26 Ocak 2021

1134

   Biraz eşyasına bağlı biriyim, biraz da malım kıymetlidir :O). Bir şey iyice eskiyip kullanılmayacak hale gelmeden atamıyorum pek. Modası geçti kavramı bana pek bir şey ifade etmiyor çünkü alırken de moda diye değil hoşuma gittiği için alıyorum.  Eskidi, artık işe yaramaz dediğimde de ya bir yerleri kopmuş ya da paramparça olmuş oluyor :O). Bilemiyorum bu iyi mi, kötü mü bir özellik? Hakkını vererek kullanmak ve verimlilik açısından iyi ama bazen eşyayı gereksiz yere kendime yük yapıyorum. Onlara yer bulacağım diye uğraşıp duruyorum, çok sevmesem de sırf dibine kadar kullanma huyum yüzünden kullanıyorum. Kendimi yoruyorum onlarla. Bu açıdan baktığımızda da kötü bir alışkanlık. Kullanmadığım ya da işime yaramayan şeyleri rahatlıkla başkasına verebiliyorum. O yönden bir sıkıntım yok da, işlevini yitirmeyen her şey yirmi senelik de olsa hayatımda yer alıyor. 

   Mesela geçen gün iş yerinde konuşuyorduk arkadaşlarla, yeni eve yeni eşya gibi bir söz geçti. Yeni eve yeni eşyayı eskiler artık çöpe bile atmaya  utanılacak halde oldukları için aldım ben. Mesela taşınmadan çok çok önce Paris sayesinde koltukların iç süngerleri evde dolaşmaya başlamıştı. Tırnaklarını bilediği özel noktalardan çıkan parça parça süngerleri  her yerde buluyordum. Bu durumda olmasalardı, renklerini, şekillerini sevdiğim ve sıkılmadığım için yeni evde de kullanmaya devam ederdim :O). Hatta bir ara yeni koltuk yerine eskileri mi kaplatsak diye de konuştuk. Usta bul, uğraş, peşinde koş kısmı gözümüze daha zor geldiği için vazgeçtik. Aldıktan sonra yeni koltuklarım da çok hoşuma gitmeye başladı. Hem bu sefer önlem olarak kılıf örttüm üzerlerine ki Paris yine en çok sevdiği tırnak bileme noktalarını belirleyemesin ::O). 

24 Ocak 2021

1133 - YABANCI


       Yabancı kitabını ve serisini 2018'de okumuştum. Uzun zamandır tekrar okumak istiyordum ama fırsat bulamıyordum. Geçenlerde dizisini Netflix'te görünce artık daha fazla beklemeyip yine okumaya başladım. Serinin sonunu hatırlıyorum ama aradaki ayrıntıları unutmuşum.
     Kitabın konusundan kısaca bahsedersek Clare 1945 yılında kocasıyla birlikte bir İskoçya ziyareti gerçekleştirmektedir. Amaçları 2. Dünya Savaşı'nda çok bir araya gelemedikleri için zayıflayan ilişkilerini tazelemek ve kocası Frank'in İskoç atalarının izini sürmektir. Clare, ilgi duyduğu botanikle ilgili bir bitkiyi araştırmak üzere gittiği kadim bir taş anıtta iki yüz yıl öncesine gider. Orada bir şekilde Jamie ile tanışır ve olaylar gelişir.

      Tarih, aşk, macera, birazcık fantastik edebiyat seviyorsanız kitabı da beğenirsiniz. Sekiz kitaplık bir serinin ilk kitabı Yabancı. Bazı kitaplar 1 ve 2 olarak basıldığı için toplamda 13 kitap var. Ben ilk kitabın ardından ikinciyle devam ediyorum. Bitirdikçe buraya da yazacağım. Serilerle ilgili en sık yaşadığım sıkıntı, genelde ilk kitapla ilgili milyon tane özete, yoruma ulaşabilsem de devam kitaplarıyla ilgili çok az bilgi bulabilmem. Buraya yazarak başkalarının bu sıkıntıyı aşmasına yardımcı olabilirim belki. Seriyi okuyup bitirecek olsam da diziyi izlemeyeceğim. Beğenmedim. Kitapla aynı duyguyu vermedi bana. Belki önce diziyi izlemiş ardından kitapları okumuş olsaydım farklı olurdu. Ben bu hikayeyi ve kahramanları çoktan kafamda canlandırmışken yönetmenin / yapımcımın yorumuyla izlemek aynı zevki vermiyor.

     Yine görüşmek üzere...

19 Ocak 2021

1132






       Yukarıda gördüğünüz fotoğraflar karlı günlerimizin özeti. Burada çok yoğun bir şekilde yağmadı zaten. Ara ara inceden yağdı durdu, yağdı durdu. Bugün de buz olarak yol kenarlarında kaldı biraz. Onun dışında hiç yok. 
    Pazar günü yaptığım poğaçaları en üstte görüyorsunuz. Bunlar çok puf puf olduğu için seviyorum ama bir saat mayalama süresi olduğu için ancak evde olduğum hafta sonları yapabiliyorum. Ortadaki fotoğraf da ilk defa denediğim nar reçeli. Evde, dolapta kalan bir türlü yiyemediğimiz üç beş tane nar olmasaydı yapmak aklıma bile gelmezdi açıkçası. Onları değerlendirmek için yaptım ki, iki üç tanesine geç bile kalmışım, maalesef kurtaramadım. Yine de diyebilirim ki iyi ki dolapta kalmışlar ve iyi ki ben de en sonunda reçellerini yapmışım. Narı ayıklamak dışında zahmeti olmayan leziz bir reçel oldu. Böğürtlen reçelini seviyorsanız - ben çok severim- buna da bayılacaksınız demektir. Şu an daha iki sene tüketsek bitiremeyeceğimiz kadar çok sayıda reçelimiz olduğu için 3 nardan çıkan yarım kavanozla yetindim ama önümüzdeki kış özellikle 1 - 2 kg nardan yapmayı düşünüyorum. Ben reçeli çok sevdiğim ve her kahvaltıda mutlaka yediğim için, hem annemler yaptıkça bana veriyor, hem ben çeşit çeşit meyvelerden yapıyorum derken evde her zaman bol miktarda reçelimiz oluyor. Öğlenleri iş yerinde yemek için yaptığım sandviçe de reçel koyuyorum :O). Bunu okuyan ve bu çok sağlıksız diyen kesim için belirteyim, biliyorum sağlıksız ama benim için en pratiği bu şimdilik. Akşam yemeklerinde ve ara öğünlerde biraz daha sebze meyve ağırlıklı yiyerek dengelemeye çalışıyorum. Yine de son zamanlarda evde olup mutfakta bir şeyler yapmayı da seven bireyler olunca hepimiz biraz kilo almışız galiba. Alışverişlerde abur cubur alımını azaltıp meyve sebze alımını çoğalttım son zamanlarda. Çok büyük bir adım olmasa da bir yerden başlamak lazım :O). 
.   Son fotoğraf da karlı günlerin tadını sepetinde çıkaran Paris. Bir kedinin insanı olan çoğu kişi bilir ki, kedilerimize aldığımız özel eşyalara pek çoğu ilgi göstermez.  Paris mesela, benim aldığım tırmalama tahtaları yerine her zaman koltuğu ya da halıyı tırmalamayı tercih etmiştir. Ona özel aldığımız oyuncaklar yerine, bulduğu ıvır zıvırla oynamıştır. Yatak konusunda da aynı şeyin olacağını düşündüğüm için ona şimdiye kadar bir yatak almamıştım. Şekerlemelerini genelde bizim yanımızda, koltukta - sandalyede, gece uykularını da Atahan'ın yanında geçirmeyi tercih etmişti. Meğer çocuğun bir yatağı olsa onda yatacakmış, bilememişim. Karı izlemek için masanın üzerinden hiç inmeyince çamaşır sepetimin içine bir iki yün yelek koyup ona yatak yaptım. Üç gündür içinden çıkmadı. Kendime başka sepet almaya karar verdim. Artık o onun yatağı oldu :O).

