27 Ekim 2020

1119 - GECENİN KÖRÜ

     Saat 2.24. Gecenin Körü dedim başlığa ama pek ala sabahın körü de diyebilirmişim. Uyuyamadım. Uykum gelmişti aslında, yatmıştım da ama olmadı, kalktım oturdum. 

     Blogumu sevmemin nedenlerinden biri de hayatıma dair mükemmel bir arşiv oluşturması. Son zamanlarda pek güncelleyemesem de arada yazdığım az sayıdaki yazıda bile unuttuğum pek çok şey olduğunu görüyorum. Yazmadığım günlerde kim bilir neler yaşamışımdır. 

     Bugün mesela gözlükçüye gittim. Yaklaşık 11 senedir gözlük kullanıyorum. Miyop astigmatım. Gözlüğümü kaç sene önce aldığımı hatırlamıyorum. Numaram pek değişmediğinden yenileme ihtiyacı duymamıştım. Tam artık, bir doktora gideyim de, camlarını değiştireyim, diye düşündüğüm dönemde salgın hastalık başladı. Hem kısıtlamalar oldu, hem ben gözlük değiştirmek acil bir şey olmadığından hastaneye gitmek istemedim. Yedi ay daha idare ettim ama artık özellikle sol camı çok çizildiğinden doğru düzgügöremiyordum, çerçevesi oldukça yamulduğundan şakaklarımı sıkıyor ve acıtıyordu, buruna oturan yerdeki lastik sürekli düştüğünden her yerde o minicik şeffaf şeyi arıyordum derken gözlüğümle sürekli uğraşmaktan ve sürekli gözlüğümü düzeltmektesıkıldığımı anladım. Normalde sabah gözümü açtığım an takar, gece ancak yastığa kafamı koyduğumda çıkarırdım ama son günlerde her fırsatta çıkarmaya başlamıştım. Neyse, iş çıkışı uğradım. Bana uyan 3 - 4 modeli yarım saat boyunca tekrar tekrar takıp çıkardıktan sonra eskisine çok benzeyenini seçtim. Yarın gidip alacağım. Zevkim çok değişmediğinden mi, sevdiğim şeylerden çabuk sıkılmadığımdan mı  bilmiyorum uzun uzun değişik modelleri deneyip inceleyip dönüp aynı şeyi aldığım çok olmuştur. Bir keresinde ayağımdaki spor ayakkabıları yenisini denemek için çıkardım. Bir türlü istediğim gibisini bulamayınca bir sürü model baktım, artık vazgeçmek üzereyken tam istediğimi buldum, eski ayakkabıları giyeyim de, yenileri kasaya götüreyim derken yine bire bir aynı modeli aldığımı fark ettim :O). Eskilerden zaten memnundum sadece çok yıprandıkları için değiştiriyordum o zaman bunlardan da memnun kalırım diye düşündüğümden gittim yine aynılarını aldım. 

    3.24 olmuş. Klavyede "b" ve "n" harfleri tam basmıyor. Yazıda geçen her bir "b" ve "n" harfini ya en az beş kere o tuşa kuvvetlice vurarak ya da yukarıdaki kelimelerden tek tek kopyala yapıştır yaparak yazabildim. O yüzden çok zamanımı aldı. Ve şunu anladım ki özellikle n'yi çok fazla kullanıyoruz.

       Yine görüşmek üzere...

24 Ekim 2020

1118

    Kendimi çok güzel kaptırmış ve uzun uzun yazmıştım ki, mutlulukla klavye üzerinde uçuşan parmaklarım bir tuşa basıp yazdığım her şeyi sildiği gibi, tam da sildikten sonra tek bir harf kalmış halini kaydetti :O(. Hal böyle olunca da ne yaparsam yapayım yazdıklarımı geri getiremedim, hep o tek harfe döndüm. Kahretsin! Baştan yazmak tabi ki mümkün ama ilki gibi olmayacak sanki. Neyse, hiç saçma silme şeysini becermemişim gibi yapıp sil baştan alıyorum...

       Blog dünyasında bir klişedir "Beni nerelerden okuyorlar?" yazısı yazmak. Bir arkeolog olarak klişeleri değil ama klasikleri sevdiğimden ben de yapacağım tabi ki bunu, kurtuluşunuz yok. Yazmaya başlamadan hemen önce yaptığım incelemelere göre Fildişi Sahili ve Japonya, Çekya, Hollanda, Fransa, Portekiz, Amerika, Almanya ve pek doğaldır ki Türkiye'den okuyucularım mevcut. Hepsine, mutfak camı çok güzel bir ağaca bakan bir evden selamlar gönderiyorum. Eskilerden gelip takip edenlere, beni uzun zamandır tanıyanlara, belki de bir şekilde buluşup görüştüklerimize de sevgilerimi iletiyorum. 

