" tarzı bir cümle kurunca bütün projelerimi bıraktım bir kenara, hemen renk beğendik, yeni ip aldım, annemden şiş aldım. Kargonun gelmesini bekliyorum, ipler geldiği gibi pembe, beyaz, gri tonlarındaki batik iple gelin namzetimize battaniye örmeye başlayacağım :O). Projelerimin ve yeni battaniyemin, ayrıca yün sepetlerimin de fotoğraflarını ekleyeceğim bir ara buraya da. 

  Yine görüşmek üzere.

7 Aralık 2025

ARALIĞIN YEDİSİ - 2025


 Bugün tam 3 sene oldu. Yazasım var ama şu an yazamıyorum, tıkandım. Gün içinde geri gelip yazarım büyük ihtimalle. Canım Asortik'in Krep'im. 

28 Kasım 2025

28 KASIM 2025 - CUMA



 Size bir adet Balat, bir adet de Sultanahmet kedisi fotoğrafı bırakıyorum. Dün oradaydık. Çok keyifli sayılabilecek bir gezi yaptık. Rehberimiz biraz yordu ve gereksiz durumlara sebep olarak azıcık sorun yarattı grup içinde ama eh, her mesleğin iyisi de var, kötüsü de var. Daha önce iyilerini tecrübe etmiştik bu sefer de kötüsünü tecrübe etmiş olduk. Bu da bana bazı açılardan bir ders oldu :O). 

  Çok çeşitli çevrelerden, yaşlardan, eğitim seviyelerinden kişilerle bir araya gelince daha iyi anlıyorum. Enerjiler ve duygular çok önemli. Negatif kişiler sorun çıkarmaya da meyilli oluyorlar ve genelde sıkıntı yaşayan da onlar oluyorlar. Geziye gidiyoruz. O sabah tanışmışız ve akşam herkes kendi yoluna gidecek. Beni bir daha görme ihtimalin yok. Ne kadar nefret edebilirsin ya da nefret biriktirebilirsin ki? Aslında neden bu kadar nefret edersin sorusu daha doğru bir soru ama onu geçiyorum. Ben kimseyle sabahtan akşama bire bir zaman geçirmiyorum zaten. Öyle bir fırsatım da olmuyor, isteğim de. Bunaltmam, yapışıp bırakmamam gibi bir durum söz konusu değil. Hele bakışlarıyla beni öldüren kişilerle zorunlu haller dışında muhatap da olmuyorum. Genelde buna da pek rastlamıyorum ama dünkü gezide vardı öyle iki kişi. Daha önceki gezilerden birinde de beni sürekli her durakta, her yemek molasında yanına çağıran bir tanıdık vardı ama buram buram fesatlık duygusu fışkırıyordu her yerinden. Anlamadığım kısmı şudur ki, bu işin normali, hoşlanmıyorsan, sevmiyorsan, kıskanıyorsan uzak durmak değil midir? Bir şekilde fesatlanıyorsan neden çağırıp duruyorsun! Tekrar paragraf başı örneğime dönersem de özellikle dünkü kişiler için de şunu diyorum: Sabahtan akşama ne kadar nefret biriktirebilirsin ki içinde? Hele daha öncesinden tanımadığın bir kişi için. Bu arada herkes beni sevsin ya da herkes beni sevmek zorunda demiyorum. Benim de enerjimin tutmadığı, bir şekilde hoşlanmadığım kişiler oluyor da bunun da bir öncesi, sebebi, gördüğüm bir hareket, hoş karşılamadığım bir davranış oluyor arkasında. Bu insanlarla ise aramızda hiçbir şey geçmeden hissettiğim bir nefret söz konusu. Acınası hayatlar. 2 saat gördüğün birine bile hissettirecek derecede nefret edebiliyorsan, nasıl bir kararmış yürektir o sendeki?

 Bunun dışında taş tozu çalışmalarım devam ediyor. Fırsat buldukça biraz kitap okumaya çalışıyorum, çok boşladım ve özledim okumayı. Ev almış başını gidiyordu, bir yandan da yavaş yavaş temizlik, derleme toplama işleriyle uğraşıyorum. Günler nasıl geçiyor hiç anlamıyorum. Artık ışık hızıyla yaşıyorum sanki hayatımı.

