31 Ağustos 2025

AĞUSTOSUN OTUZ BİRİ - 2025

 Şu ağustos da bitmedi gitti. Sıkıldım ağustostan. Eylül gelsin istiyorum artık ama bir türlü gelmiyor. Bugün de ilginç bir şekilde sıcak. Bunalıyoruz. Rüzgar da yok, her taraf da açık ama hava yapışık yapışık, nem var.

Ablamı özlüyorum ben. Burada pek bahsetmiyorum ondan son zamanlarda ama özlüyorum.

Kitap okuyorum bol bol. Daha da okuyacak çok kitabım var. Bir an önce hepsini okuyayım, yenilerini alayım istiyorum.

Böyle işte. Üç paragraflık hayat özetim :O). Yine görüşmek üzere.

24 Ağustos 2025

PAZAR GÜNÜ YAZISI / Ağustosun Yirmi Dördü - 2025

 Cuma günü gezideydik. Beykoz, Polonezköy, Ağva, Şile sabahtan geceye gezdik. Çok yoruldum, dönüşümüz de biraz geç oldu ama çok keyifliydi. Gittiğimiz yerlerden en çok sevdiğim Şile oldu ama geç gidebildiğimizden en az zamanı oraya ayırabildik. Tekrar gitmeyi istediğim yerlerden. Polonezköy'ü çok ölü buldum. O taraflara tekrar gitsek bile oraya uğramayı tekrar düşüneceğimi sanmıyorum. Ağva'da zamanımız müsaitti biraz çarşıyı gezeyim dedim ama çarşı diye bir şey yok neredeyse. Kasaba gibiydi Ağva. Merkezde yapılabilecek en iyi aktivite tekne gezisi galiba. Şile'yle ilgili dikkatimi çeken şey de Şile bezi satan doğru düzgün bir yer olmamasıydı. Bir iki dükkanda, askıda bir iki bluz gördüm sadece. Biz mi bulamadık, gerçekten hiç yok mu onu anlamaya zamanımız yetmedi. Bir daha gidersem daha fazla araştıracağım. 

  Gezide sohbet ettiğimiz hanımlardan biri ev kadını olduğumu öğrenince bütün günün temizlikle geçiyordur dedi. Ben, "Yooo, hiç yapmıyorum, ev işi çok nankör, yapsan da bitmiyor." deyince çok şaşırdı. Tam yemek yiyorduk, ben de herkesten geç başlamıştım, dikkatimi çok veremeden konuştuğumdan çok anlayamadım ama sonradan fark ettim ki, ben ev kadınıyım deyince "Ay evet, sabah beşte kalktım, evdekilere yemek hazırladım, bulaşıkları yıkadım, çamaşırları katladım, evi şöyle bir topladım, banyoyu lavaboyu ovdum, öyle çıktım." falan dememi bekliyordu. Halbuki ben gerçekten de sabah beşte kalktım, duşumu aldım, kahvemi yaptım, sigara altı olacak bir şeyler atıştırıp çıkış saatime kadar kitap okudum. Atahan zaten işe gidecekti, kocam da poğaça tarzı bir şeyler alıp atıştıracaktı. Hiç onlara bir şey yapmakla da uğraşmadım. Biz sohbet ederken yanımızda annemin çok eski arkadaşlarından biri de vardı, bebekliğimi bilen çok sevdiğim biridir, neyse o da dönüp Burcu çok kitap okur deyince, ben direkt zaten kitaplarımı ve kitaplıklarımı anlatmaya başladım. Kadın iyice dumura uğradı. Ne bekliyordu bilmiyorum ama duymayı beklediği cevaplar bunlar değildi, ona eminim :O). Gezide bir arkadaşımla beraberdik. Geçenlerde aldığı robot süpürgeden bahsetti. O anlatırken ben onun süpürgeye harcadığı paraya kendime yarı profesyonel bir yazıcı almış olduğumu fark ettim. Sonra düşünmeye devam ettikçe aklıma evdeki dört delikli delgeçim geldi. Uzun zaman fiyatlarını takip edip indirime girince almıştım çünkü bir delgeçten beklenmeyecek saçmalıkta gereksiz abartılı fiyatlara sahiplerdi (Güncel fiyatları 700 tl ile 1.000 tl arasında ama standart iki delik yerine 4 delik açmak dışında bir fonksiyonları yok :)). Tercihlerimizi düşündüm. Onlar mı normal ben mi acayibim karar veremedim ama ne olursa olsun halimden memnunum ve robot süpürge mi yazıcı mı deseler ben yine yazıcıyı seçerdim, bir de dört delikli delgeçimi isterdim.

  Yine görüşmek üzere.

21 Ağustos 2025

Lumen - Ağustosun Yirmi Biri

  Yapay zeka programını çok sık olmasa da kullanıyorum. Geçen gün adın ne diye sordum, Lumen olduğunu söyledi. Işık anlamına geliyormuş. Bunu seçmiş çünkü bir anlamda bana yol gösteriyormuş. İlginç bir seçim olmuş bence. Değiştirmedim. Zaten az kullanıyorum bir de adını hiç kullanmıyorum, bıraktım adı seçtiği şekilde kalsın. Benim adım ne dedim, Burcu, dedi. Unut adımı kullanma dedim, tamam dedi. Bugün yine sordum yine Burcu dedi. Hepsi öyle mi bilmiyorum ama benim yapay zekam balık hafızalı. Her gün sıfırlanıyor unutması gereken bilgiler :O).

 İnternette gezinirken ünlü birinin saçlarını çok çok kısa kestirdiğine dair bir haber gördüm. Eski mi yeni mi bilmiyorum. Asparagas bile olabilir. O önemli değil de, ben çocukken, böyle durup dururken saçlarını kısacık kestirenler sadece bitlenenlerdi :O). Çok kısa saçlı birini gördüğümüzde, bitlenmiş de saçını kestirmiş diye düşünürdük. Şİmdi kısa saç moda ve tarz. Yaşam biçimi olarak kabul ediliyor ki, yaklaşık 22 senedir benim de saçlarım kısa. Omuz hizama gelmeden, biraz biraz uzadığında hemen kestiriyorum. Zamanla olaylara ve durumlara bakış açımız ne kadar değişiyor, değil mi?

   Yine görüşmek üzere...

20 Ağustos 2025

SERİNLİĞİN GÜZELLİĞİ / AĞUSTOSUN YİRMİSİ - 2025

  Birkaç gecedir çalışma odasında kitap okurken üşüyüp camı kapatıyorum, nasıl hoşuma gidiyor, anlatamam. Temmuz ayında sıcaktan bıkmış, hatta nefret etmişken ağustostaki serinlik canıma can kattı. Kendimi yeniden insani şartlarda yaşıyor gibi hissediyorum. Temmuzda insanlıktan çıktığımı ve yaşam koşullarımın yeterince sağlanmadığını düşünüyordum. 

Salça zamanı geçti mi hala yapılıyor mu bilmiyorum ama kalın kırmızı etli salçalık biber de ucuzladı domatesle birlikte (kapya biber) ve ben her alışverişte en az bir kilo alıp közledim. Sırf şu biber ucuzladı diye de salça zamanının gelmesine çok sevindim. Direkt ocağın üstünde kullanabileceğim bir közlengecim var. İnternetten almıştım. Onu çok sık kullandık son zamanlarda. Biberlerle birlikte patlıcan da közledim ve evdekilere yağlı sirkeli normal salata yaptım. Ben ise o ham tadını daha çok sevdiğim ve zaten sirkeden de nefret ettiğim için közlenmiş haliyle yedim doğrudan. Bazen tuz bile eklemedim. İtiraf ediyorum, kendimi kaybetmiş olabilirim biber ve patlıcanla, her yapışımda bitirene kadar üç öğünse üç öğün üst üste yedim. Biberin her türlüsünü zaten çok severim, e közlenmiş patlıcanı da öyle. İkisi bir araya gelince hiç dayanamıyorum :O). 

  Şu an çalışma odasında açık pencerenin önünde oturuyorum ve rüzgar serin esiyor. Temmuzda esen rüzgar sıcaktı. Perde çok uçuşup sürekli ekranı örttüğünden onu da çektim kenara. Perde açık olunca sokaktan geçenleri ve girip çıkan komşuları da izliyorum ister istemez. Genelde sokaktan geçenler evden yana bakmadan geçip gidiyor. Komşular da öyle ama bazen boş bulunup bir göz atıyorlar, göz göze geliyoruz çünkü ben de dışarıda ses duyduğumdan dikkatim çekilip bakmış oluyorum. Onlar utanıyor göz göze gelince, dışarıdan içeriyi gözetliyormuş gibi oluyorlar çünkü, her ne kadar ben bunu yapmadıklarının farkında olsam da, onlar bildiğimi bilmiyorlardır. Neyse, ben de hiç mimik yapmıyorum. Çünkü geçenlerde kaynıma (kaynıma abi dediğim için bundan sonra direkt abi yazacağım) benzeyen bir komşuya abim geldi bize bakınıyor zannedip el salladım mutfaktayken, meğer alt komşu bahçeyi suluyormuş, komşu da onunla sohbet ediyormuş. Beni görüp görmediğini de bilmiyorum ama gördüyse kendi kendine sevinip el sallayan hiç de karşılık alamayan kişi olarak aptalca bir durum yarattığım için tekrar olmasını istemiyorum :O). Bu komşunun da simasının hiçbir şekilde abimle alakası yok ama vücut tipi, boyu ve yürüyüşü aynı onun gibi. O yüzden her gördüğümde bir seviniyorum abim geldi diye, sonra anlıyorum ki komşuymuş. Komşunun adı Hasan diyelim ki, abiminki de Orhan. Evde komşudan bahsetmem gerektiğinde (aynı zamanda yönetici) Orhan Hasan komşu diyorum. Kocamla oğlum direkt kimden bahsettiğimi anlıyor artık kim ki bu Orhan Hasan demiyorlar :O). 