    Özellikle şu karlı ve soğuk günlerde evde oturmak iyi geldi. Yalnız, gittikçe eve ve tembelliğe alıştığımı fark ediyorum. Eski iş temposuna döndüğümüzde, en azından ilk başta, alışmak zor olacak gibi geliyor bazen. Korona tedbirleri kapsamında mesai günlerimiz de, saatlerimiz de kısaldı. Şu sıralar yoğunluğumuz da yok. İşte olduğum günler de sakin geçiyor. Evde oturmak da son on sendir özlemini çektiğim bir şeydi. Belki de o yüzden pek sıkılmıyorum. Sıkıldığım zaman da, bunun sebebi evde olmak değil aylardır yaşadığımız salgın döneminin psikolojik etkileri oluyor aslında. Zaman da çabuk geçiyor. Yapacak bir sürü şeyim oluyor. Zamanımı verimli kullanmaya çalışıyorum çünkü eninde sonunda biz normal çalışmaya döneceğiz ve o zaman yine yapmak istediğim bir sürü şeyi ertelemek zorunda kalacağım. Son günlerde bol bol dizi izledim mesela ve izlerken de sürekli battaniyemin parçalarını ördüm. Yine de daha yarısına bile gelemedim ama oldukça yol kat ettim. Eh, bir battaniye örmek de bugünden yarına olacak bir şey değil zaten, zaman alacağını biliyordum. Onun dışında da kitap okudum. Her gün mutlaka yemek - bulaşık -  derleme toplama işleri de olduğundan günlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum.
   Yine görüşmek üzere... 

12 Ocak 2021

1131

        Çok makyaj yapmayı sevmiyorum. Rujumu mutlaka sürerim. Günlük makyajım bundan ibarettir. "Düğünlük" ya da "çok önemli etkinlik" makyajımda da fondötenle rimel eklenirdi ruja. Yaklaşık iki senedir fondötenle rimeli pek kullanmadığımı geçenlerde fark ettim. Rimel kurumuş, fondöten ilk aldığım günkü gibi duruyor. Babamın hastalığı döneminde ve vefatı sonrasında bazı şeyler zaman kaybı - gereksiz görünmeye başladı gözüme: fondöten, rimel, her gün değişik değişik taktığım küpelerim, çeşitli sebeplerle kafaya taktığım hiç değmeyecek insanlar, bana hiçbir şey katmayan kişiler. Hepsini çıkardım hayatımdan. Onun ölümü bir çok şeye bakış açımı değiştirdi. Ben değiştim. Bunu zaman içinde fark ettim. Çok daha fazla seçici, çok daha fazla umursamaz, çok daha fazla zamana değer veren biri oldum. Şöyle ki, bir şey veya bir kişi ona harcadığım zamana değmiyorsa ya da o zamanı hak etmiyorsa hayatımdan çıkarıyorum. Vazgeçilmez diyebileceğim şeylerin sayısı da çok azaldı. Bir de hayatımdaki hiçbir şeyin kalıcı olmadığını ya da kalıcı olmak zorunda olmadığını daha iyi anladım. Bundan hareketle yaklaşık on ay önce, dokuz senedir oturduğumuz ve aslında bir iki minik şeyini sevsem de, bir çok şeyini sevmediğim evden taşınma kararı aldık. Şimdi her günümü keyifle yaşadığım bir eve sahibim bu sayede. Bazen sevmediğimiz halde neden eski evde oturup durduğumuzu düşünüyorum. Her altı ayda bir oturup "Taşınsak mı buradan?" diye konuşuyorduk ama her seferinde biraz daha idare edebileceğimize karar veriyorduk. Demek ki doğru zaman değilmiş bizim için. Harekete geçecek enerjimiz ya da yeterli isteğimiz yokmuş. Çok mutlu olmasak da şimdi düşündüğümüz kadar mutsuz da değilmişiz ki taşınmamışız. 