  Yine görüşmek üzere.

21 Kasım 2025

Kasımın Yirmi Biri - 2025

 Tabi ki taş tozu üretimine devam ediyorum. Durmaksızın. Bu akşam bir hatamı fark ettim. Ne gördüysem hemen yapmaya saldırdığım için kendimi çok fazla bölmüş oldum. Aynı anda bir sürü şeye başlayınca hiçbirini tamamlayamadım. Bazılarında sorun çıkmasa da bir kısmı istediğim gibi de olmadı. Bu da moralimi bozdu. Bir acemi, başlangıç seviyesi taş tozcusu olduğumu unuttum.. Bazı şeyleri yapabilmem için önce biraz daha tecrübe edinmem gerekiyor. Döküm kısmını hallettim sayılır. Sadece daha iyi objeler elde etmeye çalışıyorum. Boyama ve dekor teknikleri açısından kendimi geliştirmem gerekiyor. Bu gece, bundan sonrası için şöyle yapmaya karar verdim: Kafamdaki bir projeyi deneyeceğim. Beğenmezsem, düşündüğüm gibi bir şey ortaya çıkmazsa ya da fikren güzel ama pratikte saçma olduğunu anlarsam bırakacağım. Güzel bir şey ortaya çıkarabileceksem de o konudaki eksiklerimi tamamlamaya, her kombinasyonu, rengi denemeye, daha iyisini elde etmeye odaklanacağım. Tamam işte oldu, bunun ötesi yok artık diyene kadar o projede çalışacağım. Hayır, her tarafı da proje doldurdum. Çalışma odasında adım atmaya yer kalmadı. Her gördüğümü deneyeceğim diye başka işlerimi ihmal ettim. Şimdi artık "Biraz ondan, biraz bundan, sürekli yeni şeyleri denemeliyim!" dönemimi atlattığımı düşünüyorum. Sırayla başladığım şeyleri bitireceğim.

  Kitap da okuyamadım pek. Dört ayrı kitaba başladım ama neredeyse kasım sona erecek ben daha bir kitap bile bitirmedim. Başladıklarımı yarım bırakıp başka kitaplara geçtim sürekli. Baktım her yeni kitap yarım kalıyor eski, sevdiklerimden bir taneyi tekrar okuyayım dedim. Bu işe yaradı. Belki başladığım kitaplar biraz da ağır kitaplardı. Galiba çok ağır okuyacak havada değildim, tür değiştirmek işe yaradı. 

  Yazımı yayınladıktan sonra kitap okuyarak dinleneceğim biraz. Görüşmek üzere. 

11 Kasım 2025

KASIMIN ON BİRİ - 2025





Buralarda yokken çok şeyler öğrendim ve yaptım. Bol bol kabak hasat ettim. Arada karışımı tam hazırlayamadığım için çöp olanlar da oldu ama geneli iyi çıktı. Sonra onların kurumasını bekledim, sonra astarladım, bekledim, boyadım, bekledim, vernikledim bekledim derken taş gibi kabaklarım oldu :O). 



 Kafamı kabaklarıma dekor olsun diye dekoratif araba yapmaya taktım. Yukarıdaki fotoğraf yapay zekadan. Ben kartondan denedim, boyayla o ahşap efektini vermeye çalıştım ama olmadı. Gerçi karton prototipi yapmam iyi oldu, kafamdaki boyutların gereksizce büyük olduğunu anladım. Yapay zeka da iyi anlattı ama tekerlek ve aks kısmını bir türlü anlayamadım. Aslında bu kadar bile yapabiliyor olmam süper çünkü bildiğin süzme bir sözelci olarak önümde tam bir görsel olmadan sadece o parçayı buraya, şu parçayı buraya diyerek yapay zekanın anlattığı kadarıyla bir objeyi ortaya çıkarabilmem de mucizeydi. 