       Evimi seviyorum. Çok muhteşem, lüks, büyük ya da tasarımcılarca dekore edilmiş bir ev değil. Aslında oldukça sıradan. Odaların hepsi kare şeklindeki hole açıldığı için çok küçük olmasa bile kutu gibi bir ev izlenimi veriyor. Eşyalarımız yirmi sene evlilikten sonra artık çok çok eskidiği için büyük kısmını değiştirmek zorunda kaldık. Toplanma ve taşınma esnasında gereksiz bir sürü şeyi biriktirdiğimi gördüğümden ayırdığım/verdiğim - attığım çok şey oldu. Sadeleştirmeye de çalıştım yaşam tarzımızı. Çalışan bir kadın olarak enerjiden ve zamandan tasarruf etmeye çok ihtiyacım vardı. Bunun en iyi yolunun da eşya - kıyafet yığıntılarından kurtulmak olduğunu düşündüm. Zaten sadeliği seven bir insan olduğum için evdeki fazlalıklardan da arınmak bana iyi geldi. Eski evimizin bir şekilde bana yaramayan bir enerjisi vardı. Orada, ev ile ilgilenmek pek istemiyordum, evi çok sevmiyordum, temizlik zül geliyordu, eşyalar kırık dökük olsa bile değiştirme ihtiyacı duymuyordum. Evin benim açımdan en güzel ve tek iyi yönü, annemlere çok yakın olmasıydı. Gece yarısı bile olsa, gerekirse belki pijamanın üzerine bir mont alarak, acil bir durumda herhangi bir araca, beni götürecek birine ihtiyaç duymadan, koşsam üç dakikada gidebileceğim,  gereken her an yanlarında olabileceğim bir mesafedeydi. Belli bir yaşta ve rutin hastalıklara sahip oldukları için istediğim anda onlara ulaşabilmek benim için önemliydi. Bunun dışında bizim için önemli bir diğer kolaylığı evin önünde park yeri olması ve sadece iki basamakla eve girilebiliyor olmasaydı. Bu iki kriterimizi sağlayacak başka bir ev bulmak zor olacağından orada oturduğumuz dokuz sene içinde neredeyse her altı ayda bir, taşınsak mı, diye konuşsak da her seferinde bir süre daha idare etmeye karar veriyorduk. Eski evimiz eski bir binaydı ve hiç bir şekilde baş edemediğim bir küf sorunu vardı. En sonunda bu beni yıldırdı. Küf kokusundan, her yere sinmesinden, belki bizi bile çürütüyor olmasından bıktım ve yeni bir ev arama sürecimize başladık. Burada da kiralık evle başlayıp, satılığa giden uzun bir sürecimiz oldu. Yoruldum, sıkıldım, umudumu kaybettim, aylarca yarı toplanmış bir evde işi ve gündelik yaşantımızı idare ettim. Kocamla kaç kere çeşitli sebeplerden karşı karşıya geldik. Ev aramaktan, eşyadan, koliden, eşya toplamaktan, yeni eşya bakmaktan bile nefret eder hale geldim/geldik ama sonuçta şu anki evimizi bulup yerleşmemiz bütün bu zor günleri unutturdu. Belki de biraz bu yüzden burayı daha bir sevdim, daha çok ısındım. Muhteşem olmasa da bana en uygun, en pratik, en istediğim gibi eve kavuşmuş oldum :O).

    Yine görüşmek üzere...

21 Ekim 2020

1117

       Geçen gün bir ilanda "gri cep detaylı" diyordu bir ürün için. Doğrudan gri cepli dese olmuyor muydu acaba diye düşündüm. O zaman yeterince havalı olmuyor herhalde. Tanıtım cümlelerine "onlu bunlu" değil de "şu detaylı, bu detaylı" deyince alası geliyor herhalde herkesin. İlginç... Bazı kelimeler gerçekten önemli reklamlarda da bazen abartmıyorlar mı sizce de, dedi adı mutfak camı olan değil mutfak camı detaylı blogu olan kadın. Bundan sonra böyle lanse edeceğim kendimi :O).

19 Ekim 2020

1116 - ANNE WİTH AN "E"


 Bizde, kocam evdeyse televizyon sürekli açıktır. İzlemese de arka planda çalışır durur. Bazen kanallar arası gezer, bazen belgesellere takılır, bazen film izler. Ucundan kenarından takılıp da beğenirsem filmi, bazen ben de izlerim onunla beraber. Ben iki arada bir derede de olsa kitap okurum genelde. Onun izlediği filmlerin kitaplarını okumuş olurum. Dizilere başlarım ama ikinci bölümünden sonrasını takip etmem, sıkılırım.  Başından sonuna oturup izlediğim bir yayın pek olmaz. Girer çıkarım. Arada sigara içmeye mutfağa kaçarım,  arada kalkıp ufak tefek işleri hallederim. Verimli bir televizyon izleyicisi, Netflix takipçisi ve hangi dizilerin oynadığını bilen biri değilimdir. Bunun son yıllardaki tek istisnası Anne with an "E" oldu. Geç keşfettim, tüm sezonları yayınlanmıştı, başladım, gece gündüz izleyerek bitirdim. Çok da sevdim. Her yönüyle bana hitap etti. Kitabı çıkınca kitabını da aldım. Yalnız burada bir hata yaptım. Her ne hikmetse ve ne alakaysa ve neyin kafasını yaşıyorsam gidip de Flipper Yayınları'ndan aldım. Hata dolu. Yazım yanlışları, eksik harfler bütün okuma zevkimi hiç etti. Son okuması, düzeltilmesi, hiçbir şeyi yapılmamış, çalakalem yazılmış ve basılmış. Siz sakın aynı hatayı yapmayın. Diğer yayınevlerinin basım kalitesi nasıl bilmiyorum ama bundan kötü olabileceğini zannetmiyorum, asla Flipper Yayınları'ndan kitap almayın! Kitabını da okuyun, dizisini de izleyin. Kitapla dizi arasında farklılıklar var ve genelde bu beni çok rahatsız eder ama ilginçtir ki, ilk defa buna çok takılmadan kitabı da zevkle okudum. Size de tavsiye ederim... 