    Neyse, bunların hepsi aklıma dün sosyal medyada gördüğüm bir reklam üzerine geldi. "Beyaz cilt isteyenler okusun" yazıyordu. Ben, beyaz hamur kağıdına basılı kitap cildi olarak algıladım ve ilgimi çekti. Saman kağıdı çok sevmiyorum. Reklamın devamına baktığımda ise cildini beyazlatmak isteyenler için bir bakım ürünü olduğunu gördüm. Eminim bunun da kitlesi büyüktür, pazarda çok iş yapıyordur ama benimle hiçbir ilgisi olmayan bir şeydi. Yine saman kağıtlı kitaplarıma dönmek zorunda kalacaktım:O). Buradan yola çıkıp artık pek makyaj yapmadığımı düşündüm. Eskiden çok kullanmadığım açık renkli rujlarımı da daha çok tercih ediyorum. Genelde maske taktığımız için rengi çok önemli değilmiş gibi geliyor bana. Hem onlar maskeye değdiğinde de çok fazla renk bırakmıyor. Bir de biraz ruj stoku yapmışım farkında olmadan. Aldıklarım içinde beğendiklerimi bittikçe yenilemişim ama beğenmediklerim öylece kalmış. Bahaneyle onları da kullanmış oluyorum :O). Böylece pek sürmediklerim de bozulmayacak ve onlar da bitene kadar yeni ruj almayacağım. Yeni almaya başladığımda da stoklamamak için mevcut sayıyı ve renkleri kontrol etmeden yenisini almayacağım. Buna bazen uymak zor oluyor. Sevdiğim için, kullanmasam da, çok olsa da yenisini alma eğiliminde olabiliyorum. Mutlaka bir neler var diye bakıyorum. Şimdiye kadar her seferinde kendime, önce evdekiler, diye hatırlatmam işe yaradı. Mesela bunu defterlerde ve kitaplarda da yapmaya çalışıyorum. Onlardan da fazlasıyla var. Henüz kullanmadığım bir dolap dolusu defter ve henüz okumadığım birkaç raf dolusu kitap. Ama bu taktik defter - kitap söz konusu olunca pek işlemiyor. Genelde kendimi yenisini almaya ikna edebiliyorum :O). 

    Yine görüşmek üzere...

11 Ocak 2021

1130

    Kendime yaklaşık on günlük bir tatil vermiştim. Zorunlu işler dışında çok bilgisayarı açmadım. Telefonu kullanmadım. Sık sık örgümü ördüm ve film - dizi izledim. Dosya dolabı olarak kullandığım bir dolabım vardı, onu düzenledim. Bunlar dışına bütün meşgalelerden uzak durdum. Yeni yıl kararları da almadım. Yılbaşında da işten gelip yemek yapıp bir de mutfağı toplayınca gece yarısını görmeden uyudum. Ev ahalisi benden de önce uyumuştu zaten :O). Oldukça sakin bir geceydi bizim için. Böyle bir molaya ihtiyacımız varmış demek ki.

    Ofiste bir arkadaşımız korona oldu. Maskeyi zaten hep takıyoruz, hava soğuk da olsa sıcak da olsa ofis camı hep açık. Mesafeye de sürekli uyuyoruz. Elimi sık sık yıkıyorum, aklıma geldikçe kolonya sürüyorum. O yüzden bulaşmayla ilgili çok bir kaygım yoktu açıkçası ama yine de iki hafta annemlerle görüşmedim. Telefonlaştık sadece. İş - ev dışında bir yere gitmedim. Evde de mümkün olduğunca dikkat etmeye çalıştım. Yine de her öksürükte, hapşırıkta, biraz boğazımda hassasiyet olur gibi olsa tedirgin oldum. Bu dönem, normalde dikkate bile almayacağımız her türlü ağrıda, sızıda direkt aklımıza koronanın geldiği bir dönem oluyor hepimiz için. Sokakta yürürken de rahat değiliz, markette de, işte de. Ben iki kere maske takmayan biriyle karşılıklı durduğum bir kabus gördüm mesela. O kadar rahatsız oluyorum ki, gitsem gidemiyorum, maske tak desem diyemiyorum. Rüya değil kabus olarak adlandırıyorum o yüzden.

     Yine görüşmek üzere...

28 Aralık 2020

1129

       Bazen, olmadı mı, olmuyor. Uzun zaman sonra ilk defa dün kabak tatlısı yaptım. Şekerini tam ayarlayamamışım, biraz az gelmiş. Kötü de değildi ama lezzeti eksik geldi bize. Tabi ki koca tatlıyı çöpe atacak değildim. O yüzden bugün internetten balkabaklı pasta tarifi aradım. Bulduklarımın hepsinde alt taban bisküviliydi ve evde bisküvi yoktu. Çıkıp almayı da hiç canım istemedi. Kek tariflerine göz atmaya başladım. Bir tane tam gönlüme ve evdeki malzemelere göre tarif buldum. Hemen de kalkıp yapmaya başladım. Kek ve üzerine sos ile albenili bir tatlıya benziyordu. sonuçta keki de sosunu da yaptım ama yine tam istediğimiz gibi bir tat olmadı. Zoraki yedik 4 - 5 parça ama kalanı yenilecek gibi görünmüyor. Balkabağı ya da tatlısı ya da püresi görmek istemiyorum bir süre...

17 Aralık 2020

1128

      Son günlerde noktalı defterleri keşfettim. Ve bullet journalları. Maalesef, bullet journal kelimesinin doğrudan bir Türkçe çevirisi yok. İnternette milyonlarca örneği mevcut. O yüzden buraya ayrıca fotoğraf da koymayacağım. Ne kadar zamandır yapılıyor, ilk örnekler ne zaman çıkmış pek bilmiyorum. En az 8 - 9 senesi vardır belki de ama ben yeni keşfettim. 