  Etrafımdaki herkesi bak kabağım nasıl olmuş, bak bu konseptim nasıl, rafya var mı sende, kavanoz lazım bana, peki arabanın tekerleğini şöyle değil de böyle yapsak olur mu diye darladım. Sonra kimi yakaladıysam düşündüğüm konseptleri anlattım. Fikir aldım, kimini beğendim, kimini beğenmedim :O). Dekupaj denedim. İlk çalışmam hiçbir şeye benzemedi, kurudu, üzerinden tekrar yaptım, güzel oldu. Düz yüzeylerde sıkıntısız yapıyorum gibi - hoş daha da çok denemedim ama genel olarak olayı kavradım- kıvrımlı yüzeylerde tam beceremiyorum sanki. Bunu çözmek için video izleyip duruyorum, onlar da anlatıyor anlatıyor, tam benim takıldığım noktada, bunu da aynı böyle yapın deyip geçiyor. Elbet ya bir bilene ya da bir gösterene rastlayacağım deyip sabrediyorum. Bir de henüz hiç denemedim ama eskitmeyi de öğrenmek istiyorum. Hani güya böyle alttan paslı yüzeyler çıkmış gibi görünüyor ya, işte o. Yakın zamanda onu da bir deneyeceğim. Bu arada bol bol fırça, boya, kalıp aldım. Evin içindeki her türlü ıvır zıvırı, ben bundan şunu yaparım, bunu böyle kullanırım diyerek topladım. Kafamdaki projeleri yavaş yavaş hayata geçirmeye çalışıyorum. Bu arada zaten yünlerim, dikiş de öğrenmek istediğim için bir sürü dikiş ıvır zıvırım, eskiden kalan etamin iplerim, bir de ikinci elde sattığım - satacağım ürünlerim vardı. Bütün bunların üzerine taş tozu malzemeleri de eklendi. Aradığımı bulamamaya, bir şey yapacağım zaman her bir şeyi farklı bir dolaptan - kutudan bulmaya (aslında bulamamaya) başladığımdan, her şeyi döktüm ortaya. Bir araya getiriyorum, ayıklıyorum, etiketliyorum ve düzenliyorum. Biraz zaman alacak ama bitince kendi içlerinde bir düzenleri olacak ve en azından neyin nerede olduğunu bilip sadece o noktada spesifik aramalar yapacağım. Sizinle son olarak en sevdiğim çalışmalarımdan birini paylaşıp işimin başına dönüyorum. 

Görüşmek üzere...





5 Kasım 2025

KASIMIN BEŞİ - ÇARŞAMBA / 2025

   Kafamda çok şey vardı. Hep onlarla uğraştım son zamanlarda. Hepsini sıraya koydum. Yavaş yavaş oturtuyorum. Kaç gündür kitap bile okumadım doğru düzgün. Yavaş yavaş hayata dönüyorum :O)

  Sonra yine görüşmek üzere...

25 Ekim 2025

YİRMİ BEŞ EKİM 2025 - CUMARTESİ

      Normalde uzun zaman yazmadıktan sonra döndüğümde hep derim, yazasım çok vardı ama yazamadım diye. BU sefer diyorum ki, günlerdir hiç yazasım yoktu. Açtım durdum blogu bir şeyler yazayım diye, tek kelime yazamadan kapattım. 

    Geçen hafta boyunca da bilgisayarı hiç açmadım, masa başına da oturmadım aslında. Yeni hobimi geliştirmeye çalıştım: Evde taş tozuyla objeler yapıyorum. Taş tozunun karışımını hazırlama ve dökme kısmı basit zaten, onu hemen hallettim. Boyama kısmında birkaç deneysel çalışma yaptım. Sonradan boyamak yerine taş tozu karışımını direkt boyayla karıştırıp yapsam nasıl olur, ona bir baktım. Boyayla karıştırma kısmında toz boya mı, sıvı boya mı kısmını karşılaştırdım. Tek kat boya mı, iki kat boya mı, parlak vernik mi, mat vernik mi, renkli objeyi direkt yapıp sadece verniklemek mi, renkli objeyi bir kat aynı renge boyayıp üzerine vernik atmak mı gibi bir sürü sorunun cevabını deneyimleyerek öğrendim. Şimdi birçok şey netleşti. Sadece yapması - kurutması - boyaması - kurutması - verniklemesi ve kurutması kaldı :O). Arada beklemeleri bol bir işlem ama her aşaması keyifli, ben sevdim. Tüm zamanımı da buna harcadım. 