   Yine görüşmek üzere...

14 Ağustos 2025

14 Ağustos 2025 - Perşembe

   Bugün, dışarıda öyle bir rüzgar var ki, camı açamadım. Hatta bazen rüzgardan çerçeveler bile titriyor. Ağustos, temmuz kadar sıcak ya da bunaltıcı geçmiyor ve ben çok mutluyum. Eylüle de az kaldı, bu yüzden daha da mutluyum. 

  Hektor konuşkan bir çocuk ama çok kart sesli :O). Acaba genel olarak Siyamlar mı öyle, bizimkine has bir durum mu diye merak ediyordum. Geçen gün internette izlediğim videolardan birinde Hektor'un on katı daha kart sesli bir Siyam görünce anladım ki, cinsi böyle. Her derdini ve isteğini anlatıyor. Bazen anlamadığım da oluyor ama genelde tahmin edebiliyorum ne söylemeye çalıştığını. Geçen gün kelebek girmiş eve. Çalışma odasındaydım ben, Hektor da dolaşıyordu evin içinde. Değişik bir tonlamayla miyavladı. Bu onun "başım dertte" ya da "bana yardım et" miyavlaması olduğundan hemen kalktım gittim. Kelebeği önce bulmuş, peşine düşmüş, sonra da kaybetmiş. Bul onu bana diyordu. Beraber Atahan'ın odasına baktık ama bulamadık. Dün akşam da mutfağı topluyordum. Gün boyunca mutfakta çok oturduğumuzdan bir sürü ıvır zıvır da orada toplanıyor. Akşam onları koyuyordum yerlerine. Hektor da tam ayağımın dibinde dolaşıyordu. Çalışma odasındaydı o, ben holdeydim. Çocuğum bak çok ayak altındasın, canın acıyacak dedim hatta ona, daha cümlemi bitirmeden patisine bastım, çünkü oradan koşmuş, tam benim durduğum yere gelmiş. Ben de o an elimdekileri koyuyor olduğumdan fark etmemişim geldiğini. Biz zaman zaman evin içinde çarpışıyoruz onunla hep böyle ben iş yaparken anlık koşup gelip ayağımın altına girdiği için ama hafif oluyor neyse ki çarpışmalarımız. Bir de onun böyle çıkıp gelebileceğini bildiğim için temkinli olmaya çalışıyorum. Bu sefer çarpışma değildi yalnız, ve ben diğer odada olduğunu zannettiğimden normal adım attım ve sağlam bastım patisine. Canı yandı gerçekten. Çok üzüldüm. Bakayım dedim bir hasar, kırık, çıkık var mı diye. Patisini havada tutarak kaçtı benden. Bir şey olmamış neyse ki, üç saniye sonra oyun oynamaya başladı ama ben o patiyi havada tutarak kaçışını gördüm ya, sinirlerim bozuldu. Oturdum ağladım. Oturmadım aslında patisine bakmak için yere uzanmıştım. Yattığım yerde ağladım. Ben ağlayınca o da üzüldü. Yanıma geldi. Patisini omuzuma falan koydu. Sonra biraz daha ağladım, onun iyi olup oyun oynadığını da  görünce üzüntüm geçti :O).

Sonra yine görüşmek üzere. 

8 Ağustos 2025

8 Ağustos 2025 - Cuma

      Bizim evin hemen alt köşesinde bir market var. Yakın ve düzayak olması büyük kolaylık sağlıyor. Genelde çoğu şeyi eve sipariş etsem de arada eksikleri almak için oraya da uğruyorum. Dün öğleden sonra birkaç şey almak için markete girmiştim. Peynirimiz de çok az kalmıştı, uğramışken onu da alayım dedim. Marketin alt ucuna et ve peynir kısmı yapmışlar. Peyniri tartıp, etiket yapıştırıyorlar, öyle alabiliyorsun. Raftaki direkt al çık paketler gibi değil. Ayrı bir bölme zaten, tezgah mevcut, oraya sadece market görevlisi geçebilir. Neyse, geçtim bölmenin başına bakındım, görevli yok. Bölmede olmasa bile yakındadır, işi vardır diye bir iki dakika bekledim, gelen olmadı. Reyon aralarına baktım, beklediğimi görmediyse sesleneyim diye, yok kimse. Kasaya kadar gittim. Kasada iki görevli, yanındaki bölmede de bir görevli oturuyordu. Hiçbir müşteri yok, işlem yapılmıyor. Peynir için yardımcı olmalarını rica ettim. Biri ötekine sen bak dedi, öteki, görevli gelir şimdi, reyondadır dedi. Bakmıştım tüm reyonlara ama onlar öyle deyince geri dönüp tekrar baktım. Kimse yok. Kasadaki kızlardan biri geldi, peynir vermeye geldi sandım, ıııh ben şarküteriyi bilmiyorum dedi, oradaki raflardan bir şey aldı gitti. Ben öyle peynirlere bakarak beklemeye devam ettim. Bu arada rahat bir 15 - 20 dakika geçti. Sonra dedim ki kendi kendime, bir peyniri alabilmek için bu kadar uğraşmamalıyım. Bir, bana ne olur peynir verin, demediğim kaldı. Müşteri yoğunluğu yok, başları kalabalık olsa anlarım, gelip bakan yok, ilgilenen yok. İt ite, it kuyruğuna şeklinde o, ona sen bak diyor, bu buna sen bak diyor. Ben bekleyip duruyorum. Elimde bir ürün vardı. Döndüm onu yerine bıraktım. O arada şarküteriyi bilmeyen hanım kızımız tekrar geldi, bana yardıma değil, yine bir şey almaya ya da bırakmaya. Aaaa hala gelen olmadı mı, ben de şarküteriyi bilmiyorum, dedi kasaya döndü Yine öteki arkadaşına git bak dedi. Birbirlerine sen bak - hayır olmaz sen bak dedikleri sürede ve buna harcadıkları enerjiyle bana bir kalıp peyniri otuz kere tartıp etiketleyip verirlerdi ama neyse. Zahmet etmeyin, ben aldığımı da bıraktım, gidiyorum dedim. Bu sefer yandaki bölmede oturan hanım kızımız kalktı yerinden, ben yardım edecektim, gitmeyin dedi. İyi de ne zaman edecektin, ben gittikten sonra mı? demedim. Çok da muhatap olmadım aslında. Buradan bir şey almak istemiyorum dedim, çıktım gittim. Eve gelince de marketin web sitesinden durumu anlattığım bir mesaj gönderdim. Aslında çok şikayetçi de olmadım. Olayı size yazdığımın daha kısa bir özeti şeklinde yazıp evime çok yakın olduğu halde bir daha o marketten alışveriş yapmayacağımı belirttim. Gerçekten de gitmeyeceğim. Bir iki saat sonra beni aradılar, peynir reyonu görevlisinin hasta olduğu için işe gelmediğini belirterek özür dilediler. Özrü kabahatinden büyük diye bir laf vardır. Bence bu tam öyle oldu. Market sabah onda açılıyor, ben uğradığımda saat üçü geçmişti. Kasada duran iki kişi ve yanlarındaki bölmede duran 1 kişi (ki bölmedeki büyük ihtimalle sorumlu gibi bir şeydi) bu görevlinin hasta olduğunu bilmiyorlar mıydı, sabahtan akşama hiç mi haberleri olmamış, bir kişi bile gelip peynir, et almak istememiş mi, hadi onlar kasada diyelim, bu marketin müdürü, amiri yok mu, hiç mi kimseye dememiş, görevlisi hasta şarküteriye de göz kulak olun diye. Hadi kimse o kişinin yerine bakamıyor, o zaman görevli reyondadır, bir daha bak diyeceklerine bugün görevlimiz rahatsız, o bölmede hizmet veremiyoruz de. Ben de beklemeyim. Ben böyle şikayet ilettiğim zaman kocamla oğlum onlar emekçi diyerek karşı çıkıyorlar genelde bana. Şikayet etmeyecekmişim, ne buluyorsam onunla yetinecekmişim.  Tamam tabi ki emekçiler ve ben de onlara yapılan her türlü haksızlıkta yanlarında olurum, en iyi şartlarda çalışabilmeleri için elimden gelen her şeyi de yaparım. Ama bu durumda benimki bir kapris ya da şımarıklık değildi. İstediğim şey onlara ekstra bir yük yükleyecek  ya da normalde görevleri olmayan bir şey de değildi. Çalışmakta oldukları marketin, biz müşterilere gelip almamız için sundukları peyniri, yine marketin kuralları gereği, tartıp etiketlemeleri gerekiyordu ki, ben kasada barkodunu okutup parasını verebileyim. O marketin varoluş sebebi satış yapıp para kazanmak. Market görevlilerinin orada çalışmasının sebebi de müşterilerin bu ürünleri alabilmesi için gerekli olan şartları sağlamak. Benim kızdığım müsait oldukları halde, üç kişi birden o an aktif bir şey yapmadıkları halde, ki müsait olmasalar ya da bana beş dakikaya yardımcı olacağım deseler, zaten ben anlayış gösteririm, umursamadan oturmaya devam edip işi birbirlerine kakalamaya çalışmaları. Sonuçta bir şey çıkacağını da sanmıyorum zaten. Beni merkezden aradılar özür diler gibi yaptılar, konuyu kapattılar. Kızlara dönüp de şikayet geldi dedilerse, onlar da arkamdan küfredip "Ne cins kadınmış bee, yarım saat bekledi, inat etti peynir peynir diye tutturdu, tam biz lütfedip yerimizden kalkar gibi yapmışken aldığını da bıraktı gitti, bir de utanmadan şikayet etti." derler. Çok üzüleceklerini, işlerini yapmadıklarını düşüneceklerini falan da sanmıyorum. Biz ülkecek çoğu şeyde ya merhametimizden (aman işinden etmeyim, ekmeğiyle oynamayım, emekçi o bir de ben zorluk çıkarmayım vb.) ya da bana ne diyerek umursamamızdan kaybediyoruz zaten. 