16 Ekim 2020

1115 - KİTAPLIĞIM VE PARİS


         Yeni evimiz bakınaklı:O). Daha evi emlakçı eşliğinde ilk gezdiğimde., bu pencerelerden Paris dışarıyı izler, diye düşünmüştüm ve yanılmamışım. Atahan'ın yanında - ona sokulmuş - yatmıyorsa genelde cam önünde buluyorum onu. 

       Fotoğrafta gördüğünüz yer çalışma odası ya da kitaplık dediğimiz oda. Ev bakmaya ilk başladığımızda bütçemizi de fazla zorlamamak için iki oda bir salon evlere öncelik veriyorduk. Fazladan bir odamız olamasa da ilk olarak mutlaka kitaplığımı koyabilecek bir alanı olup olmadığına bakıyordum. Holün veya koridorun geniş olması öncelikli şartımdı, en kötü ihtimalle kitaplarımı oraya koyarım diye düşünüyordum. Daha sonra genel olarak bu evlerin metrekare olarak da çok küçük olduğunu fark ettik. Mesela yatağı koysak dolaba yer kalmıyordu, dolabı zar zor sıkıştırsak odaya giremiyorduk. Bir süre sonra bu şekilde olmayacağını anlayınca kıstaslarımızı değiştirdik, üç odalı evlere de şans tanıdık. Daha o zamandan, üçüncü odaya, kitaplık/çalışma odası yapmak üzere göz koymuştum:). 

      Eve taşındığımızda, en küçük odaya "çalışma odası" ya da "benim odam" demeye başlamıştım bile ama oda aslında ardiye ya da depo işlevini görüyordu daha çok. Aylarca nasıl dekore edebileceğimi düşündüm, yüzlerce kitaplık fotoğrafı inceledim, sürekli ölçtüm biçtim, hayal ettim, gözümde canlandırdım, hazır kitaplıklardan mı alsam, yaptırsam mı karar veremedim derken taşındıktan altı - yedi ay sonra en sonunda "odamı" istediğim gibi döşeyebildim. Toplanma sürecinde bin iki yüze yakın kitabım olduğunu görmüştüm (Daha önce sekiz yüz civarında olduğunu sanıyordum.). Sürekli yenilerini aldığımdan bu sayının artacağını da göz önünde bulundurarak, mümkün olduğunca çok kitap alacak şekilde, raf aralıklarını, uzunluğunu ve diğer ölçülerini ihtiyaçlarıma ve isteğime göre ayarlayabildiğim bir kitaplık yaptırmaya karar verdim.  Fotoğrafta hepsi görünmüyor ama kitaplık odanın üç duvarını kaplıyor. Pencere önünde masam var. Sol tarafta ise kitabımı alıp uzandığım küçük bir ikili koltuk bulunuyor. Ben biraz klasik seven ve mobilyalarda koyu rengi tercih eden biri olduğumdan, kitaplığı ve masayı Latin ceviz yaptırdım. Ağırlıkta bulunan kahverengiyi biraz yumuşatmak için koltukta ve halıda yeşil tonlarını tercih ettim. Genel olarak içime sinen, sinmekle kalmayıp hiç içinden çıkmak istemediğim, kendi dünyamı içine sığdırdığım - bence - çok tatlı ve zevkli bir oda oldu:O). Beklediğime fazlasıyla değdi. Size anlatırken çok uzatmamaya çalıştım, her bir detayını sayfalarca anlatabilirim aslında.... Hazırlık ve hayal etme sürecinde, aylar boyunca, annem - ablam ve kocam odamı dinlediler, attığım onlarca  (yüzlerce?) fotoğrafa maruz kaldılar, aynı süreci tek tek kitaplık, koltuk ve halıda şekli - rengi - ölçüleri için yaşadılar. Bittiğine belki de benden çok onlar sevinmişlerdir :O). 

     Yine görüşmek üzere...

15 Ekim 2020

1114

        Bugün çetik örmeyi öğrenmek istediğimi hatırladım ve öğrenmek için hiç bir çaba göstermediğimi fark ettim. Tığla mı, şişle mi örülür, onu bile bilmiyorum. Halbuki anneannem çok güzel örerdi ve annem de biliyor örmeyi. Bende bir kopukluk olmuş arada. Yine de geç değil bence. Annemle kararlaştırdık, bu hafta sonu çetik örme dersi başlangıcı yapacağız:O). Amacım dünya birincisi olmak değil ne de olsa, ayağa giyilebilecek basit bir şey yapabilirsem, şimdilik yeterli bence... Kararlıyım, gerçekleştirmek istediğim şeyler için en azından çaba göstereceğim, yapmaya çalışacağım. Yavaş yavaş olacak belki ama ertelemelere son artık!

     Zamanımı her yönden daha etkin kullanmaya çalışıyorum. Bunun kırk yaşla mı ilgisi var, kayıplar - hastalıklar mı etkiledi beni, bilmiyorum. Hangisi olursa olsun, bence olumlu bir değişim bu. Belki ikisinin de katkısı, bir de artık biraz daha hayatımın düzene girmesi... Doğru zaman şimdiymiş belki de, daha önce bir şeyler eksikti ve ancak tamamlandı. Bunun üzerine çok düşünüyorum son zamanlarda. Harekete geçmek için bir şeyleri yaşamış olmam gerekiyorsa önceki yarım kalan fikirlerim - denemelerim için hayıflanmak yanlış. Geç olsun güç olmasın derler ya, benim için bu geçerli galiba.