  Bunun dışında yatak odasında elime her geçeni doldurduğum bir dolabım vardı. Onu döktüm boşalttım. Atılacakları, verilecekleri, dönüşüm yapılarak ve bir projede kullanılarak değerlendirilecekleri, annemin işine yarayacakları ya da ona isteyip istemediğini soracağım her şeyi ayırdım. Dikiş için kullanılabilecek kumaş parçaları vb gibi şeyleri birkaç postada yıkadım, kuruttum, katladım, düzenledim. Daha da tam bitmedi. Bitince süper olacak ama incik cıncık işler olduğu için çok zamanımı aldı. 

  Bir de dün hayatımda ilk defa bir mahkemede şahitlik yaptım. Benden sonra işten ayrılan bir arkadaşımın iş yerine açtığı davada şahidi oldum. Ne varsa onu söyledim, çalıştıysak çalıştık, yaptıysak yaptık, yapmadıysak yapmadık. Gergin olduğum zamanlarda iki ayrı uçta oluyorum. Ya dursuz duraksız konuşuyorum ya da ağzımdan tek kelime çıkmıyor. Mahkemede hangisi olacak diye merak içindeydim ama hakime hanım sen konuşmayı seviyorsun galiba deyince kesintisiz konuşma günümde olduğumu anladım. Bence tek kelime etmemekten daha iyidir. Sorduğu sormadığı ne varsa anlattım işte, ne güzel :O). 

 Kocam birkaç günlüğüne Çanakkale'ye gitti. Kayınvalidem oradaydı. Ben Hektor ve Atahan'la kaldım. Daha önce söyledim mi bilmiyorum, kocamdır, tabi ki seviyorum, yanımda istiyorum ama arada şöyle birkaç günlüğüne gittiğinde de mutlu oluyorum. Arada evde tek başına kalmak da güzel. Neyse, bu gece dönüyor zaten. Yarın da Çağıllar gelecek oturmaya, uzun zamandır görüşememiştik, özlemiştim. Sevindim.   

Yine görüşmek üzere. 

11 Ekim 2025

On Bir Ekim Cumartesi - 2025

   Daha havalar ilk soğuduğu anda enerjim yükseliyor bir sürü şey yapasım var demiştim sizlere hatırlarsanız. İşte o bir sürü şeye saldırdım resmen. Ondan ki kaç gündür doğru düzgün bilgisayarın başına oturamadım. 

  Öncelikle alçıdan süs objeleri ama özellikle bal kabağı yapasım geldi. Mevsime son derece uygun. Gören çiftçi kızıyım falan zanneder, öyle bir sonbahar ve hasat mevsimi dekorasyonu merakım var ama sapla sapını ayırt edemeyecek kadar yabancıyım bu işe aslında. Dekorasyonu da evde uygulayasım, her yere samanlar, yapraklar, kozalaklar koyasım yok.  Bu tutku, bende sadece bir şekilde bal kabağı yapmalıyım duygusu olarak tezahür etti. Neyse, evde alçı tozum vardı. Bir de kalıp aldım kendime.  Geçtim tezgahın başına yaptım karışımı ama elimde halihazırda bir su - alçı oranı olmadığından ilk yaptığımda çok sulu oldu, tutmadı. İkinci yaptığımda daha koyu yaptım, bu sefer olacak gibiydi ama saatlerce kurumadı, kalıptan çıkardığımda da bozuldu. Alçı tozu çok eski, bayatlamıştır belki diyerek taş tozu aldım bir de internetten. Dün kargonun teslim edilmesi gerekiyorken telefonuma bir mesaj geldi. Kargonuz teslim edilemeyecek derecede hasar gördüğünden getirmiyoruz, size de para iadesi yapıyoruz diye. Bu da ilk defa oluyor. Normalde paket 30 yıldır kargo arabasından arabasına atılıp dünyayı gezmiş gibi bile olsa umursamaz, teslim ederler. Artık bu sefer ne hale getirdilerse, teslim etmeye onların bile yüzü tutmadı. Şaşırdım. Neyse, sonuçta şu an yeni alçı tozu alana kadar denemelerime ara verdim. Bu arada evdeki alçı tozu en az 4 - 5 senelik.  Nemlendiyse tutmaz dedi akıllı zeka. Sonuçta karışımı ben mi yapamıyorum, alçı mı sorunlu gerçekten emin olabilmek için yenisini almak daha mantıklı geldi. 