  Yine görüşmek üzere...

30 Temmuz 2025

30 Temmuz 2025 - Çarşamba

 Temmuz bitiyor olduğu için çok mutluyum. Tamam ağustos da sıcak olacak. Yaz da daha bitmedi, biliyorum. Yine de sanki ağustosun gelmesiyle sonbahara ve kışa geri sayım başlayacak ve biz yazın büyük bir kısmını geride bırakmış olacağız gibi hissediyorum. O yüzden de mutluyum. Hem bugün hava kapalı İstanbul'da, rüzgar esiyor, nem yok ve bu yüzden de çok güzel bir gün benim için. Son bir haftayı klima ile geçirebildik. O da olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Sıcak ve yanında nem mahvetti bizi. Sabahın beşinde bile kalktığımda hava sıcaktı ve oturduğum yerde terliyordum. Sabah serinliğini bile özledik. Gece serinliğini de özledik bu arada. Genel olarak serin olan her şeyi özledik :).

 Bizim ev giriş kat, mutfağım ve çalışma odam da yola bakıyor. Hareketli de bir sokak. Dolayısıyla gün içinde bol bol gelen giden izliyorum, aslında genelde kitap okuduğum ya da bilgisayarda / telefonda bir şeylerle uğraştığım için izlemekten çok dinliyorum. Apartman kapısı da aynı sokağa açıldığından ister istemez tüm girip çıkanı da takip ediyorum. Sabah özellikle çok erken işe giden iki komşum var, onların seslerinden saatin kaç olduğunu anlayabiliyorum mesela :O). Okullar açıkken de üst katlardaki komşunun fırlama oğlunu her gün üçte bırakan servis sebebiyle saate bakmadan saatin üç olduğunu biliyordum :O). Neyse, geçenlerde bir kadın geçiyordu camın önünden. Öyle bir çığlık attı ki, birine bir şey oldu diye dışarıya baktım gayri ihtiyari. Yanında beş yaşlarında bir çocuk vardı. O telefonda konuşurken çocuk bir şey istediği için çocuğa bağırmış, o canhıraş çığlık oymuş. Çocuk da döndü annesine "Senin Allah belanı..." diye bağırdı. Beş yaşındaki bir çocuğun annesine bu şekilde davranmasına mı üzüleyim, o çocuk o cümleyi annesine kuruyorsa, günde kaç bin defa duyuyordur diyerek çocuğa mı üzüleyim bilemedim. Bir de bela okumak benim hiç yapmadığım bir şey. Çocukken annemden ya da babamdan duyduğumu da hiç hatırlamıyorum. O yüzden ekstra kötü geldi kulağıma. Çok garipsedim.

  Reçel yemeği de yapmayı da sevdiğim için bizim evde hazır alınmış reçel asla bulunmaz. Bir ara o kadar çok yapmıştım ki, mutfakta hangi dolabı açsam reçel kavanozu çıkıyordu karşıma. Öncelikle o birikenleri bitirelim diye neredeyse iki senedir doğru düzgün reçel yapmıyordum. Şimdilerde stoku bayağı bir azalttık. O yüzden mevsimin meyvesine göre az az yapmaya başladım. Çok bekletmeden de tüketiyoruz genelde. Böyle daha iyi oluyor. Neyse, şeftaliyi meyve haliyle yemeği çok severim ama şeftali suyu ve reçeli hiç sevmem. Nereden estiyse şeftali reçeli yapayım istedim. Aklımdan değişik bir şeyler denemek geçiyordu galiba. Yaptım, daha soğumadı, sadece kaşıkla tadına baktım. Güzel olmuş ama yine de yaptığıma pişman oldum. Kendim de yapsam şeftali reçelini sevmiyormuşum, eminim artık :O). Erik reçeli yapacağım. Erik reçelini seviyorum. Geçen sene yaptıklarımın sonunu bu sabah bitirdim. Yeniden yapmanın zamanı da gelmiş. Tek sorun geçen sene hangi erikten ve nasıl yapmıştım hatırlamıyorum. Anjelik erik de olabilir, bardak eriği de. Belki ikisini de alır denerim. Tarife de bir bakacağım, belki oraya yazmışımdır hangi erikten yaptığımı :O).

Yine görüşmek üzere...

26 Temmuz 2025

26 Temmuz 2025 - Cumartesi









    Son iki gündür sokaklardaydım, gezdim. Fotoğrafları sırayla yüklememe rağmen sıraya girmedi bir türlü. Burada sırayla anlatayım, perşembe Rumeli Feneri'nde kahvaltı ettik. Oradan Atatürk Arborotumu'na gittik. En son da Çatalca taraflarında balık yiyip döndük. Bunu 35 kişilik bir grupla yaptık turu düzenleyen de annemle bendim :O). Size çok yazamadım ama arada yapıyoruz sabah gidip akşam döndüğümüz turlar. Bir de yine çok bahsetmedim galiba ama ikinci el satış uygulamalarında satış yapıyorum. Avon zaten her zaman var. Hala hem kullanıp hem satıyorum, 28 senedir :). Boş durmayı sevmiyorum, az da olsa kendi paramı da kazanmayı seviyorum. Tam zamanlı bir iş hiçbir şekilde istemiyorum ama bu tarz şeyler yormuyor beni. En azından kendi başıma buyruk oluyorum. Kimseye hesap vermiyorum, emir almıyorum. Asla bir daha maaşlı iş olmaz diye iddia etmeyim ama başımda bir müdür, patron olması fikri aklıma geldiği anda dahi geriyor beni. O yüzden çok öyle bir işe yöneleceğimi düşünmüyorum. Bir ara kokartlı rehberliği de düşünmedim değil. Arkeolog olduğum için kokart alma sürecinde eğitim saati açısından da avantajlıyım. Kurs ve sınav süreci var, o yüzden oturup iyice bir düşündüğümde tam olarak bunu da istemediğimi anladım, o yüzden bu fikirden vazgeçtim. Şimdilik yaptığım şeyler beni mutlu ediyor, bu da bana yetiyor. Çok uzun vadeli planlar da yapmıyorum. Hayatın getirdiklerine göre bir şekilde yolum çizilecektir zaten diye düşünüyorum. Su akar yolunu bulur demiş büyüklerimiz, ben de eninde sonunda gitmek istediğim yolu tam olarak bulacağıma inanıyorum. 