     Daha önce görmemem ilginç aslında çünkü defteri, kalemi, kağıdı, yazmayı, karalamayı seviyorum. Dolabım kullanılmış ve kullanılmamış defterlerle dolu. Hatta onları biraz azaltabilmek için kendimi defter alma konusunda oldukça sınırlıyorum. Bir de müsvedde kağıt takıntım var. Sadece tek tarafı kullanılmış bir kağıdı atabilmem mümkün değil. Arka yüzünü de mutlaka kullanmaya çalışıyorum. Küçük bir alan boş kalmışsa not kağıdı büyüklüğünde kesip masamdaki notluğa koyuyorum. Ofiste de bunu yapıyorum, evde de. İş arkadaşlarım huyumu bildiklerinden bana kendi biriktirdikleri kağıtları da gönderiyorlar. Ofiste geri dönüşüm kutularımız ayrı.  Çaycılarımızı ve tüm arkadaşlarımı atıkları geri dönüşüme atmaları için yönlendiriyorum. Evde de geri dönüşebilecek materyalleri ayırıyorum. Mümkünse işe götürüp geri dönüşüme atıyorum. Sokağımızda cam kumbaramız var zaten, kavanozlar şişeler direkt ona atılıyor. Tekrar kullanılabilecek herhangi bir malzemeyi çöpe atmak büyük bir kayıp olarak geliyor bana. Yaklaşık 15 - 16 sene önce işe giren bir arkadaşım, büyük bir hayal kırıklığıyla,  bizim çöpe atmamak için kırk takla attığımız geri dönüşümler iş yerinde hiç düşünülmeden çöpü boyluyor, demişti, kısa bir süre sonra işten de ayrıldı zaten. O zamandan bu zamana bu cümleyi hiç unutmadım. Ara ara üzerine düşündüm. Açıkçası ben işe başladığımda da durum böyleydi. Çok üzerine düşülmüyordu. Masa altında hazır çöp kutusu duruyorken atıkları kalkıp biraz ilerideki geri dönüşüme atmaya kimse zahmet etmiyordu. Elimizin altında bol bol kağıt varken, diğer yüzünü kullanmaya da çok az kişi uğraşıyordu. Bunu özellikle çevreye zarar vermek için yapmıyorlardı tabi ki. Üzerinde durulmamıştı, rahatlığa alışılmıştı. Geri dönüşüm kutuları boşaltılmazsa kimse takip etmiyor, onlar da doldukça doluyordu. Neyse, sonuçta en azından çalıştığım ortamlarda bunu değiştirdiğime inanıyorum. Hiç bir şey olmasa bile aslında kağıtların tekrar kullanılabileceğine, not kağıdı yapılabileceğine, bazı şeyleri direkt çöpe atmak yerine geri dönüşebileceğine dikkatleri çekilmiş oldu. Boş ver demedim bence bir fark yarattım. Övünmekse de övünmek olsun, doğayı korumak için elimden geleni yaptım:O). 

    Bu uzun monologumdan sonra bullet journaldan hakkında bir iki şey daha söyleyebilirim. Yaklaşık son on senedir düzenli bir şekilde ajanda tutuyorum. Tüm işleri takip etmek başka türlü mümkün olmuyor. Normalde daha eylül ayında bakmaya başlasam da bu sene pandemi sebebiyle henüz 2021 ajandası almadım. Pek ihtiyacım olacak gibi görünmüyor. Konumuza dönersek, bullet journalde ilk önce sayfalar numaralandırılıyor, içindekiler kısmı mutlaka yapılıyor. Günlük, haftalık, aylık planlar, yapılacaklar, hedefler, alışkanlıklar yazılıyor ama ben bire bir bu şekilde kullanmayacağım. Daha çok yapılacaklar - anılar - genel fikirler ekseninde devam edecek. Renkli ve çizimli bir günlük - anı defteri gibi. Temel renklerden oluşan 8'li bir tükenmez kalem setim ve 12'li bir kuru boya setim var :O). Oldukça acemi ama bence çok sevimli ve basit çizimlerle süslüyorum. Rahatlatıyor. Stresten uzaklaştırıyor. Mandala boyayanları hiç bir zaman anlamamıştım. Hiçbir zaman da anlamayacağım belki yine de ama ona benziyor galiba biraz bu hobi de. Bir denemenizi tavsiye ederim.

     Yine görüşmek üzere...

15 Aralık 2020

1127


    Hava oldukça soğuk bugün. Olması gereken gibi bir kış günü yaşıyoruz en sonunda. Geçen hafta neredeyse montsuz gezebileceğimiz günler güzeldi, güneş parlıyor hava sıcak ama bu normal olmadığından beni mutlu etmek yerine korkutuyor daha çok.    

     Arada bugün bunu öğrendim / fark ettim / hissettim yazıları yazacaktım ya, dün mesela ben Pulitzer ödüllerinin sadece gazetecilere değil aynı zamanda edebiyatçılara ve müzikçilere de verildiğini öğrendim. Bunu belki de biliyordu birçoğunuz. Ben de mutlaka rastlamışımdır okuduğum kitaplarda ama havada kalmış bir bilgiydi bu, bağlantısını yapıp beynime yerleştirmemiştim daha önce. Dün bu bağlantıyı da yaptım ve bu kadar senedir bunu nasıl algılamamıştım deyip şaşırdım kendime:).

     Çoğunlukla evde olduğumuz şu günlerde eski bir hobime yeniden döndüm. Seneler seneler önce battaniye örmüştüm, tam olarak 2005'te. Kare kare parçaları birleştirip. Hatta bir tane yetmemişti, kendiminkini bitirip bir tane de Asortik Krep ablama örmüştüm. Benimkini hala kullanıyoruz evde. Oturma odasında koltuğun kolçağında duruyor sürekli, hangimiz üşürsek çekiveriyoruz üzerimize. Bir tane de anneannemin ördüğü battaniye var. O da diğer üçlüde duruyor. İkisi yetiyordu şimdiye kadar ama çalışma odası / kitaplığımda da bir ikili koltuk var. Kitap okurken orada üşüyorum bazen ve üzerime alabileceğim bir şey olmuyor. Onun için yeni bir battaniyeye başladım. Bu kış biter mi bilmiyorum :O). Örmekten keyif alıyorum. Bitirme hırsıyla durmaksızın, parmaklarım acıyana, bıkana kadar da örmek istemiyorum. Tadına vara vara, canım istedikçe, istediğim zaman elime alıp istediğim kadar sıra örüyorum. O yüzden yakın bir zamanda bitmeyebilir. Nasıl becerdiysem şimdi de mouse çalışmıyor :O). O olmadan ayarlamaları yapmak da zor oldu. o yüzden şimdilik bitiriyorum yazımı. Bir sonraki yazımda da yeni hobimden bahsedeceğim.

    Sonra yine görüşmek üzere... 

     


          


8 Aralık 2020

1126

  Benim kullandığım bilgisayar yeğenimindi. Çok iyi ve kaliteli bir marka, bunu zaten biliyordum ama bana vereli en az on yıl olduğu halde arada arızalar çıkarsa da iyi kötü çalışmasından da anlıyorum. Oldukça da iş görüyor. Bizim eskiden masaüstü, bildiğiniz kasalı bir bilgisayarımız ve bir adet de kocaman bilgisayar masamız vardı. Ben laptoplara bir türlü alışamıyordum ya da sevmiyordum onları diyeyim. Biraz gelenekselci bir insanım. Yeniyi denemeyi seviyorum ama dönüp yine eskiyi kullanıyorum. Alışkanlıklarıma uzun süreli bağlılık gösteriyorum. Neyse, masaüstü bozulunca yeğenim kendi laptopunu bize verdi ama uzun zaman mecburiyetten kullandım, sevdiğimden değil :O). Alışmam zaman aldı. Şimdi ise doğal olarak eski masaüstüler biraz hantal geliyor. Evde ekstradan kocaman bir bilgisayar masası istemiyorum. Bu kadar bilgisayar muhabbeti de geçen hafta hafiften yine bir arıza yaşayıp biraz kurcalayarak neyse ki yine tamir etmemiz üzerine açıldı. Bu yüzden yazmak istesem de yazamadım ama artık yine buralardayım.