      Yine görüşmek üzere....

14 Ekim 2020

1113 - SALYANGOZ

        
                                  Seviyorum ben salyangozları. 

 

1112 - AĞACIM

       


 Blogumun adını aldığı "mutfak camı" yeni evimin en sevdiğim özelliği. Camımız Fransız balkon tarzında. Tam karşımızda bir park ve muhteşem bir ağaç var (Fotoğrafta onun mart ayındaki halini görüyorsunuz.). Her akşam işten geldiğimde ilk işim sigara içmek için mutfağa geçmek oluyor ve en büyük zevkim sigarayı ağacımı izleyerek içmek. Mutfakta iş veya yemek yaparken verdiğim molalarda da gözüm hep onda. Şimdi çiçeği olmasa da, yaprakları hala gür, pek dökülmedi. Ben aslında ne ağacı olduğunu bile bilmiyorum ama yine de çok seviyorum.

   Yine yeniden yazmaya karar verdim. Bunu daha önceden de çok söyledim biliyorum ama bu sefer artık gerçekten buralardayım. Ara uzadıkça insan alışkanlıklarını kaybediyor ve paslanıyor. Aylar sonra oturunca klavye başına, bunu fazlasıyla hissettim. Bir daha bu uzaklaşmanın olmaması için mutlaka programıma alıp daha sık yazacağım. 

    Blogumu ilk açtığımda 25 yaşındaymışım. Tema değişikliğini yaparken fark ettim. Şimdi 40 yaşındayım. On beş sene olmuş burada yazmaya başlayalı. Atahan o zaman dört yaşındaymış ve şimdi o da on dokuz yaşında bir delikanlı. Zaman çabuk geçiyor. Eski Burcu özünde hala mevcut olsa da değişen çok huyum, düşüncem ve davranışım da mevcut. Mesela aslında yapmak isteyip de ertelediğim ne kadar çok şey olduğunu babamın ölümüyle anladım. Bunlardan biri blogu aktif olarak yazmaktı. Buna bu yazıyla başlamış oluyorum. Bir başka hep istediğim ama hala yapmadığım şey de dikiş dikme becerimi acemi seviyesinden orta seviyeye yükseltmek. Açıkçası kıyafet dikecek kadar öğrenmek istemiyorum o pek ilgimi çekmiyor. Benim istediğim basit şeyleri - askılı bir bez çantayı ya da fermuarlı bir küçük el çantasını yardıma ihtiyaç duymadan dikebilmek. İlginç bir şekilde keselere bayılıyorum. Boy boy büzgülü keseler dikeyim sonra onları süsleyim istiyorum. Bunları dikebiliyorum aslında ama çok temiz bir iş çıkmıyor ortaya ya da hediye edebileceğim ustalıkta değiller. Bazen deneme yanılma yöntemiyle yaparken hayal ettiğimden çok uzaklaşmış oluyorum. O yüzden en azından bir örnekte gördüğümü ya da kafamdakini dikebilecek kadar öğrenmek istiyorum.

    Yine görüşmek üzere...

19 Mart 2020

1111

     Babamı düşündüğümde aklıma hep masa başında çalışırkenki görüntüsü geliyor. Önünde genelde müsvedde kağıt ve kalem, derslerine hazırlanırdı, soru çözerdi, sınav kağıdı okurdu. Çok sistemli adamdı, gününü beşer dakikalık bir sisteme göre planlar mutlaka da ona uyardı. Taşındığım yeni evde  üçüncü bir odamız var. Ben en başından beri orayı kitaplık - çalışma odası yapmayı planlamıştım. Eve taşındıktan sonra da ilk orayı az çok yerleştirdim, kendime bir masalık yer açtım. Şu anda da o masanın başındayım. Peki yeni evimizde, çalışma odamda, kendime hazırladığım masada ilk yaptığım iş ne? Kağıt üzerine çizdiğim gardrop planına göre kimin kıyafetlerini nereye yerleştireceğime karar vermek:). Önemli bir konu bu çünkü yarın yatak odasını yerleştirmeyi bitirmek istiyorum ve dolapta neyin nerede olacağına karar verirsem gerisi sadece kolileri boşalttıkça yerlerine koymak / asmak olacak. Bundan sonra da elim tam olarak bu düzene alışacak. Dolabı kullandığımız sürece hep belli şeyler belli gözlerde duracak. Önemsiz gibi görünen bu ufak nokta bundan sonraki hayatımı şekillendirecek bir anlamda.

     Sonra yine görüşmek üzere...

16 Mart 2020

1110

Biz dün taşındık. Uzun zamandır yazıp yazıp yayınlayamadan başka işlere dalıyorum. O yüzden fazla uzatmadan üç cümleyle de olsa bir merhaba deyip kaçıyorum. Sonra ayrıntılı anlatacağım:).