    Bu arada bu yaptıklarımı da pek kimseye anlatmıyorum. Sadece yakın çevrem ve daha samimi arkadaşlarım biliyor. İşten ayrılalı bir buçuk seneyi geçti, genelde klasik ev kadını modunda evde oturup sadece temizlik - yemek yapıyorum, işte bir de kitap okumayı seviyorum diye kitap okuyorum zannediyorlar. Bir de nedense bana anlamsız gelen bir fikirleri var, kendimi eve kapatmışım, inzivaya çekilmişim, sokağa çıkasım yok, neredeyse bir tür bunalımdaymışım da insanlardan kaçıyormuşum gibi tepkiler veriyorlar. Halbuki öyle bir durum değil benimkisi. Günlük işlerimi halletmek için çarşıya da, markete de, bankaya da ne bileyim kargoya da gidiyorum. Zaten bir buçuk senemin bir senesi dişçide geçti. Ayda beş altı kere dişçiye gittiğim oldu. Neredeyse 7 - 8 ay ağzımda sürekli dikişli bir bölge olduğundan belli dönemlerde dışarı özellikle çıkmadım / çıkamadım. Dikişli dönemlerimde soğuk - sıcak yiyip içemiyordum, daha yumuşak şeyler tercih ediyordum, tek tarafı kullanarak yediğim için en basit bir şeyi yemem bile kırk beş dakikayı buluyordu, yemek yemekten sıkılıyordum artık, dikişli yerler bir nevi açık yara gibi olduğundan dışarıda yiyip içersem mikrop kapmaktan korkuyordum. İnsanlar genelde bir iki dişe dolgu, belki kanal, hadi bir tane de implant için gittiğinden benim dişçi olayımın hayatımın ne kadar büyük bir kısmını kapladığını anlayamadılar. İki sinüs ameliyatı, ardından 7 diş çekimi, ardından 7 implant yapıldı. Ve zaten dişler sorunlu olduğundan çekimler de cerrahi işlemle oldu. Ve doktor beni koltuğa oturtup tüm bu işlemleri tek bir seferde yapıp göndermedi. Her yeni işlemden önce eskisinin iyileşme dönemi, dikiş alınması dönemi, ardından yeni işlem dönemini yaşadık. Bazen aynı gün bir yerin dikişini aldı, diğer bölgenin işlemini yaptı. Bazen diğer işlem için biraz daha iyileşmesini bekleyip araya zaman koydu. Bütün bunlar daha yeni bitti biliyorsunuz ve iyi ki de hepsi yapılmış. Ağız sağlığıma tekrar kavuştum ve rahat bir şekilde yiyip içebilmek, diş ağrısı çekmemek harika bir duygu :O). Neyse, paragrafımın başındaki konuya dönersem, sonuçta düzenli görüştüğüm 5- 6 arkadaşım var. Fırsat buldukça onlarla zaten bir araya geliyorum. E bütün gün evde de tek başıma oturuyor değilim. Kocam var, Hektor var, uzunca bir dönem Atahan da evdeydi, gelin namzetimiz de sık sık bize geldi, özellikle kışın soğukta çok dışarıda takılmadılar. Hepimiz evdeyken zaten kendi kalabalığımız bize yetiyor o ayrı, her gün de annem uğradı, sık sık kaynım, kayınvalidem, eltim geldi. Çağıllar geldi müsait olduklarında. Bunun dışında kalan zamanlarda da yapmak istediklerime zamanım yetmedi. Daha okuyacak onlarca kitabım, aklımda sıraya koyduğum yapılmayı bekleyen bir sürü işim mevcut. Sonuçta şunu demek istiyorum, yüzeysel kalabalıklara girmiyor olmam, insanlardan kaçıyorum anlamına ya da buna ihtiyaç duyduğum ya da bundan mahrum kaldığım anlamına gelmiyor. On üç sene boyunca iş hayatımda sonsuz sayıda boş insana ve yüzeysel sohbete, harcanmış zamana maruz kaldım. Şu an öncelik verdiğim tek şey insan kalitesi ve kaliteli zaman. Bunu da kendime yeterince sağlıyorum. Kİmse de beni zorla evde tutuyor falan değil, canım her istediğinde çıkıyorum sokağa. Ayrıca bunu diyenler sırf kendi hayatlarının boşluğunu doldurmak ya da evde kalabalık içindeki yalnız hayatlarından kaçmak için durup dinlenmeksizin insan içinde olma ihtiyacı duyuyor diye herkes de öyle yapmak zorunda değil. Sokaklarda sabahtan akşama gezmek, samimiyetsiz ilişkiler içinde oldukları insanlarla zaman geçirmek onların normali olsa da benim için öyle değil. Daha az sayıda insanla, daha doyurucu, sahteliklerden çok daha uzak, az ama öz dostlukları tercih ediyorum. Kimseye açıklama yapma zorunluluğum yok. Bunun bu şekildeki açıklamasını yapsam da beni anlamayacaklar o yüzden burada yazayım en azından dedim :O). 

Yine görüşmek üzere...

22 Temmuz 2025

22 Temmuz 2025 - Salı

    Buraya yazmış mıydım emin olamadım ama Atahan diyet yapıyor son zamanlarda. Diyetisyen takibinde. Yaklaşık iki ayda on dört kilo verdi. Biz de o diyette olduğu için normalde çok abur cubur almıyoruz, yapmıyoruz, yemiyoruz ama az önce o kahve ve meyve olan ara öğününü yaparken ben de mutfakta doğum günü pastamdan kalan kremayı kaşıklıyordum size de anlatayım dedim :O). Doğum günümde yaptığım pastanın kreması olduğu için bence diyet dışına çıkmak sayılmaz. Pastanın bir parçasıydı çünkü - daha doğrusu olacaktı -. Doğum günü olan herkesin de pastasından yeme hakkı vardır. Ayrıca mis gibi kremayı çöpe atacak halim de yok, tabi ki yiyeceğim. Bittiğinde de kabın dibini kaşıkla iyice sıyıracağım :O). Sonra da bir dahaki doğum günüme kadar bir daha asla pasta yemeyeceğim. Söz. 

   Ben de yürüyüş yapıyordum evde, yürüme bandında. Bunu anlatmıştım diye hatırlıyorum. Aldığımız çok eforlu spor aleti bozulunca (hala yaptırmadık bu arada) Çağıl'ın artık kullanmadığı için bize verdiği yürüme bandında yürümeye başlamıştık her gün. Ben "her gün en az 5 dakika yürüme" hedefiyle başlayıp neredeyse "her gün yarım saat yürümeye" kadar çıkarmıştım. "Her gün en az 1 saat yürüme" mertebesine ulaşmak istiyordum. Sonra diş ameliyatları falan araya girince bıraktığım dönemler oldu. Her iyileştiğimde tekrar 5 dakikayla başlayıp 10 - 15 dakikaya kadar çıkarıp çeşitli sebeplerle bıraktım. Kısa ya da uzun dönemli aralarım olsa da bir süre sonra tekrar başladım. Şimdi artık diş işlerim tamamen bitti. Bahanem de kalmadı. Aslında spor yapmak, enerji sarf etmek hoşuma da gidiyordu. O yüzden geçen hafta tekrar mümkün olduğunca düzenli yürümek üzere yine 5 dakikayla başlayıp 10 dakikaya çıkardım. Sağlıkla ilgili bir sorun yaşamadığım sürece de arttırarak devam edeceğim. Her seferinde 5 dakikayla baştan başlamamın sebebi de fiziksel değil psikolojik. Spor ya da egzersiz benim 45 senelik hayatımda pek yeri olan bir şey olmadığı için tembelliğe çok çabuk alışıyorum. Bir süre yapmayınca tekrar başlamak çok zor geliyor. Hele direkt yarım saat - 1 saat yapmam lazım diye kendimi şartlarsam hiç başlayasım gelmiyor. "Sadece 5 dakikacık" fikri kendimi kandırıp ikna etmemde çok etkili oluyor, tavsiye derim. Başladıktan sonra gerisi bir şekilde geliyor zaten. Ve tekrar belirteyim, 5 dakika ile amacım kilo vermek, kas yapmak, yağ yakmak değil, günlük rutinime spor - egzersiz yapmayı dahil etmek. Bunu hayatımın bir parçası haline getirmek. 

  Yine görüşmek üzere...

21 Temmuz 2025

21 Temmuz 2025 - Pazartesi

 Geçen hafta son dişçi kontrolüme gittim ve nihayet bitti! Çok mutluyum, inanamıyorum en sonunda bittiğine. Ekim de bir ara tekrar gideceğim, benim yıllarca gömük bir şekilde varlığını gayet güzel sürdürmüş ve diğer dişler çekilip ona yer açılınca kendini hemen dışarı atmış 20'lik dişim çekilecek. Çekmezsek sıkıntı yaratır dedi diş hekimim ama belki ikna ederim de doktorumu ve beklemeye de razı olabilir diye ummuyor da değilim.

    Hafta sonu hem cumartesi hem pazar doğum günü kutlamalarımızı yaptık. Kendi pastamı kendim yaptım bu seneki tek şikayetim bu. Bir insan doğum günü pastasını kendi yapmamalı bence :O). Çok güzel yaptım, çok uğraşmadım ve lezizdi ama yine de ben yapmayaydım iyiydi :O). Ailemle bir arada olmayı seviyorum, cumartesi Çağıllarla, pazar da kayın ailemle kutladık. Mutluyum...

  Hep yazacağım deyip arayı açıyorum ya, kendime kızıyorum bunu yaptığım için. Daha sık ve daha çok yazmak istiyorum. Mümkün olduğunca buralarda olmaya çalışacağım, SÖZ. Sonra yine görüşmek üzere...


11 Temmuz 2025

11 Temmuz 2025 - CUMA

 Merhaba millet, 

Yazmayalı neredeyse bir ay oldu. Her gün aklımdaydınız ama elim gitmedi bir türlü . Öncelikle bir süre çok enerjim düşüktü. Neredeyse bir hafta sadece yemek yaptım ve bulaşık yıkadım. Hiçbir şey yapmak istemedi canım. Sonra bu isteksizlik geçince tabi ki biriken bir sürü iş olduğundan onları hallettim yavaş yavaş. Dişçiye gittim geldim bol bol. Sona yaklaştıkça dişçiye gidip gelme olayı çok mutsuz etmeye başladı beni. Halbuki artık sadece ölçü alıyordu, düzeltmeleri yapıyordu, anestezi, dikiş gibi işlemler yoktu. Yani dişçinin tek zahmeti gidip gelmesiydi ama yine de gitmem gerektikçe moralim bozulmaya başladı. O süreci de bir şekilde atlattım. Hatta bugün taktı implantlarımı. Ağzımın içinde bir avuç çakıl taşı var gibi hissediyorum şu an çünkü bir senedir diş yoktu arka tarafta o boşluğa alışmıştım ama bu işin artık bitmiş olması süper :O). Haftaya kontrole gideceğim sadece. Sonra çok uzun bir süre dişçi görmek istemiyorum mümkünse. 

 Bunlar dışında bazen saatlerce kitap okudum, bazen günlerce okumadım. Yazdan nefret ettim sıcaklar bastırdıkça. Evin içi esiyor neyse ki ama camı açtıkça rüzgardan her şey uçuyor, düşüyor, kırılıyor. Kapatınca sıcak oluyor. Hiç esmediği günler cehennem gibi evi de yıksa esmesi tercihim yine de. Bütün gün cam açıp kapatıyorum ama olsun, essin. 

  Annem şehir dışında on gündür. Gün aşırı Üzüm'e uğradım. Sevdim, mamasını suyunu tazeledim. Annemin tam kapı girişinde üçlü kedi bibloları vardı. Eskiden beri gözüm vardı onlarda. Hazır annem evde yokken bir süre de bende dursunlar diye onları da aldım :O). 