    Yine görüşmek üzere...


30 Kasım 2020

1125

     Kasımı da bitirdik. Yarın yeni bir ayın başlangıcı. Belki zamanla biraz düzene girer her şey dedikçe yoldan çıkıyor hayat...

    Canım sıkılıyor bazen. Bir işe giriştim, aylarca sürdü hazırlık evresi, araştırması, pek istediğim sonucu vermedi. Canımın sıkıntısı ondan. Daha her şey sona ermedi hatta yapılacak çok şey var da, ben bazen biraz sabırsızlanıyorum herhalde. 

     Bir de bir sürü kitabım var okumadığım ama başlayıp başlayıp bırakıyorum. Hevesle okuyacağım bir kitap bulamadım son zamanlarda...

   Geçenlerde bir yazı formatı deneyecektim. Belki de çok yapılan bir şeydi ama ben gündemi çok takip etmediğimden kaçırmış olabilirim diye düşünmüştüm. Neyse, yazdım daha doğrusu yazmaya çalıştım, klavyenin bozuk olduğu zamandı, çok uğraştırdı beni. Sildim tüm yazdıklarımı, sonra da unuttum gitti konuyu. Şimdi birden yine aklıma geldi. 

    Formatım şu olacaktı ki, her yazımın sonuna "Ben bugün şunu - bunu öğrendim / hissettim/ deneyimledim / yaşadım / anladım / düşündüm / okudum şeklinde bir cümleyle belki sıradan, normalde yazmayacağım, üzerine bahsetmeyi gereksiz gördüğüm ya da aslında benim için çok önemli olan bir şeyi yazacaktım. Bunu şimdi deneyebilirim aslında ama bugün için diyebileceğim tek şey, ben bugün sıkıldım...

     Önümüzdeki ay görüşmek üzere... 

22 Kasım 2020

1124 - ASORTİK KREP

   Güzel ve soğuk bir kasım pazarı sabahında, evde oturup mutfak penceresinden dışarıyı izlerken buraya yazıyor olmak beni mutlu ediyor şu an. Ev ahalisi, Paris dahil, uyuyor. Kısık bir sesle müzik açık olsa da dışarıdaki rüzgarın ve tam karşımdaki sallanan ağacın sesini duyabiliyorum. Saat itibariyle sokağa çıkma yasağı bitse de, belki de pazar sabahı olduğu için sokaktan geçen pek kimse yok. 

   Sabahın böyle bana kalmasını seviyorum. Tam da yazabilecek modda oluyor insan :O). Bir telaş kalkıp sürekli saate bakarak yapılacak işleri yetiştirmek için koşturmamak da güzel.

    Ablam, Asortik Krep'in  blogunun 16. yıl dönümüymüş. Onu, blog açmaya zorlayarak sizlere kazandıran kişi ve blogunun isim annesi olarak benim de bir şeyler yazmam zaruri diye düşündüm.

    16 yıl önce mart - nisan aylarında internette gezinirken blogların varlığını keşfettim. Zaten okumayı seven biriydim, biyografi okumayı da severdim, kişilerin kendi kalemlerinden deneyimleri, gezdikleri, gördükleri, okudukları, yaptıkları, kısaca hayatı - hayatlarını paylaşmaları hoşuma gitti. Blogdan bloga gezerek yeni sayfalar keşfederek her gün girip okuyarak takip etmeye başladım bir çok kişiyi. Bir iki ay uzaktan baktıktan sonra da ben de kendime şu an okuduğunuz bu blogu açtım. 2005 yılının temmuz ayıydı. O dönem ben Çanakkale'de, ablam Fethiye'de yaşıyor olsak da sık sık telefonlaşıyor, arada birbirimize bildiğiniz eski usul mektup yazıyor, mail gönderiyorduk ve keşfettiğimiz yeni şeyleri, hoşumuza gidenleri paylaşıyorduk. Pek tabi ki blogumun da adresini vermiştim, okuyordu ve ben de ona kendisinin de bir tane açması için sürekli baskı yapıyordum. Belki de o dönemde yoğun çalıştığından açmak istemiyordu bir türlü. Seveceğine ve güzel yazacağına emin olsam da, baktım ki ilk adımı atmıyor, metazori yaptım, ben ona bir isim bularak onun adına blogunu açtım :O). 

     Ablamla aynı ana babanın büyüttüğü iki çocuk olsak da, tarz ve tavır olarak pek benzemeyiz. Ben ne kadar sadeysem, sadeliği seversem o, o kadar süslüdür. Ben çok daha düz bir insanken o daha alengirlidir:O). Benim estetik anlayışım, giyim zevkim renksiz, desensiz ve az üzerine yoğunlaşmışken o desenleri, renkleri, çoklu parçaları çok iyi kullanır ve her giydiğini kendine çok yakıştırır. Hani neredeyse ben bildiğiniz gösterişsiz bir akıtmayken; o restoran menülerinde gördüğünüz kreptir. Benim Asortik Krep ablamdır:O). 

   Son iki senedir de kanserle savaşan güçlü bir savaşçı. Şu sıralar kontrol döneminde ve olumluya yönelip kanseri ikinci defa yendiğini düşünmeyi tercih ediyorum ben. Her bir kontrolü bir öncekinden daha iyi geçecek ve araları uzadıkça uzayacak.

    Yine görüşmek üzere...

21 Kasım 2020

1123

      Yazmak için klavyenin tamir olmasını bekledim. Bir iki kere bozuk tuşlarla yazmaya çalıştığımda eksik harfleri tamamlamaya çalışmanın çok zaman aldığını ve çok uğraştırdığını görmüştüm. Tuş takımını komple değiştirdik ve yeni tuşlarla yazmak da çok güzelmiş:O).

     Geçen günlerde çok bir şey değişmedi hayatımda ya da şu an yazacak hiç bir şey gelmiyor aklıma. Rutine bağlanmış şekilde yaşıyoruz. 