28 Ağustos 2019

1109


     
      Yaklaşık üç haftadır yıllık iznimi kullanıyorum. Önümüzdeki pazartesi iş başı yapacağım. İlk iş olarak kitaplığımı topladım ve düzenledim ama çekyatın altı da kitap dolu, onu hiç açamadım bile daha. Ne halde olduklarını bilmiyorum. Kitaplarım artık kitaplığa sığmadığı için bir süredir onları yatay olarak ikili üçlü sıralar halinde dizmeye başladım. Arkadakileri göremiyorum ama yaklaşık olarak ne nerede biliyorum, biraz aramam gerekse de bulabiliyorum genelde.
   
       Tatilimin son dört gününe güzel bir gezi denk geldi. Bu gece yola çıkıyoruz. Annem, ablam, ben ve halamlar. Kocam çalıştığı için gelemeyecek. Perşembe - cuma - cumartesi Ayvalık ve Kaz Dağları civarlarında olacağız. Pazar tüm gün geze geze dönüş ve ertesi gün iş başı olacak. Üç gündür evi hazırladım bizimkiler ben yokken rahat etsin diye, bugün de çantamı toparlayacağım.
     
         Ablamın (http://asortik-krep.blogspot.com/)  hastalığı nüksetti, eylül başından itibaren kemo almaya başlayacak tekrar. Altı kürün ardından da ameliyat olacak büyük ihtimalle.  Babamı kaybetmemizin ardından, beklemediğimiz kadar kısa sürede tekrar etmesi bu sefer hepimizi biraz daha yordu.  Ben biraz daha zor toparladım moralimi mesela, kuyruğu dik tutmak biraz daha güç geldi. Sinirlerim bozuldu. Bir süre sürekli gözlerim doldu mesela alakalı alakasız yerlerde, durumlarda, zamanlarda. Bir süre çok daha gergin ve sinirliydim ve herkese sinir oluyordum. Bir süre boyunca da alışveriş yapmak iyi geldi. Ivır zıvır şeyler bile olsa düşünmeden aldım. Bir de telefonuma bir çiftlik oyunu yükledim. Amaçsızca orada domates yetiştirmek, seviye atlamak hoşuma gitti nedense. Yağmur yağdı - yağmadı, fırtına çıktı, taban fiyatı düştü dertlerini yaşamadan tahıl ektim, koyun güttüm, süt sağdım.  Bir ara yedi yirmi dört çiftlikteydim, şimdi canım sıkıldığında arada bakıyorum, bazen siliyorum, canım isterse tekrar yükleyip bıraktığım yerden devam ediyorum. Artık galiba biraz daha iyiyim. Korkularım, endişelerim geçmedi, dertlerim bitmedi ama ben bir şekilde başa çıkabiliyorum. Umudumu da kaybetmiyorum. İlkini nasıl atlattıysak bunu da atlatacağımıza inanıyorum.

        Bu kışı ev yılı ilan ettim. Annemle ablama da aynı şekilde söyledim, onlarda da uygulayacağız. . Bir ara yaparız deyip bir kenara koyduğumuz projelerimizi bitireceğiz. Kumaşlarımızı dikeceğiz.. Bozuk şeyler tamir edilecek ya da ettirilecek. Olmuyorsa yenilenecek. Bir de sağda solda, dolaplarda kalan kullanmadığımız, artık istemediğimiz, yer kaplayan, gereksiz olan ne varsa atılacak/verilecek/değerlendirilecek. Kıyafetler ayıklanacak. Hoş, bu kıyafet ayıklama işini ben senelerdir yaptığımı zannediyordum ama kullanmadıklarımın yüzde onunu ayırıp yüzde doksanını yine tutuyormuşum. İzin döneminde dolapları düzenlerken bu sefer çok daha katı davrandım ve hep ayıkladığım halde hep de ağzına kadar dolu olan dolap artık yarı yarıya boş.


       Yine görüşmek üzere...




13 Mayıs 2019

1108

Geçen akşam annemlere uğramıştım. Dayım da gelmiş benden önce. Biraz oturdum, hatırlarını sordum. Giderken annem kapıdan uğurluyordu beni. Merdivenleri inmeye başlamışken içeriden dayım seslendi. Annem döndü, “ Efendim Hazım?” diyerek babamın adını söyledi hiç farkında olmadan. İçim buruldu. Evet, senelerce ben onlara uğradım, bazen çok oturdum, bazen ayakkabılarımı bile çıkarmadan kapı içinde durdum. Dertleştim, kimi zaman benim halledemediğim işleri halletmiş oldu babam, makbuz vb. aldık verdik, kimi zaman yorgundum, açtım bir an önce eve gideyim diye sabırsızlanırdım. Ne kadar oturursam oturayım genelde de böyle kapı ağzında hep son anda içeriden seslenirdi sanki babam. Onun söylediğini merdivenin yarısındayken annem iletirdi bana. O akşam dili sürçtü, “ Efendim Murat?” diyeceğine  “ Efendim Hazım?” diyerek o anları hatırlattı ama aslında biz bunu bir daha hiç yaşayamayacaktık. Özlüyorum onu çok...

22 Şubat 2019

1107

Küçük şeyler büyük duygular yaratıyor bazen. Babamsız bir ayı devirdik. Yaşıyorum, çalışıyorum, gülüyorum, eğleniyorum ama hep bir şeyler eksik. Hiç bir şeyden tam anlamıyla tat alamıyorum. Babam her şeyden öce hayatımın yağıymış, tuzuymuş. O gittiğinden beri hep diyet yemekleri yiyorum.