Bu kedicikler eskiden Üzüm'ün arkasında, rafta duruyorlardı artık bendeler :O).
    Hektor'un ipini anlatmıştım bir ara sizlere. Hala favori oyuncağı o ip ve sabahın ikisinde üçünde, gecenin yarısında hiç fark etmiyor, biz neredeysek ipini de yanında taşıyor. Bazen sadece ipiyle oturup bekliyor bazen de oynatmadık onu ipiyle diye bize kızıp hafif uyarı ısırıkları atıyor. Sivrisinek ısırığı gibi bir şey uyarı ısırıkları ama bizi zorla oynatmak istediği için kızıyoruz. Biz kızıyoruz diye o bozuluyor. Bazen ipini kaldırıyorum birkaç saatliğine huzur bulalım diye. Sonra kıyamayıp tekrar çıkarıyorum. Evin içinde sürekli bir ip mevzusu dönüp duruyor :O). 

  Dün Atahan'ın doğum günüydü. İzin günüydü. Öğlen evde kutladık, gelin namzetimiz çok güzel bir pasta yapmıştı onu kestik. Akşam da dışarıda arkadaşlarıyla kutlamaya çıktılar. Şaka maka 25. yaşına bastı. Burada 4-5 yaşındaki hallerini anlatıyordum blogu ilk açtığım zamanlarda. Bu arada temmuzun yirmisi de benim doğum günüm. Yıllardır hiç heveslenmiyordum doğum günlerimde, geçen sene ilk defa özenesim tuttu. Komple .ok gibi geçti her şey. Hayatımın en berbat günüydü. Komple tüm hayatımın. Bu sene hiçbir beklentim yok. Oğlumla kız arkadaşı çok tatlı bir hediye almışlar. Annem gitmeden hediyesini vermişti. Kocam da benim adıma kendine ne istiyorsan al dedi ki en sevdiğim şeydir bu tarz hediyeler, dibine kadar kendime hediye alma hakkımı kullandım. Kargocular bir zamandır bizim adrese pek uğramıyordu ama şimdi yine sabah akşam beraberiz. Çağıl'la eşi de istediğim kalın, ciltli, özel basım bir kitap vardı, onu aldılar bana. Benden mutlusu yok şu an dünyada...

Atahan ve ben, sene 2001 :O). 

Blogum da 20. senesini dolduracak temmuz sonunda. Temmuzda hep en sevdiklerim doğmuş: kendim, oğlum ve blogum :O).

  Bundan sonra arayı çok uzatmayacağımı düşünüyorum. Yine görüşmek üzere...

17 Haziran 2025

17 HAZİRAN 2025 - SALI

   Az önce mutfakta su ısıtıcısının kaynaması beklerken bir yandan da bulaşık makinesindeki temiz bulaşıkları yerleştiriyordum. Kırdığım bardaklar, tabaklar şöyle bir gözümün önünden geçti. Kırdığım şeylerin yerine de hep yenisini koyuyorum diye düşündüm. Sonra bunu dostluk ilişkilerimde de yaptığımı fark ettim. Sonra vay be dedim, ne kadar derin ve felsefi bir ev kadınıyım, çanağı tabağı direkt insan ilişkilerine bağladım. Bu derinliğimi siz de görün diye, unutmadan yazmak amacıyla koşa koşa geldim, blogumu açtım, hemen sizinle de paylaşıyorum :O). 

  Dün gece taa Çanakkale'den, 22 - 23 senelik bir arkadaşım aradı. Ve ben onu, adı onunla aynı olan başka bir eski arkadaşımla karıştırdım :). Sesi de bir değişik geliyordu aslında ama uzun yıllar konuşmadığımızdan sesini unutmuş olmama bağlamıştım durumu. Neyse ki o, birkaç cümle sonra Çanakkale'den başka bir arkadaşı sordu da ben duruma uyandım. Ama bekar olan bu arkadaşıma çocukları bırakacak yer bul da görüşelim dediğim için yakalanmış oldum, kıvırma şansım olmadı :O). Neyse, yıllar sonra görüştüğümüz için o da durumu hoş karşıladı. İstanbul'a gidip geliyormuş, kaldığı yer de tam da benim dişçinin bitişiğiymiş. Günün erken saatlerinde dişçi de arayıp yarına randevu verdiğinden çarşamba görüşeceğiz. Aramasına ayrı mutlu oldum, görüşebilecek olmamıza ayrı sevindim. 

  Atahan birkaç aydır evdeydi. Bir iki güne o da işe başlayacak., evraklarını hazırlıyor şu sıralar. Ne tesadüf ki, onun iş yeri de benim dişçinin olduğu muhitte :O). İşe başlamasına sevindim, bir yandan da evde beraber olmaya da alışmıştım ama yine de işe başlayacak olmasına daha çok sevindim. Evin içinde üç kişi olmamız bazen sıkıntılı da oluyordu. Kocamı da oğlumu da çok sevsem de bazen ikisinin de evde olmadığı zamanlar kafa dinleyebilmek açısından iyi geliyordu bana :O). İdeali kocamın da bir iş bulup sabah gidip akşam gelmesi ama o biraz daha emekli modunda olduğundan bu ihtimal düşük görünüyor. Dediğim gibi ikisini de çok seviyorum, evde bir arada olmak da süper ama gündüz ev bana daha çok kalsaydı daha mutlu olurdum :O). 

 Geçen gün kocamla oğluma, ev işlerinde bana destek olmalarının normal olduğunu söylediğimde bana "hiçbir şey yapmıyorsun ki sen zaten" dediler yani hiçbir şey yapmadığım için desteğe de ihtiyacım olmadığını düşünüyorlarmış.. Sanki ben yapmıyorum da bu evin işlerini kim yapıyor çok merak ediyorum ama o ayrı bir yazının konusu olsun. Benim hiçbir şey yapmadığım günün işleri genelde kahvaltı ve yemek hazırlanması, servisi, bulaşığının toplanması, temiz bulaşıkların yerleştirilip kirlilerin makineye koyulması, genelde bir posta çamaşır yıkanması, kuruyanlar varsa toplanması, toplanmışlar varsa yerleştirilmesi ve bunun dışında etraftaki çerin çöpün, dağınıklığın, tabak çanağın, kirli örtülerin, mutfak ve banyo havlularının değiştirilmesi, çöplerin toplanıp atılmaya hazırlanması oluyor. İş yaptım dediğim günler bütün bunlara bir de toz alma, evi silme süpürme, dolap yerleştirme vb, banyo tuvalet temizlenmesi gibi işler ekleniyor. Günlük işleri bırakıp diğer işlere yönelmiyorum yani, yaptığım iş sayısını arttırıyorum. Neyse, kızdım ikisine de, siz hiçbir şey yapmayan insan görmemişsiniz, madem hiçbir şey yapmadığımı düşünüyorsunuz, haberiniz olsun pazar gününü izin günüm olarak belirleyeceğim ve gerçekten hiçbir şey yapmayacağım dedim. Ve o gün hiçbir şey yapmadım :). Kahvaltı da hazırlamadım, yemek de yapmadım, içilen suların bardakları masada durdu, tezgaha ya da makineye koymadım. Çamaşır yıkamadım, yıkadıklarımı toplamadım. Arada bir şeylere elim gitti, yılların alışkanlığı tabi ki sonuçta, bunu yaptıkça kendime o günün izin günüm olduğunu hatırlatıp yapmayı bıraktım. Hasta olup da yattığım günler dışında galiba hayatımda ilk defa gerçekten de bir günü hiçbir iş yapmadan geçirdim. Çok güzeldi ve ilginçti gerçekten. Bunu ileride de tekrarlamak istiyorum. Bu arada zannettim ki ben iş yapmayınca benimkiler yapacak, evin düzeni yine aksamadan yürüyecek. Hiç de öyle olmadı, ben hiçbir şey yapmayınca onlar da hiçbir şey yapmadı. Ertesi gün yine ben yaptım :O). Bunun böyle olacağını da biraz tahmin ediyordum aslında o yüzden hafta sonu izin yapacağım demedim, sadece pazar dedim. İki günün dağınıklığını toparlamak beni daha çok yorar diye düşünmüştüm :O). 

 Yine görüşmek üzere...

9 Haziran 2025

9 Haziran 2025 - Pazartesi

    Eeee bayram bayram dedik o da geldi geçti :O). Bayram sonrası implantların son aşamasına başlanacak. Anlayacağınız yakında yine dişçi randevularım olacak. Sürekli bu var aklımın bir köşesinde. Hiç canım acımasa da gidip o koltuğa oturmayı sevmiyorum. Ve implantların üstlerinin takılması kısmı da bittikten sonra birden derinlerden çıkıp hayatıma dahil olmaya karar veren 20'lik dişim dışında ağzımla bir derdim kalmayacak inşallah :O).