  Tam alçı bal kabakları projesini beklemeye almışken, internette kumaş bal kabaklarını gördüm. Yapımı da basit. Herhangi bir makineye gerek olmadan elde dikilebiliyor, ben de rahatlıkla yapabilirim. Bütün bir gün boyunca Pinterest'te kendimi kaybettim kumaş bal kabakları peşinde oradan oraya dolaştım. Bir sürü örnek topladım. Şimdi biraz kumaş almam, bulmam lazım çünkü normalde dikiş dikmediğimden evde bir parça bile yok. Bir de içini doldurmaya elyaf alacağım. Sonrası sadece dikmeye kalacak. Başarılı olursam buraya da koyarım fotoğraflarını. Olmazsa bir daha adlarını bile anmam. Blogta hiç bal kabağı fotoğrafı göremezseniz bilin ki istediğim gibi olmamış. 

   Görüşmek üzere.   

2 Ekim 2025

Ekimin İkisi - 2025


      Geçen hafta Sapanca'daydık. Fotoğrafta gördüğünüz manzaraya karşı kahvaltı ettik. Oradan Hobbit Evleri'ni görmeye gittik. Birkaç yere daha uğradıktan sonra akşam kiremitte balık yiyip döndük. Keyifli ve güzel bir geziydi. Gittiğimiz yerler de çok güzeldi. Ruhuma iyi geldi. 
     Salı akşamı gelin namzetimizin doğum gününü kutladık. Biz bizeydik. Atahan, gelin namzetimiz, ben ve kocam. Güzel ve keyifli bir akşam oldu. Şimdi bunları yazarken düşündüm. Ben buraya ilk yazmaya başladığımda Atahan 4 yaşındaydı. Komik bebeklik hallerini anlatıyordum. Şİmdi gelinden bahsediyorum. Zaman ne ara aktı gitti? Mesela blogumun otuzuncu, otuz beşinci yılında torunlardan mı bahsedeceğim artık yani? Düşününce gerçek üstü geliyor :O).
    Arada ikinci el satış uygulamalarından satış yapıyorum. Geçenlerde biri satışa koyduğum bir kavanozu (sıfır ve yeniydi) çok beğendiğini söyleyip 70 lira indirim istemiş. Ürünün beğenilmesi beni mutlu etti tabi ki ama o beğendi diye ben niye 70 lira indirim yapıyorum onu anlamadım :O). Beğendiyse alsın dedim kendi kendime.  Bütçem yok dedi. E o zaman beğendiğiyle kalsın almasın. Ya da para biriktirsin. Ya da bütçesine uyan bir şey alsın. Bütçesinin yetmediği şey de kavanoz altı üstü. Beş bin liraya da satmıyoruz yani. Bunu sağda solda da çok görüyorum. Yeni moda oldu. İnternet üzerinden satış yapan ikinci el platformlarında ya da el işi ürün satan İnstagram sayfalarında rastlıyorum genelde: Çok beğendim ama param yetmiyor yarı fiyatına ver. Yüzde yetmiş indirim yap. Ben öğrenciyim bana uygun fiyat ver. Yani bu çok temel bir şeydir, paramız yetmiyorsa almayız. Belli bir miktar iskonto da yapılır tamam adettendir ama bunu da abartmamak gerekir. Bir de teklif edersin, satıcı indirim yaparsa ne ala, yapmazsa da istersen alırsın istemezsen almazsın. Israr etmenin de anlamı yok. Böyle kişilere hiçbir şey satasım da gelmiyor. Müşterinin nasıl satıcı seçme hakkı varsa, satıcının da müşteri seçme hakkı olmalı. Belli kriterlere göre vardır zaten bu hak da, bu kriterlere, "müşteriye gıcık olma" da eklenmeli bence :O).