      Sonra yine uğrayacağım...

11 Kasım 2020

1122

   Bilgisayarımın klavyesi ilginç bir şekilde hegün farklı harfleri basmıyor. Geçenlerde "b" ve "n" harflerini yazamıyordum bugün ise sıkıntı "u, ı ve r" de. Başka bisayfadan büç harfkopyaladım, yapıştırdım, çoğalttım. Öyle yazabildim bu üç paragrafı. Önce yazıyı  komple yazdım sonra kopyaladığım o harfleri eksik kelimelere ekledim. 

   Yazının düzeltilmemiş hali ergenlerin sessiz harfleri olmayan ya da bir çok harfi eksik olan acayip mesajlarına benzedi ki ben bazen o kısaltılmış /eksik kelimelerin ne olduğunhiç anlamıyorum. 

  Eksik harflerle yazmak çok zor. Yine göşmek üzere.

10 Kasım 2020

1121

     Dönüşümlü çalışmaya geçtik. O yüzden şu sıralar biraz daha fazla evdeyim. Fırsattan istifade biraz evimle ilgilenmek istiyorum. En son dolap toplamaya, düzen kurmaya zamanım   yıllık izne çıktığımda olmuştu. O zamandan bu zamana tabi ki dağıldı yine.  Evi toplarken ve yerleşirken çok eşya ayırmıştım. Bu işimi çok kolaylaştırdı. Yine de bazı şeylerde hala daha fazlalık var. Şimdilik onları evin içinde bir yerlere tıkıştırarak idare ediyorum. İleride onları oradan oraya taşımaktan sıkıldığımda vermek üzere ayıracağım büyük ihtimalle. 

    Son zamanlarda kitap okuyamadım pek. Bir de başladığım kitaplar çok sarmadığından beş - altı ayrı kitaba başladım. Yarım da bırakmadım. Hangisi elime geçerse okumaya devam ettim. Böylece ortasına kadar gelinmiş bir sürü kitabım oldu. Evde, her yerde karşıma kitaplarım çıkıyor, ben de bıraktığım yerden devam ediyorum her birini okumaya. Yeni bir iki kitap almıştım ama onlara başlamadan önce yarımların hepsini bitirmeye karar verdim. 

      


     Fotoğraf annemlerin kentsel dönüşüme giren 25 senelik evinden. Annemi zaten taşımıştık bir kaç ay önce ama yeni eve gitmeyecek eşyalar vardı . Artık yıkılma zamanı geldiği için geçenlerde uğradık onlara bir baktık, çeşitli yerlere götürmek üzere ayırdık. Bu da benim eve son veda bakışım ve fotoğrafım. Burada da dursun istedim. Babamla da çok anımız vardı bu evde, bir anlamda onunla da tekrar vedalaştık. Ben 16 yaşındayken taşınmıştık. O zaman oralarda pek kimse yoktu. Evler tek tüktü. Minibüs hattı yeni işlemeye başlamıştı ve kısa bir mesafe gidiyordu. Pek yolcusu olmuyordu. Şimdi tabi ki hem evler, hem sokaklar hem de minibüsler gayet dolu. Yeni ev iki sene içinde yapılacak. 

    Yine görüşmek üzere...

6 Kasım 2020

1120

       Yazamadım uzun zamandır. Geçen hafta yazmaya başlamıştım, düzeltmelerini sonra yaparım gönderirim diye taslak olarak bıraktım, ertesi gün İzmir depremi oldu. Yıkılan evler ve hayatını kaybeden kişilerin haberlerini aldıktan sonra o yazıyı yayınlamak gelmedi içimden. Sürekli medyayı takip ettim. Bir umut güzel haberler bekledim. Özellikle dört torunuyla birlikte enkaz altında kalan babaannenin, 16 yaşındaki ikizlerin, dört çocuğuyla kurtarılmayı bekleyen annenin ve Seda'nın an ve an peşindeydim. Marketten çıkarılan amcanın haberiyle mutlu olmuştum, sonradan hastanede vefat ettiğini öğrenince çok üzüldüm. Her bir kişiye ayrı yandım. Kaybedilen canlar, yıkık dökük evler, o evlerle birlikte giden eşyalar - anılar, kurtarılmayı bekleyen ev hayvanları... Çok dolduğum zaman çok ifade edemiyorum kendimi. Tıkanıyorum. Bu da öyle zamanlardan biri işte.

      Yine görüşmek üzere...

27 Ekim 2020

1119 - GECENİN KÖRÜ

     Saat 2.24. Gecenin Körü dedim başlığa ama pek ala sabahın körü de diyebilirmişim. Uyuyamadım. Uykum gelmişti aslında, yatmıştım da ama olmadı, kalktım oturdum. 

     Blogumu sevmemin nedenlerinden biri de hayatıma dair mükemmel bir arşiv oluşturması. Son zamanlarda pek güncelleyemesem de arada yazdığım az sayıdaki yazıda bile unuttuğum pek çok şey olduğunu görüyorum. Yazmadığım günlerde kim bilir neler yaşamışımdır. 

     Bugün mesela gözlükçüye gittim. Yaklaşık 11 senedir gözlük kullanıyorum. Miyop astigmatım. Gözlüğümü kaç sene önce aldığımı hatırlamıyorum. Numaram pek değişmediğinden yenileme ihtiyacı duymamıştım. Tam artık, bir doktora gideyim de, camlarını değiştireyim, diye düşündüğüm dönemde salgın hastalık başladı. Hem kısıtlamalar oldu, hem ben gözlük değiştirmek acil bir şey olmadığından hastaneye gitmek istemedim. Yedi ay daha idare ettim ama artık özellikle sol camı çok çizildiğinden doğru düzgügöremiyordum, çerçevesi oldukça yamulduğundan şakaklarımı sıkıyor ve acıtıyordu, buruna oturan yerdeki lastik sürekli düştüğünden her yerde o minicik şeffaf şeyi arıyordum derken gözlüğümle sürekli uğraşmaktan ve sürekli gözlüğümü düzeltmektesıkıldığımı anladım. Normalde sabah gözümü açtığım an takar, gece ancak yastığa kafamı koyduğumda çıkarırdım ama son günlerde her fırsatta çıkarmaya başlamıştım. Neyse, iş çıkışı uğradım. Bana uyan 3 - 4 modeli yarım saat boyunca tekrar tekrar takıp çıkardıktan sonra eskisine çok benzeyenini seçtim. Yarın gidip alacağım. Zevkim çok değişmediğinden mi, sevdiğim şeylerden çabuk sıkılmadığımdan mı  bilmiyorum uzun uzun değişik modelleri deneyip inceleyip dönüp aynı şeyi aldığım çok olmuştur. Bir keresinde ayağımdaki spor ayakkabıları yenisini denemek için çıkardım. Bir türlü istediğim gibisini bulamayınca bir sürü model baktım, artık vazgeçmek üzereyken tam istediğimi buldum, eski ayakkabıları giyeyim de, yenileri kasaya götüreyim derken yine bire bir aynı modeli aldığımı fark ettim :O). Eskilerden zaten memnundum sadece çok yıprandıkları için değiştiriyordum o zaman bunlardan da memnun kalırım diye düşündüğümden gittim yine aynılarını aldım. 