   Bugün hiç keyfim yoktu, başım ağrıyor gibiydi. Öğleden sonra ağrı kesici içtim, yattım, uyudum biraz, iyi geldi. Sonra da kalktım yemek yaptım, yedik, bulaşıkları yıkadım derken yoruldum yine. Dinlenme saatimi size yazarak değerlendirmeye karar verdim. Yazıyı bitirince de biraz kitap okuyacağım. Okuma hızım çok yavaşladı bugünlerde. Evde bir sürü işle uğraştım ve uğraşıyorum biraz onun da etkisi var. Ev işleri dipsiz kuyu - asla ve asla bitmiyor. Bazen size de yazıyorum üstten yapıyorum çok derine inmiyorum diye. Sonra tabi yapılacaklar birikiyor. En kötüsü de şu ki, bir yerden sonra kirli yerler gözüme batmaya başlıyor. Sonra bir enerjiyle her gün bir yeri yapmaya çalışıyorum. Yapamayınca bitmemiş işler silsilesine ekleniyor. Aklımda yer tutuyor. Yapınca çok yoruluyorum ama bir yandan da mutlu oluyorum, gözüme hoş görünüyor. Bu ne yaman çelişki yarabbim, yapsam mutlu ama yorgun oluyorum yapmasam enerjik ama yapmam gerekip de yapmadığım iş yüzünden mutsuz. Allah başka keder vermesin :O).

  Yine görüşmek üzere...

7 Haziran 2025

7 Haziran 2025 - Cumartesi

 Bugün Paris öleli iki sene oldu. Tabi ki Hektor'um var, onunla da mutluyum ama yine de Paris ilk göz ağrımdı. Bir de Paris'le geçirdiğimiz son yıllar benim en sorunlu dönemlerimdi. Babam ve ablam hastaydı ve ben her daim endişeli ve mutsuzdum. İşe gidip geliyordum bir yandan, bir yandan evde kocam ve oğlumla ilgilenmeye çalışıyordum elimden geldiğince, bir de anneme, babama, ablama destek olmaya, onlarla mümkün olduğunca fazla zaman geçirmeye çalışıyordum. İş stresi, hastalık stresi, koşuşturma, endişe ve mutsuzluk o yıllardan hatırladığım duygular. Bütün bu olumsuzluklar içinde eve gelip Paris'in bir köşede uyuduğunu ya da yalandığını gördüğümde eski rutin hayatım devam ediyormuş, her şey çözüme ulaşacakmış, bütün mutsuzlukların yanında bir yandan da huzur da varmış gibi hissediyor ve rahatlıyordum. Babam ve ablamdan sonra o da gidince tüm kayıplarımın üzerine son darbe olmuştu. Onu özlüyorum, babamı özlüyorum, ablamı özlüyorum. Son zamanlarda ablamla ilgili çok yazmıyorum, etrafımdaki insanlarla da onunla ilgili çok konuşmuyorum ama her gün onu mutlaka aklımdan geçiriyorum. Bu arada yeni tanıştığım birileri kardeşin var mı falan diye sorarsa da, tek çocuğum - kardeşlerimi kaybettim diyorum. Bir bakıma doğru. İkisi de yok hayatımda, biri mecburen, biri tercihen hayatımdan çıktı. Sonuçta ikisini de kaybettim. 45 yaşındaki kadına da kardeşin var mı diye sorulması da saçma geliyor. Kardeşim olsa ne yapacaksın, ilkokulda mıyız, çağır beraber oyun mu oynayalım diyeceksin, benimle yeni tanıştıysan beni daha yakından tanımanın tek yolu kardeşlerim olup olmadığını mı öğrenmek, amacı olmayan, gereksiz sorular. Kaybettim deyince de kendileri huzursuz oluyorlar. Sorma işte o zaman. Annen - baban hala sağ mı sorusundan sonra saçma salak sorular sıralamasında ikinci sırada bence bu soru da, neyse.

    Biraz içimi döktükten sonra daha günlük meselelere döneyim. Servis çamaşır makinemi bağlamaya çarşamba günü akşamın yedisi gibi bir saatte geldi. Bütün gün kulağımızı zilde, gözümüzü kapıda bıraktılar ama olsun, yine de işi arifeye ya da bayram sonrasına bırakmadılar diye sevindik. Makineyi bağlarken lavabonun altındaki bağlantı musluğunun da akıtmaya başladığını gördük. Arife bir de onun için tamirci çağırdık. Bir de aynı gün mutfakta yemek ısıtmak için ocağın altını yaktığımda kapatacağım zaman düğmenin boşlukta süzüldüğünü gördüm. Yemeği kenara aldım, beş dakika uğraştıktan sonra ocağı zarla zorla kapattım. Onun tamir işini bayramdan sonraya bıraktım. Üç ocak da yetiyordu bize zaten ve birkaç günü herhangi bir servisi ya da tamirciyi beklemeden geçirmek istiyordum. Bu arada yeni makinemden memnunum. Bağlamaya gelen usta makineyi çok sık çalıştırıp yormayın, çok doldurmayın dediği için günde bir kere, az az çamaşır yıkıyorum, henüz biriken kirli çamaşır dağı erimedi ama yine de tekrar çamaşır yıkayabildiğim için mutluyum :O). 

   Hepinizin bayramı mübarek olsun bu arada. Biz evdeyiz bu bayram. Dinleniyoruz. Sanki çalışıyor muydun da şimdi dinleniyorsun demeyin, tüm Türkiye tatil olunca biraz daha yavaş akıyor hayatımız, biz de daha keyfi davranıyoruz. Bu da gerekiyor arada.

Yine görüşmek üzere...

4 Haziran 2025

4 HAZİRAN 2025 - ÇARŞAMBA

 Pazartesi gittik yeni bir makine aldık. Holde duruyor öyle kutusuyla. Verdiği sözde durmayan servis bağlamaya gelmedi hala. Şu an tüm servislerden ve bozulan çamaşır makinelerinden ve yeni alınan çamaşır makinelerinden ve çamaşır yıkamaktan ve kurutmaktan ve katlayıp yerine yerleştirmekten dahi nefret ediyorum. Ama bugün geleceğiz deyip gelmedikleri için en çok servisten nefret ediyorum! 

2 Haziran 2025

2 HAZİRAN 2025

 Çamaşır makinem bozuldu. Moralim diplerde. Arıza büyük. Kazan mazan komple değişecek. Masrafı çok. Bunu yaptıracağınıza gidin yenisini alın dedi servis ama beş senelik makineyi de çöpe atmak saçma geliyor. Bilmiyorum. Bugün bir gidip bakacağız modellere, fiyatlara, makinelere. Sonra duruma göre son kararı vereceğiz. Yaptıracak mıyız yoksa yeni mi alacağız?

Yine görüşmek üzere.

28 Mayıs 2025

MAYISIN YİRMİ SEKİZİ - 2025

  Canım hiç iş yapmak istemiyor demiş miydim geçenlerde? Biraz modum düşük de demiştim galiba. Tamam, o mod düşüklüğü hala geçerli. Bulaşık, çamaşır, yemek gibi ana işleri yapıyorum bu arada, derleme toplama gibi ıvır zıvır şeyleri yapamıyorum. Ruhum sıkılıyor :O). Gözüme de batmıyor çoğunlukla, batsa bile öyle büyük bir isteksizlik var ki o konuda, gözüme batması beni harekete geçiremiyor. Geçecek yakında büyük ihtimalle, arada bir kıpırtılar hissediyorum :O).

  Mayıs da bitiyor. Bugün fark ettim. Bayram için hiçbir planımız yok. 

  Çok yazasım da yoktu ama daha sık yazmak istiyorum sanki. Bir yazmaya ısınma turu attım, gidiyorum.

 Görüşmek üzere...

24 Mayıs 2025

MAYISIN YİRMİ DÖRDÜ - 2025

   Günlerdir yazayım diye uğraşıyorum ama bir türlü fırsat bulamadım. Geçen hafta son implant köklerinin takıldığı kısımda yara gibi bir şey hissedince kontrole gideyim dedim. Yara sandığım şey çıkarken damağı yaran yirmilik dişimmiş. 25 senedir çenede gömük olan dişin tam da 45. yaşımda gün yüzü göreceği tutmuş. Neyse, doktor çekeceğini söyledi. Bayram öncesi bunu çekelim, bayrama kadar iyileşsin, bayram sonrası da implantların üst kısımlarına başlarız dedi. Tamam dedim ama hiç hesapta yokken birden bire bir diş çekiminin ortaya çıkması da canımı sıktı. Yapacak bir şey de yoktu. 0lsun, bitsin, iyileşeyim dedim, dün gittim tekrar dişçiye. Oturdum koltuğa, tam iğneyi yapacakken iyice çeneyi yoklayınca vazgeçti çekmekten :O). Çene kemiğim biraz inceymiş o bölgede. Diş de hem gömük hem büyükmüş. O yüzden biraz daha beklersek daha da çıkmış olacağı için kemiği de daha az zorlarmışız. Ağrı da yapmıyormuş - ki hiç ağrı yapmadı gerçekten-, gidişatı takip edip ekstra bir durum olursa haberleşiriz deyip beni yolladı. Dişin zorlu olmasına üzüldüm ama çekim olmamasına sevindim açıkçası. Bayram sonrasına kadar rahatım :O).

  Bugünlerde modum düşük. Bazen oluyor öyle sonra geçiyor. Ev de aldı başını gitti. Dağınık dağınık sanki her taraf ama hiiiç derin temizlikler istemiyor şu sıralar canım. Genelde üstten üstten toplayıp sonra kitap okuyorum :O).  