Babamla film izlerken bir şekilde sonunu kaçırıp “Baba film nasıl bitti?” dediğimizde, “Öpüştüler  film bitti.” derdi bize hep. Yaaa baba nidalarımıza, annemin ya da yanımızda olup da sonunu bilen birilerinin açıklamaları eşlik ederdi. Geçen gün izlediğimiz filmde de öpüştüler ve film bitti tam da babamın dediği gibi. Babamın yokluğu içimi sızlattı o anda. Sonra bugün kocamla eve dönerken bir tanıdığımızı gördük, arabayla gideceği yere bırakalım dedik.  İnmek istediği yer tam da hep babamın çarşı ya da sahil dönüşü annemden onu almasını istediği yerdi. Zor vedalaştım tanıdıkla. Gözlerim doldu, ağlayamadım...


13 Şubat 2019

1106

            Bu akşam bir arkadaşımın yakın bir akrabasına kanser teşhisi koyulduğunu öğrendim. İnternete girip bir bakayım dedim, ne diyor o kanser hakkında, tedavi yöntemlerinden bahsetmiş, risk faktörlerini vb.sıralamış. Ekstra bir bilgi yok. Halbuki aylar önce babama pankreas kanseri teşhisi koyulduğunda internette aradığım anda karşıma çıkan, dünyadaki en ölümcül 3. kanser türü olduğu ve hastaların en fazla altı ay içinde vefat ettiğiydi. Nitekim babamı da teşhisin beşinci ayında kaybettik. Altı ayı bile tamamlayamadık. Sonuçta babamın iyileşeceği umudumu hiç kaybetmesem de ben bir yandan da babamın yasını daha teşhisi öğrendiğim ilk gün tutmaya başladım!

3 Şubat 2019

1105

      Ben acımı biraz içimde yaşıyorum. Çok konuşasım, paylaşasım yok. Son günlerde en çok kurduğum cümle "İnsan istemiyorum.". Sindirmem gerekiyor iyice. Babamın ölmüş olması çok saçma geliyor bazen. Anlamsız. Beyin biliyor mantıksal bir şekilde de, kalbimin de kabul etmesi için bu süreci yaşamam gerekiyor galiba . Bazı günler gayet normal devam edebiliyorken hayatıma, bazı günler tek bir duygu, düşünce, anı yetiyor sürekli gözlerimin dolmasına. 

         Kanser olan bir arkadaşım var. Arayamıyorum onu. Söyleyecek tek bir moral verici söz gelmiyor çünkü aklıma. Konuşma provamı yaparken kurduğum tüm cümlelerin ucu ölüme bağlanıyor. Babam on saat süren ameliyattan çıktığında "O bile atlattıysa sen havada karada iyileşirsin." demiştim ama babam bile atlatamamış aslında, bunu şimdi anlıyorum. 


      Bir önceki yazımda demiştim ya sanki başka bir Burcu bunları yaşayan diye. Hala daha öyle gibi geliyor. Böyle yazınca biraz depresif görünüyorum belki ama değilim o kadar aslında. Gülüyorum, ağlıyorum, okuyorum, konuşuyorum, ailemle ilgileniyorum, çalışıyorum, hayatıma devam ediyorum. Bunların hepsini yapıyorum da hep bir şey eksik gibi geliyor işte. O eksiklik duygusu belki de bana bunları başkasının yaşadığı hissini veren. Bunların hepsi normaldir belki bu süreçte.


     Sonra yine görüşmek üzere...

24 Ocak 2019

1104

Kanserle olan savaşlarımızdan birini kaybettik. 20 Ocak Pazar günü babam ebediyete intikal etti. O günden bu güne otomatiğe bağlanmış bir şekilde yaşıyorum. Bir başka Burcu cenaze ve defin işlemlerini gerçekleştirdi sanki. Babasını kaybeden de o Burcu. Hayat o Burcu ile bir şekilde devam ediyor da, asıl ben, içerilerde bir yerde kendimi korumaya almış, geçsin diye bekliyorum. Anlatmak zor. Yaşamak daha da zor. Yine bir gün görüşmek üzere...

11 Kasım 2018

1103

        Günler ne çabuk geçmiş. Yazmadığım dönemde çok büyük bir değişiklik olmadı durumumuzda. Babam evde, ameliyat sonrası nekahat döneminde. Ablam ikinci kemosunu aldı, bu sefer biraz daha rahat geçiyor gibi, ben de kontrollere başladım. Geçen haftam doktorda geçti ama daha yaptırmam gereken bir iki tetkik var. Ailemin üç çok yakın kan bağı olan üyesinde art arda çıkınca kanser,  ben, abim, yeğenim ve oğlum da risk altında hissettik kendimizi. Aslında ölümcül aşamaya gelmeden doktora gitmeyen, hastalık konusunda çok umursamaz biriyim ama ailem, kocam ve arkadaşlarım sürekli baskı yapınca ve geç kalmanın tedavide daha zorlu ve uzun süreçlere sebep olduğunu bildiğimden doktora gittim. Şimdilik bir sorun yok gibi ama tüm işlemler bitmedi. Şüpheyle yaşamaktansa ya içim rahatlasın ya da durum neyse bilelim modundayım. Bu yüzden kısa sürede kalan işlemleri de halledeceğim. 

     Yine görüşmek üzere...