    3.24 olmuş. Klavyede "b" ve "n" harfleri tam basmıyor. Yazıda geçen her bir "b" ve "n" harfini ya en az beş kere o tuşa kuvvetlice vurarak ya da yukarıdaki kelimelerden tek tek kopyala yapıştır yaparak yazabildim. O yüzden çok zamanımı aldı. Ve şunu anladım ki özellikle n'yi çok fazla kullanıyoruz.

       Yine görüşmek üzere...

24 Ekim 2020

1118

    Kendimi çok güzel kaptırmış ve uzun uzun yazmıştım ki, mutlulukla klavye üzerinde uçuşan parmaklarım bir tuşa basıp yazdığım her şeyi sildiği gibi, tam da sildikten sonra tek bir harf kalmış halini kaydetti :O(. Hal böyle olunca da ne yaparsam yapayım yazdıklarımı geri getiremedim, hep o tek harfe döndüm. Kahretsin! Baştan yazmak tabi ki mümkün ama ilki gibi olmayacak sanki. Neyse, hiç saçma silme şeysini becermemişim gibi yapıp sil baştan alıyorum...

       Blog dünyasında bir klişedir "Beni nerelerden okuyorlar?" yazısı yazmak. Bir arkeolog olarak klişeleri değil ama klasikleri sevdiğimden ben de yapacağım tabi ki bunu, kurtuluşunuz yok. Yazmaya başlamadan hemen önce yaptığım incelemelere göre Fildişi Sahili ve Japonya, Çekya, Hollanda, Fransa, Portekiz, Amerika, Almanya ve pek doğaldır ki Türkiye'den okuyucularım mevcut. Hepsine, mutfak camı çok güzel bir ağaca bakan bir evden selamlar gönderiyorum. Eskilerden gelip takip edenlere, beni uzun zamandır tanıyanlara, belki de bir şekilde buluşup görüştüklerimize de sevgilerimi iletiyorum. 

       Evimi seviyorum. Çok muhteşem, lüks, büyük ya da tasarımcılarca dekore edilmiş bir ev değil. Aslında oldukça sıradan. Odaların hepsi kare şeklindeki hole açıldığı için çok küçük olmasa bile kutu gibi bir ev izlenimi veriyor. Eşyalarımız yirmi sene evlilikten sonra artık çok çok eskidiği için büyük kısmını değiştirmek zorunda kaldık. Toplanma ve taşınma esnasında gereksiz bir sürü şeyi biriktirdiğimi gördüğümden ayırdığım/verdiğim - attığım çok şey oldu. Sadeleştirmeye de çalıştım yaşam tarzımızı. Çalışan bir kadın olarak enerjiden ve zamandan tasarruf etmeye çok ihtiyacım vardı. Bunun en iyi yolunun da eşya - kıyafet yığıntılarından kurtulmak olduğunu düşündüm. Zaten sadeliği seven bir insan olduğum için evdeki fazlalıklardan da arınmak bana iyi geldi. Eski evimizin bir şekilde bana yaramayan bir enerjisi vardı. Orada, ev ile ilgilenmek pek istemiyordum, evi çok sevmiyordum, temizlik zül geliyordu, eşyalar kırık dökük olsa bile değiştirme ihtiyacı duymuyordum. Evin benim açımdan en güzel ve tek iyi yönü, annemlere çok yakın olmasıydı. Gece yarısı bile olsa, gerekirse belki pijamanın üzerine bir mont alarak, acil bir durumda herhangi bir araca, beni götürecek birine ihtiyaç duymadan, koşsam üç dakikada gidebileceğim,  gereken her an yanlarında olabileceğim bir mesafedeydi. Belli bir yaşta ve rutin hastalıklara sahip oldukları için istediğim anda onlara ulaşabilmek benim için önemliydi. Bunun dışında bizim için önemli bir diğer kolaylığı evin önünde park yeri olması ve sadece iki basamakla eve girilebiliyor olmasaydı. Bu iki kriterimizi sağlayacak başka bir ev bulmak zor olacağından orada oturduğumuz dokuz sene içinde neredeyse her altı ayda bir, taşınsak mı, diye konuşsak da her seferinde bir süre daha idare etmeye karar veriyorduk. Eski evimiz eski bir binaydı ve hiç bir şekilde baş edemediğim bir küf sorunu vardı. En sonunda bu beni yıldırdı. Küf kokusundan, her yere sinmesinden, belki bizi bile çürütüyor olmasından bıktım ve yeni bir ev arama sürecimize başladık. Burada da kiralık evle başlayıp, satılığa giden uzun bir sürecimiz oldu. Yoruldum, sıkıldım, umudumu kaybettim, aylarca yarı toplanmış bir evde işi ve gündelik yaşantımızı idare ettim. Kocamla kaç kere çeşitli sebeplerden karşı karşıya geldik. Ev aramaktan, eşyadan, koliden, eşya toplamaktan, yeni eşya bakmaktan bile nefret eder hale geldim/geldik ama sonuçta şu anki evimizi bulup yerleşmemiz bütün bu zor günleri unutturdu. Belki de biraz bu yüzden burayı daha bir sevdim, daha çok ısındım. Muhteşem olmasa da bana en uygun, en pratik, en istediğim gibi eve kavuşmuş oldum :O).

    Yine görüşmek üzere...