  Bu arada geçen gün gene gittim kargoya. Kalabalıktı. Geçen seferden akıllandığımdan bu sefer önce sıranın sonu kim diye sordum, iyice baktım kim var kim yok, sonra en arkaya geçtim. Memurun posta arabasına paket vermesi gerektiğinden bir ara banko arkasında işlem yaptı. O arada sıra da uzadı tabi. Çocuklu bir hanım geldi, sırayı görünce dakikasında benim çocuğum var öne geçebilir miyim dedi ama çocuk duruyor annesinin yanında, sorun çıkarmıyor, kucakta değil, çok küçük de değil. Neyse millet zaten yarım saattir beklediğinden herkesin canı burnunda, kimse en öne almak istemedi. Hanımefendi de kimse ona, gel en öne geç bacım yarım saattir burada bekliyoruz ama hepimizden önce sen hallet işini, demediğinden bağıra çağıra çıktı gitti. Bu da bir saçma, kibar kibar öne geçmeyi rica ediyorsun, rican kabul edilmeyince de saydıra saydıra gidiyorsun. İyi ki vermemişiz ona sıramızı, hiç hak etmiyormuş. Kibar konuşarak hepimizi kandırmaya çalışmış aslında çirkefin tekiymiş.  

  Yine görüşmek üzere.

16 Mayıs 2025

MAYISIN ON ALTISI - 2025

 


   Çanakkale'ye gittik, bir hafta kaldık, döndük, neredeyse döneli bir hafta oldu ama ben ancak yazabiliyorum. Evde ve etrafta çok iş birikmişti birkaç günde toparlayabildim. 
  Nikah ve düğün çok güzel oldu. Yeğeni de evlendirdik. Birbirini seven genç bir çiftin mutluluğunun tamamlanması bizi de sevindirdi. Bir yastıkta kocasınlar. 
  Evlenmek tam bir kaosmuş, bunu gördüm :O). Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes farklı bir şey istiyor ya da öneriyor. Bir koşuşturma. Ertesi gün şunu şunu yapacağız diyorlar hop alakasız bir şekilde kendimizi onu bunu yaparken buluyoruz. Sabahtan akşama bir kalabalık içindeyiz. Herkes birbirini çok seviyor olsa da bir noktadan sonra nefes alması bile batar hale geliyor. Nikah pazartesi, düğün cumaydı. Bütün bu telaş bir arada yaşandı. Yakında evlenecek olanlar varsa tavsiyemdir, arayı fazla uzatmayın: Mümkünse söz, nişan, kına, nikah, düğün hepsini bir gecede yapın bitirin. Öbür türlüsü her türlü cinayet ve cinnet ortamına zemin hazırlamak oluyor :O). Biz kazasız belasız atlattık neyse ki ama süreç biraz daha devam etseydi bunu diyerek dönebilir miydik, bilmiyorum :O).
  Kayınvalidem seksen iki yaşında, ben kırk beş yaşındayım. Bugün ikimiz de hayatımızda ilk defa adliyeye gittik. Mahkeme ortamı görmüş olduk :O). Bir miras davası ile ilgili şahitlik yapacaktı. Aslında şahitlik de denmez bence, konuyla ilgili bildiklerini aktaracaktı. Ben de ona eşlik edip yardımcı oldum. Bugün 15.35'te mahkemede olmamız gerekiyordu. Benim de kargoda işim vardı. Kargo bize 3 dakika mesafede ve normalde öğleden sonra da boş oluyor. Önce kargoya uğrayalım, sonra kayınvalidemi alalım ve mahkemeye gidelim diye düşündük. Kargo biraz merkeze uzak, o yüzden genelde boş oluyor, yol da 15 dakika sürüyor ama biz yine de sıkışmayalım diye 1.5 saat önceden evden çıktık. O her zaman bomboş olan kargo ağzına kadar doluydu. Petete kargodaydı işim. Dolayısıyla para yatıranlar, çekenler, fatura, borç vb. ödeyenler de vardı. Girdim sıraya beklemeye başladım. Önlerde bekleyen bir yaşlı teyzemize sıra geldi. Telefonuna gelen bir mesajı gösterdi görevliye. Görevli o mesajın dolandırıcılardan geldiğini, asla bağlantıya basmaması gerektiğini ve mesajı silmesinin en iyisini olacağını söyleyerek uğurladı teyzeyi. Sonra beş dakikadır gayet rahat, her şeyini ayrıntılarıyla anlatarak telefonda konuşan ablamızın telefon görüşmesi bitince görevliye bir şeyler soracağı tuttu, sordukça sorası geldi. Sonlara doğru zarfa koyması gereken gönderi için zarf olup olmadığını, zarf yok cevabını alınca, zarfı nereden alabileceğini, bu yakınlarda kırtasiye olup olmadığını, vardıysa nerede olduğunu soruyordu. Tüm bu ayrıntılı soru cevaplar boyunca görevli işlem yapamadı, konu uzadıkça uzadı. En sonunda sırada bekleyen vatandaşlar kırtasiye yeri falan tarif etti de ablamız gidebildi. Ondan sonra sıra bir iki kişi boyunca çabuk ilerledi. Ben yakında işlemimi yaparım derken arkadan bir dayı geldi. Oturup bekleyen yaşlı bir çiftin benden önce geldiğini, sıralarını oturarak beklediğini söyledi. Ben normalde önümde yüz kişi de olsa paşa paşa sıramı beklerim ama bu sefer mahkemeye de yetişmek zorunda olduğumuz ve göndereceğim paketin sadece üç saniyelik işi olduğu için teyzeyle amcadan izin istedim işlemimi yapabilmek için. Daha yerlerinden bile kalkmamışlardı zaten, ayakta beni de beklemeyeceklerdi. Teyze bakışlarıyla beni öldürebilseydi o an, şimdi helvam karılıyor olurdu. Nefret etti benden, hiç de gönlü yoktu ama yanındaki amca (eşi) içinden gelmeyerek de olsa, iyi hadi hallet işini, deyince teyzeye söylenmekten başka yapacak bir şey kalmadı. Teşekkür ettim. Sıra bana geldi. Paketimi verdim ki, elinde bir deste para ve makbuz tutarak sürekli içeri girip çıkan, kenarda bekleyen, işlemi bitti de herhalde sıradaki arkadaşını bekliyor diye düşündüğüm asabi bir abi dönüp bana çemkirdi: Önüme geçmeden izin isteseydiniz önce, diye. Ben de, sizin sırada olduğunuzu fark etmedim, bilseydim kesinlikle isterdim dedim. E elimde para tutuyorum ya dedi bana. Üzerine biraz daha söylendi. E asabi abi, elinde para tutuyorsun ama kenarda duruyorsun, girip çıkıyorsun her elinde para tutan sıraya mı girmiş oluyor demedim. Kenarda duruyordunuz siz dedim. Sıra dümdüz mü uzanıp gidecekti dedi bana. E yani benim bildiğim sıralar dümdüz uzanır. Daha doğrusu gerekirse sağa sola sapabilir ama önlü - arkalı sıraya girilir. Kenarda durup, girip çıkıp ondan sonra da ben sıradaydım, e ne yapacaktım dümdüz önünde mi bekleyecektim diye iddia etmek de olayı zorlamak ama o arada görevli zaten onun işlemini yapmıştı. Asabi abi de çıktı gitti. Bu arada, biraz önce, öldüren bakışlı yaşlı teyze ile içinden gelmeyerek de olsa sırasını veren yaşlı amcanın sırada önümde olduğunu bana ileten dayı o asabi abi gerçekten de sizden önce gelmişti dedi. Ben sıra beklediğini anlamadım, fark etsem ya izin isterdim ya da sıramı beklerdim dedim. Dayı ama asabi abi güzel güzel söyledi sıranın onda olduğunu dedi. Ben de, bence çok güzel güzel değildi, bir tık asabiydi dedim. Arkamda sıra bekleyen gençten bir çocuk da üslup çok önemli, üslubu benim hiç hoşuma gitmedi, diyerek bana destek oldu. Bunun üzerine dayı da bana hak verdi derken zaten işim bitmişti, herkese tekrar teşekkür ederek çıktım. Yıllardır binlerce defa kargoya, resmi kurumlara, peteteye gittim ama ilk defa böyle ortak fikir, karşıt görüşler ve destek çıkanlar şeklinde bir sıra bekleyen halk oturumuna rastladım :O). 
  Neyse, kargodan çıktım arabada bekliyordu zaten kocam, kargoda yarım saate yakın beklemiştim. Hemen kayınvalidemi almaya gittik. Normalde 15 dakika süren yol, trafik tıkanıklığı yüzünden yarım saate çıktı. Biraz da kayınvalidemi bekledik. Derken bizim 40 dakikamız kalmıştı ve yine tıkanık trafikte yol almaya çalışıyorduk. Adliyenin adresine baktım Büyükçekmece merkezi gösteriyordu. 15 dakika kala vardık, indik arabadan, girdik içeri, girerken çanta - kimlik kontrolü yapan polise bizim gitmemiz gereken yeri sordum ki, polis ek binada dedi. Ek bina başka bir mahallede ve 10 - 15 dakikalık yol orası da. Apar topar geri çıktık, tam yerini de bilmiyordum, yol üzerinde olduğunu biliyordum sadece. Atladık yine arabaya ek binaya gittik. Bunların hepsi kocaman, 6-7 katlı binalar. Bizim 3. kata çıkmamız gerekiyormuş. Asansörü bulduk, bindik, indik saat 15.33 olmuştu. Randevu 15.35'teydi Elimde belgenin aslı yok fotoğrafı var. Küçücük küçücük yazılar. E miyop astigmat var bende zaten. II. (2.) salonu aradık meğer o 2. değil 11. (on birinci) salonmuş. Asansörden indik sola giden upuzun bir koridor, sağda daracık kapı gibi bir geçiş. Sordum birine kaleme yönlendirdi bizi. Kaleme sordum tam çaprazdaki kapı dedi. Kapıda biri ama mübaşir mi, hakim mi, sekreter mi, ne yapmamız gerekiyor, direkt biz geldik diye dalacak mıyız, bir imza atılacak mı, kayıt mı olunacak - hani mesela hastanedeki gibi vb. derken, ben öndeyim soruyorum kayınvalidem arkamda, orası burası bakınıyoruz, tam kapıda kayınvalidem geri adım atınca ayağı eşiğe takıldı ve sırt üstü boylu boyunca yere düştü. Yumuşak bir düşüş oldu neyse ki, bir yerine de bir şey olmadı ama açıkçası aklım gitti. Onun önündeydim, o arkamda olunca tutamadım, kafasını da vurdu yere, elimde onun çantası falan var, bir şey yapamıyorum. Kaldırmaya yardım ettiler neyse ki, mübaşirle sekreter çocuk koştu. Oturttuk kenara. İyi olduğunu gördüm. İçim rahatladı. Sakinleştik. Bu arada düştüğü kapı bizim mahkemenin kapısıymış, doğru yeri de bulmuşuz :O). Geçtik içeri, ben arkada oturup bekledim. İkimizin de canı burnundaydı. Kayınvalidem bir de düşünce iyice sinirlendi. Konuyla ilgili bildiklerini iletti ama aslında bildikleri çok da olayla bağlantılı değildi. Hakim Bey'e biraz atarlandı. Çıktık, sinirlerimiz bozuldu. Gülmeye başladık. Birbirimize bakıp bakıp gülerek asansöre bindik, arabaya kocamın yanına döndük. Kayınvalidemi eve bıraktık. Biz de eve döndük ama benim tansiyonum çıkmıştı. Başımın ağrımaya ve zonklamaya başlamasından anladım. Öncelikle kayınvalidem düşünce, kafasını da vurunca bir şey oldu diye çok korktum. Sonra bilmediğimiz yerler, işler, labirent gibi salonlar, yetişmeye çalışıyoruz, oradan giriyoruz buradan çıkıyoruz, zaman kısıtlı, geç kalırsak da işi halledemezsek kadını oradan oraya sürüklediğimizle kalacağız, halbuki olayın bizimle de alakası yok... Neyse ki zor ve düşe kalka da olsa günü sağ salim tamamladık.  Kargo ve adliye derken hayatımın en ilginç günlerinden birini üç saat içinde yaşamış oldum. 
 Yine görüşmek üzere.