                 Bu arada dün telefondan girip yazamıyordum şifre istiyor diyordum ya, yazıyı bitirince hazır lafı da geçmişken gireyim şu şifreyi bitsin bu iş dedim. Sağa sola baktım, meğer şifre istemiyormuş, sadece giriş yapacağım mail adresimi seçmem gerekiyormuş. Onu da girince telefonumdan da istediğim zaman yazabilecek hale geldim. İyi oldu.

      Yine görüşmek üzere.

1 Ekim 2025

EKİMİN BİRİ - 2025

 Hava serinlemeye başladı. Geçen gün kışlıkları çıkardım. Henüz kazak, hırka giyecek kadar soğuk olmasa da uzun paçalı ve uzun kollu kıyafetlere geçiş yaptık. Askılıları ve şortları da kaldırdım. Kısa kollular bir süre daha idare edebilir ama yakında onları da kaldırırım, çok uzun sürmez. 

 İnternette bir algoritma var biliyorsunuz ve siz neyle ilgileniyorsanız ona yönelik reklamlar, ürünler çıkıyor karşınıza. Ben artık ne kadar abuk subuk şeylere bakıyorsam, geçen gün bir alışveriş sitesi, senin için seçtik kısmında siyah matbaa mürekkebi öneriyordu bana. Eh, evde de siyah matbaa mürekkebim olmasın artık dedim ve almadım :O). 

 Abimi gördüm dün gece rüyamda. Artık görüşmediğimiz olanı. Yapmam gereken bir şey varmış ama ben yapmak istemiyormuşum. Beni motive etmeye çalışıyordu. Döndüm ona, sen benim hayatımda bile yer almıyorsun, seni mi dinleyeceğim dedim ve uyandım. Sonra da güldüm, kendi rüyama müdahale ettiğim için. 

   Bir ara her gün yazma sözü vermiştim ve bir günlük fire dışında da bunu gerçekleştirmiştim. Yine onu yapmaya çalışacağım. O zaman telefonumdan da yazıyordum büyük kolaylık oluyordu. Bir şekilde çıkış yapmışım, tekrar şifre istiyor ve ben ezbere bilmiyorum. Bakıp girmem gerekiyor, kalkınca bakayım deyip her seferinde unuttuğum için giriş yapamıyorum, dolayısıyla da cepten yazamıyorum. Sadece bilgisayardan. O da kısıtlı zamanlarda yazabilmemi engellediğinden, yazma işi öylece kalıyor. 

   Kış da geldi, havalar soğudu ya, modum yüksek. Daha çok olacağım buralarda. Görüşmek üzere...

19 Eylül 2025

EYLÜLÜN ON DOKUZU - 2025

 Yazasım var ama yazacak bir şey gelmiyor aklıma şu an. Yazdıkça açılırım diye çalakalem başladım.


   Bu özel basım Yüzüklerin Efendisi'ni okuyorum şu sıralar. Çağıl'la Beril (yeğenim ve eşi), doğum günü hediyesi olarak almışlardı temmuzda. Yüzüklerin Efendisi'nin tekli normal - ciltsiz kitapları vardı bende ama çok da eskimişlerdi (27 yıllık kitaplar). Onları yenilemeyi düşünüyordum, o yüzden bu süper bir hediye oldu benim için. Üç kitabı da milyonlarca kez okudum ama hala daha keyifle yeniden okuyabiliyorum. Tolkien süper yazmış. 

  Kocam Çanakkale'ye gitti bu hafta sonu. Kayınvalidem orada bir süredir. Onu ziyaret edip pazar akşamı dönecek. Atahan çalıştığı için gitmedi. Ben de gitmediğim için gitmedim :O). Arada böyle evin keyfini tek başına da sürmek güzel oluyormuş. Benim çok hoşuma gitti. Bana kalmış evin bir saniyesini bile boşa harcamayım diye bakkala bile gitmiyorum. Bence kocam daha sık ziyaret etmeli annesini :O). 