21 Ekim 2020

1117

       Geçen gün bir ilanda "gri cep detaylı" diyordu bir ürün için. Doğrudan gri cepli dese olmuyor muydu acaba diye düşündüm. O zaman yeterince havalı olmuyor herhalde. Tanıtım cümlelerine "onlu bunlu" değil de "şu detaylı, bu detaylı" deyince alası geliyor herhalde herkesin. İlginç... Bazı kelimeler gerçekten önemli reklamlarda da bazen abartmıyorlar mı sizce de, dedi adı mutfak camı olan değil mutfak camı detaylı blogu olan kadın. Bundan sonra böyle lanse edeceğim kendimi :O).

19 Ekim 2020

1116 - ANNE WİTH AN "E"


 Bizde, kocam evdeyse televizyon sürekli açıktır. İzlemese de arka planda çalışır durur. Bazen kanallar arası gezer, bazen belgesellere takılır, bazen film izler. Ucundan kenarından takılıp da beğenirsem filmi, bazen ben de izlerim onunla beraber. Ben iki arada bir derede de olsa kitap okurum genelde. Onun izlediği filmlerin kitaplarını okumuş olurum. Dizilere başlarım ama ikinci bölümünden sonrasını takip etmem, sıkılırım.  Başından sonuna oturup izlediğim bir yayın pek olmaz. Girer çıkarım. Arada sigara içmeye mutfağa kaçarım,  arada kalkıp ufak tefek işleri hallederim. Verimli bir televizyon izleyicisi, Netflix takipçisi ve hangi dizilerin oynadığını bilen biri değilimdir. Bunun son yıllardaki tek istisnası Anne with an "E" oldu. Geç keşfettim, tüm sezonları yayınlanmıştı, başladım, gece gündüz izleyerek bitirdim. Çok da sevdim. Her yönüyle bana hitap etti. Kitabı çıkınca kitabını da aldım. Yalnız burada bir hata yaptım. Her ne hikmetse ve ne alakaysa ve neyin kafasını yaşıyorsam gidip de Flipper Yayınları'ndan aldım. Hata dolu. Yazım yanlışları, eksik harfler bütün okuma zevkimi hiç etti. Son okuması, düzeltilmesi, hiçbir şeyi yapılmamış, çalakalem yazılmış ve basılmış. Siz sakın aynı hatayı yapmayın. Diğer yayınevlerinin basım kalitesi nasıl bilmiyorum ama bundan kötü olabileceğini zannetmiyorum, asla Flipper Yayınları'ndan kitap almayın! Kitabını da okuyun, dizisini de izleyin. Kitapla dizi arasında farklılıklar var ve genelde bu beni çok rahatsız eder ama ilginçtir ki, ilk defa buna çok takılmadan kitabı da zevkle okudum. Size de tavsiye ederim... 

16 Ekim 2020

1115 - KİTAPLIĞIM VE PARİS


         Yeni evimiz bakınaklı:O). Daha evi emlakçı eşliğinde ilk gezdiğimde., bu pencerelerden Paris dışarıyı izler, diye düşünmüştüm ve yanılmamışım. Atahan'ın yanında - ona sokulmuş - yatmıyorsa genelde cam önünde buluyorum onu. 

       Fotoğrafta gördüğünüz yer çalışma odası ya da kitaplık dediğimiz oda. Ev bakmaya ilk başladığımızda bütçemizi de fazla zorlamamak için iki oda bir salon evlere öncelik veriyorduk. Fazladan bir odamız olamasa da ilk olarak mutlaka kitaplığımı koyabilecek bir alanı olup olmadığına bakıyordum. Holün veya koridorun geniş olması öncelikli şartımdı, en kötü ihtimalle kitaplarımı oraya koyarım diye düşünüyordum. Daha sonra genel olarak bu evlerin metrekare olarak da çok küçük olduğunu fark ettik. Mesela yatağı koysak dolaba yer kalmıyordu, dolabı zar zor sıkıştırsak odaya giremiyorduk. Bir süre sonra bu şekilde olmayacağını anlayınca kıstaslarımızı değiştirdik, üç odalı evlere de şans tanıdık. Daha o zamandan, üçüncü odaya, kitaplık/çalışma odası yapmak üzere göz koymuştum:). 

      Eve taşındığımızda, en küçük odaya "çalışma odası" ya da "benim odam" demeye başlamıştım bile ama oda aslında ardiye ya da depo işlevini görüyordu daha çok. Aylarca nasıl dekore edebileceğimi düşündüm, yüzlerce kitaplık fotoğrafı inceledim, sürekli ölçtüm biçtim, hayal ettim, gözümde canlandırdım, hazır kitaplıklardan mı alsam, yaptırsam mı karar veremedim derken taşındıktan altı - yedi ay sonra en sonunda "odamı" istediğim gibi döşeyebildim. Toplanma sürecinde bin iki yüze yakın kitabım olduğunu görmüştüm (Daha önce sekiz yüz civarında olduğunu sanıyordum.). Sürekli yenilerini aldığımdan bu sayının artacağını da göz önünde bulundurarak, mümkün olduğunca çok kitap alacak şekilde, raf aralıklarını, uzunluğunu ve diğer ölçülerini ihtiyaçlarıma ve isteğime göre ayarlayabildiğim bir kitaplık yaptırmaya karar verdim.  Fotoğrafta hepsi görünmüyor ama kitaplık odanın üç duvarını kaplıyor. Pencere önünde masam var. Sol tarafta ise kitabımı alıp uzandığım küçük bir ikili koltuk bulunuyor. Ben biraz klasik seven ve mobilyalarda koyu rengi tercih eden biri olduğumdan, kitaplığı ve masayı Latin ceviz yaptırdım. Ağırlıkta bulunan kahverengiyi biraz yumuşatmak için koltukta ve halıda yeşil tonlarını tercih ettim. Genel olarak içime sinen, sinmekle kalmayıp hiç içinden çıkmak istemediğim, kendi dünyamı içine sığdırdığım - bence - çok tatlı ve zevkli bir oda oldu:O). Beklediğime fazlasıyla değdi. Size anlatırken çok uzatmamaya çalıştım, her bir detayını sayfalarca anlatabilirim aslında.... Hazırlık ve hayal etme sürecinde, aylar boyunca, annem - ablam ve kocam odamı dinlediler, attığım onlarca  (yüzlerce?) fotoğrafa maruz kaldılar, aynı süreci tek tek kitaplık, koltuk ve halıda şekli - rengi - ölçüleri için yaşadılar. Bittiğine belki de benden çok onlar sevinmişlerdir :O). 

     Yine görüşmek üzere...