20 Ekim 2018

1102

     Annemler üç katlı bir apartmanın orta katında oturuyor. Dün ayrıntılarını aşağıda anlatacağım sebeplerle bir buçuk aydır hastanede yatmakta olan babamı o orta kata yavaş yavaş yürüterek çıkardık. Şimdi bir an için bizi hayal etmenizi istiyorum. Birinci kat ile ikinci katın tam ortasındaki sahanlıkta bir sandalyede babam oturuyor. Annem sağında, ablam arkasında, ben solunda dinlensin diye bekliyoruz. Babam dediğim gibi hastaneden çıkmış, saç sakal şekilsiz, annem onunla refakatçi kalmış bu dönem boyunca ve oldukça yorgun, ablam evden bizi karşılamış, ev kıyafetleriyle, ben babamın çıkarılacağını duyunca işten apar topar izin almışım, kocam gelmiş önce bir buçuk saatte hastaneye gitmişiz, orada bir buçuk saat çıkış işlemlerini beklemişiz, odadan çantaları taşımışım arabaya, sonra yine bir buçuk saat dönüş yolculuğu derken saat öğlenin ikisi olmuş, kahvaltıdan beri bir lokma yememişim ve hepimiz artık eve varmaya 4-5 basamak kalmışken hem heyecanlıyız hem bitik. Neyse, sahanlıkta babamı dinlendirirken önce tesisatçı geldi alt komşuya. Annemi de tanıyormuş, komşuyu sordu, konuştular derken biz üçümüz babamın etrafında, babam sandalyede sahanlıkta bir on dakika kadar sohbet ettik. Yardım teklif etti sağ olsun, babamın kendi çıkabileceğini söyledik, o gitti. Onun ardından kargocu geldi. Elinde bir paket - ablama bir arkadaşının yolladığı kitapmış. Ablamın ismini söyledi, ablam benim dedi, kargocu inanmadı. Bizi sorgulamaya başladı. Normalde başka isme geliyormuş kargolar - evet, ben çalıştığım için bazen iş adresi yerine annemlere yolluyorum kargoları, ev de yakın olduğundan götürmek sorun olmuyor- . Babam hala oturuyor sandalyede, biz etrafında üç kadın, ayakta duruyoruz, kargocuya kendimizin kendimiz olduğunu ispatlamaya çalışıyoruz. Annem, bizi tanıttı. Küçük kızıma geliyordu daha önce paketler, bu da büyük kızım, artık o da burada vb. diye. Kargocu gittikten sonra o an orada gelecek üçüncü bir kişiyi artık kaldıramayacağımızı fark ettim. Babama, hadi devam edelim eve çok az kaldı baba dedim. O da, burası da ev, ne gerek var çıkmaya deyince hepimiz koptuk açıkçası. Büyük ihtimalle komşuların büyük kısmı işteydi, dışarıdaydı, öyle olması da iyiydi çünkü gülme seslerimiz bütün apartmanı doldurdu. Neyse ki bir süre sonra kalan basamakları da yavaşça çıkıp eve ulaşabildik. 


     Daha önce çok üstü kapalı yazdım bu konuda. Ablam Asortik Krep yazmadan ben anlatmak istemedim. 29 temmuzdan beri kanserle yaşıyoruz. Takvimsel olarak baktığımızda üç ay ancak olmak üzere ama bana yıllardır kanser hayatımızda gibi geliyor açıkçası. Ablamın yumurtalık kanseri olduğunu öğrenmemizle başlayan süreç, onun ameliyatı, ardından annemin cilt kanseri teşhisi ve bir operasyonla yarasının alınması, derken babamın giderek sararması, hiç bir şey yememesiyle zorla doktora götürmemiz, tahliller ve pankreasta kitle derken muayeneye - tahlil göstermeye gittiği doktorun 13 eylülde hastaneye yatırmasıyla üç haftalık kan değerlerini yükseltip şekeri düşürecek bir bakım uygulanması, ardından Çapa'daki doktorun ameliyat riskli ben yapamam demesiyle başka doktor ve hastane arayışına girişimiz, Haseki'ye sevk, bir hafta da orada gerekli kontroller ve bakım, ardından on saatlik ömrümüzden ömür götüren bir ameliyattan sonra kitlenin alınması, ameliyat sonrası 10 gün süren bir bakım - tedavi, bütün bu süreç devam ederken bu arada ablamın taramalar sonucunda tedavi takviminin belirlenmesi ilk kemosunu alması, ağırlıklı olarak annemin, ve fırsat buldukça abimin, arada şu an askerde olan yeğenin dönüşümlü benim haftalık izin günlerimde refakatçi olmamız. Hastaneden olmadığım süreçte mümkün olduğunca evde yatan ablama ve ona bakan halama destek olmaya çalışmam. Bu arada bitmekte olan ve benim yürüttüğüm 1,5 senelik bir projenin final çalışmaları, işlerin kendi yoğunluğu, ev, çocuk, koca...