  

   Kendime bu yengeç şeklindeki kaşık tutacağını aldım ve bayıldım. Mutfakta oradan oraya geziyor, işlevini bir kenara bıraktım sevimli diye hep gözümün önünde tutuyorum onu. Fotoğrafta göründüğünden çok daha tatlı. Rastlarsanız hiç düşünmeden alabilirsiniz. Her tür kaşığı tutamıyor ama tahta kaşık tutmada oldukça da başarılı, pek işlevsel olacağını düşünmemiştim, beni şaşırttı. 
  sONRA yine görüşmek üzere.

14 Eylül 2025

EYLÜLÜN ON DÖRDÜ - 2025

 Bugün birçok şeyi yapmaya başlayıp hepsini de yarım bıraktım. Havalar artık soğudu diye yünlerimi çıkardım mesela. Geçen sene başlayıp bir parçasını örüp yaz gelince bıraktığım bir battaniyem vardı. Ona devam edeceğim. Bitirdiğimde dikerken daha temiz iş çıkarayım diyorum. Kaba dikiş atıyordum parçaları birleştirirken, çok da kötü olmuyor ama artık kaçıncıyı ördüğümü unuttuğum battaniyede biraz kendimi geliştirmiş olayım. Hala ilk günkü seviyede de olmasın dikişi diye düşündüm. Bir de ileride ördüğüm battaniyelerde istediğim güzellikte işler çıkarmaya başladığımda satacağım. Hediye edebileceğim bir, belki iki kişi daha var ve kendimize de çok battaniye ördüm. Bundan sonrası tamamen zevk için örülmüş olacak. Evde yığın yapmış olmayım. O kadar emek verdiğim bir şeyi de istemediğim birine hediye edemem, içimden gelmeli hatta direkt o kişi için örmeliyim verebilmek için. E o zaman satmak da mantıklı bir yol. Böyle düşündüm ama fikrimi de değiştirebilirim. Bir sürü parça yünüm var birbiriyle alakasız. Öncelikle onları kullanabileceğim bir iki battaniye daha örmek istiyorum. Sonrasını sonra düşünürüm artık. 

 Yazmadığım günlerde Six Feet Under dizisini izleyip bitirdim. Beş sezon. Çok eski bir dizi. Birinci sezonu 2001'de yayınlanmış. İlk bölümünü nasılmış bir bakalım diyerek kocamla beraber izledik. Birinci sezonu da birlikte bitirdik ama diğer sezonlara ben tek başıma devam ettim. İlginç bir dizi, herkese hitap etmeyebilir ama ben sevdim. 

  İki kitaba başladım. İkisi de sarmadı. Bıraktım başka kitaba başladım ama şu günlerde pek okuyasım yok nedense. Birkaç güne geçer diye düşünüyorum. 

 Yine görüşmek üzere...

6 Eylül 2025

EYLÜLÜN ALTISI - 2025

 Hani normalde ilkbaharda insanlara bir yenilenme, tazelenme, ev kadınlarına bahar temizliği modu gelir ya, işte o bana sonbaharda geliyor. Bugün hava kapalı ve serin ve kendimi tüm dünyayı değiştirebilecek gücüm ve enerjim varmış gibi hissediyorum. Aylardır silmeyi ertelediğim camın bir kısmını sildim mesela. Hepsini silemedim, sabahın çok erken bir saatiydi. Bir noktadan sonra sinekliği çıkarmam gerekecekti, o da ses yapacaktı. Silebildiğim kısmını silip kalanını makul bir saatte halletmek üzere başka şeylere yöneldim. Makul saat geldiğinde perdeyi de yıkayacağım. Aslında galiba normalde perdeyi makineye atıp o yıkanırken falan da camı siliyor kadınlar ama bana böylesi uydu. Bir de şöyle bir arınmalıyım, fazlalıklardan kurtulmalıyım, her şeyi düzenlemeliyim, her yer temiz, tertipli olmalı enerjisi var üzerimde ki, sormayın gitsin. Yıllardır kopamadığım tüm ıvır zıvırdan kurtulasım var. Hadi bakalım, serin hava üç gün daha sürse yeter. Evin yarısını atmış olurum :O). 

  Görüşmek üzere...