      Buraya kadar anlattıklarım fiziksel yönleriydi sadece. İşin bir de psikolojik yönü var ki, ona hiç girmesem mi diye de düşünmekteyim. Hayatımdaki çok sevdiğim üç insanı kaybetme korkusu, acı çekme ihtimallerine dayanamama, elden bir şey gelmemesi, her şeyin üst üste gelmesiyle rahat bir nefes alamadan, en azından bunu atlattık diyemeden endişe üzerine endişe, dert üzerine dert eklenmesi. Bunları yaşarken etrafımdaki çoğu kişinin patavatsızca yaklaşımları, zaten uzun zamandır eleyip sayısını çok aza indirdiğim dostlarımdan çıkardığım bir kaç kişi daha. Hayatın anlamsızlığı, otomatiğe bağlanıp bir şekilde yaşamı idame ettirme... Başlayıp da kafa yoğunluğundan yarısında nereye bağlayacağımı unuttuğum cümlelerim, yapıp da yaptığımı hiç bir şekilde hatırlamadığım işler, bazen azalan tahammül, bazen sonsuz bir empati gücü. Hiç bir şeye yetememe, yetişememe duygusu... Bütün bunları yaşarken kuyruğu dik tutma çabaları, koy verirsem boğulurum korkusuyla hiç elimden bırakmadığım şakaya vurma ve ironi can simidimin bazen duyarsızlık - umursamazlık olarak algılanması. 

      Zordu her bir anı. Büyük kısmını atlattık gibi. Bundan sonrası için günler neler getirecek yaşayıp göreceğiz. 


     Yine görüşmek üzere...

25 Ağustos 2018

1101

               Bir süredir sağlıkla ilgili sıkıntılar yaşıyoruz. O yüzden keyfimiz yok. Ailecek genel bir moral bozukluğu hakim. Sıkıntılar ciddi ama neyse ki tedavi süreci devam ediyor ve düze çıkacağız. Umut güzel şey. Hele ki hastalıkta daha da önem kazanıyor. Bence iyi kötü bu süreçle başa çıkabilmemizde de faydası oldu. Neyse, güzel şeylerden söz edelim, güzel günler görelim.

            Yaklaşık üç haftadır yıllık izindeyim. Tatile çıkmadık bu sene. Ailemizin yanında olmak istedik. Moral de bozuk olunca çok tat alamayacağımızı da düşündük. Çünkü aklımızdaki düşünceleri, kaygıları, üzüntüleri de beraber götürdükten sonra tebdil-i mekan da fayda etmiyor. Ben de bu fırsattan  istifade evimle ilgilendim rahat rahat. Günler süren bir dolap temizliği süreci oldu mesela. Peki neden bu kadar uzun sürdü? Çünkü kendimi bitirmek için sıkmadım. Canım istediğinde bir kaç çekmeceyi topladım yatak odasındaki, ertesi gün oturma odası vitrinin birini boşalttım temizledim. Oradan çocuğun odasına geçtim, baza altına baktım. Açıkçası bir süre taşınıyor gibiydik. Her tarafta vermek, atmak, değerlendirmek ya da evin içinde yeni bir yer bulmak için ayırdığım eşyalar vardı. Sonunda hepsi yerini buldu bayram öncesi.  Bayram temizliğini de yapmış oldum öyle böyle. Eve ve kendime de zaman ayırmaya ihtiyacım 
vardı, iyi de geldi.

         Son beş altı izin günüm kaldı. Bundan sonra kitaplarımı düzenlemek istiyorum. "Okunacak" yığınlarımla "okuduklarım" biraz karışmış.  Hiç yeni kitabım yok gibi görünüyor bana ama eminim ki bir sürü bulacağım göz atabildiğimde.

        Evi düzenlerken bu kadar çok eşyayı ne ara biriktirdiğime şaştım en çok.  Bir de benim iki oda bir salon kutu gibi eve nasıl bir hangar ya da dipsiz kuyu gibi bu kadar ıvır zıvırı sığdırabildiğime. İşin ilginç yönü ise aslında en az son beş senedir, özellikle sadeleştirmeye çalışıyorum ev eşyasını/giysilerimi ve genel olarak hayatımı. Kullanmayacağım/beğenmediğim/istemediğim bir şeyi bedava bile olsa almıyorum. Misal, evde  bir nihale yetiyorsa bana ikinci hediye gelse başkasına veriyorum. Kıyafetleri sürekli ayıklıyorum. Sıkıldığım, artık kullanmak istemediğim ya da varlığını unuttuğum ne varsa uzaklaştırıyorum evden. Yine de tüm dolaplar, çekmeceler dolmuş. Düzenledikçe muazzam boyutta yer açıldı. İzin dönemlerini beklemeden dönem dönem bunu tekrarlamaya karar verdim ama bakalım uygulayabilecek miyim...

      Yine görüşmek üzere...

2 Ağustos 2018

1100

        Bugün çok yorulduğum bir gün oldu. Hem fiziksel hem de psikolojik açıdan. Yağmur yüklü bulutlar gibi hissediyorum kendimi, yükümü boşaltacak yer arıyorum da, buna ne mekan uygun ne de zaman... Nasıl güzel bir rüzgar esiyor halbuki, ruhumdaki tozu toprağı alıp götürecek cinsten.

        İstemiyorum şu an ne anlatmak, ne de dinlemek. Uzun muhabbetlere de hiç tahammülüm yok. Hayatın bize getirdiği bir sürü sürpriz oluyor. Kimi iyi, kimi kötü. Güzellikleri mutlulukla karşıladığımız gibi üzüntüleri de tevekkülle karşılamak gerekiyor.

        “Kalabalıklar içinde yalnız” diye içini boşalttığımız bir klişemiz vardır ya hani bizim. İşte bazen bu klişeyi dibine kadar yaşıyorum. Aslında hayat da böyle bir şey galiba. Yine görüşmek üzere...