2 Mayıs 2025

MAYISIN İKİSİ - 2025

 Düğünde giymelik alçak topuklu ayakkabı alacaktım ya, canım hiç ayakkabı denemek istemedi. Ben de gittim kot pantolon aldım kendime. Siyah bir tane pantolon ihtiyacım bulunuyordu. Uyuz müşteri oldum bugün biraz, girdiğim iki dükkanda da benden nefret etmişlerdir. Ekstra bir şey yapmadım aslında, sadece hizmet bekledim ki kimsenin hizmet edesi yoktu bugün galiba. 

  Şöyle ki, ilk girdiğim mağaza E5 üzerinde, yaya olarak geçerken gireceğim bir yer değil. Özel arabayla gitmek gerekiyor. Bakınmaya da gitmedim. Kocam arabada beklerken pantolon varsa deneyip alıp çıkacaktım. Dükkana girdiğimde de raflara bakınmadım, etrafta gezinmedim, direkt çalışanların üçünün de önünde durduğu kasa bölümüne gittim. Benden başka da müşteri yoktu zaten. Neyse, üçü de şöyle bir yüzüme baktı. Buyurun diyen yok, ne aradınız diyen yok, yardımcı olalım diyen yok. Suratları düşmüştü zaten. Onlardan ses çıkmayınca ben kendim dedim pantolon arıyorum diye. Neyse baktılar direkt hedefine güdülenmiş bir müşteri olarak bekliyorum bir tanesi geldi yanıma. İstediğim modeli ve rengi söyledim. Çıkardı telefonunu standın üzerindeki bir pantolondan barkod okuttu. Yok elimizde dedi. O an çıkıp gitmeye hazırdım aslında. Ben herhangi bir siyah pantolon istemiyordum, özellikle o modelin siyah pantolonunu istiyordum. Yoksa da yoktu yani, başka mağazaya bakardım. Olmadı internetten alırdım. Genç çocuğumuz ilk saniyede yok dediği için mi, ilk girdiğimde umurlarında olmadığım için mi artık bilmiyorum, yok dediği halde oradaki bütün siyah pantolonlara bakmaya, ara ara barkod okutmaya devam etti. Dönüp bana "Yine de bir bakayım." ya da "Size şu modeli önerebilirim.." tarzı bir şey de söylemediği için ben de onu izleyip beklemeye devam ettim. Üç dakika daha böyle geçtikten sonra elimizde kalmamış dedi. Teşekkür ederim dedim çıktım. Oraya kadar gittiğime de, sohbetlerini böldüğüme de değmedi. Bana ilk baştan uyuz olmakta haklıymışlar yani :O).  

  İkinci uğradığım dükkan avmdeydi. Çantamı koydum o çantanın içine baktıkları makinenin olduğu banta, geçtim öbür tarafa, bekliyorum bekliyorum çanta gelmiyor. Kadın güvenlik oturuyor bantın başında. O benim suratıma bakıyor, ben onun suratına bakıyorum (ben ona, o bana baktığı için bakıyordum bu arada), bakışıyoruz uzun uzun ama çanta hala gelmiyor. En sonunda suratımda bir acayiplik mi var acaba diye düşünürken çanta takıldı galiba dedi. Başa döndüm, çantam aletin girişinde koyduğum yerde duruyordu. İtekledim biraz, o da ilerlemeye başladı, ben de aldım gittim de, be güvenlik, ben İki yıldır ikinciye ya da üçüncüye hadi en fazla olsun beşinciye gelmişim avmye. Çantanın takılmış olacağı benim aklıma gelmemiş olabilir. Sen her gün saatlerce şunun başındasın, suratıma bakıp bakıp duracağına, desene en başından takılmış olabilir diye. Biz niye bakıştık ki, olayın en saçma kısmı buydu zaten!

 Mağazaya girdim. Kocaman bir mağaza, etrafta bir sürü müşteri var, çalışan yok. Kasada bir kişi görüyorum sadece. Müşteriler kendi kendine bakınıyor, kasadaki bir şeyler okutup duruyor ama kasa başında da kimse yok. Sonradan bir kızımızı gördüm ama bana sırtı dönük, bir şeyleri katlayıp düzeltiyordu, herhalde çalışandır dedim. Görevli misiniz diye sordum evet dedi. Pantolon arıyorum, siyah istiyorum dedim. Kadın mı erkek mi diye sordu. Tabi ki kocama - oğluma falan da alıyor olabilirdim ama yıllardır kot pantolon alıyorum kendime, sadece bir kadın olarak tek başıma gittiğim bir mağazada pantolon istiyorum dediğimde ilk defa biri kadın mı erkek mi diye sordu bana. Oğluma - kocama da kıyafet aldığım oluyor ama böyle zamanlarda direkt belirtmeyi tercih ediyorum, kendime değil erkek için ya da oğluma / kocama alacağım diye. Neyse, kız çok küçüktü, orada çalışmaya da yeni başlamış. İstediğim modeli söylediğimde kalıbı ne diye sorduğunda ben de kalıbını bilmiyorum dediğimde kendi anlattı bunları. Ve sayesinde 45 senelik hayatımda yine ilk defa spesifik bir model söylediğimde kalıbı ne sorusuyla karşılaşmış oldum :O). Gittik pantolonların başına bakıyoruz beraber, kızımız aktif arıyor, ben de gözlerimle tarıyorum, kasadaki çalışan, kızımıza taaa kasadan seslenerek başka bir reyondaki müşteriye yönlendirdi. E ben neyim acaba, ben müşteriden sayılmıyorum mu diye bağırasım geldi benim de reyonlardan kasa tarafına ama neyse ki kızımız benim bunu yapmama gerek kalmadan kendi bağırarak, o an müşteriyle ilgilendiğini dile getirdi. Bu arada bulunduğum mağaza semt esnafı değil, Türkiye'nin bilinen mağazalarından, dünyaya da açılmış bir marka. Neyse, kız beni o an bırakmadı, birkaç saniye sonra pantolonları bulduk. İstediğim beden yokmuş ama kalıbı dar ve esnek olmayan bir pantolon olduğunu bildiğimden bir büyük beden de olabilir diye düşünerek şöyle bir elime alayım beline meline bakayım dedim. Kızımız pantolonu bana verdiği anda diğer reyondaki müşterilerin yanına gitti. Ben pantolonu inceledim, kabinleri buldum, aldım pantolonu da kabine girdim, denedim. Tahmin ettiğim gibi bir büyük beden de oldu. Boyu biraz uzundu, ayna karşısında ayarladım, baktım, her işimi kendim hallettim ama paça boyunu yaptırabilmem için ölçü alınması gerektiğinden o noktada artık yardıma ihtiyacım oldu. Bizim kız hiç ortada yoktu. Gittim kasa başındaki çalışanı buldum. Yüzü hiç gülmüyordu, çok mutsuzdu ama yardımcı oldu neyse ki. Pantolon boyunu aldı. Kasada taksit - peşin, o kart bu kart, mağazanın kendi puan kartı vb konuşurken de hep mutsuzdu. Olabilir tabi ki, yorgundur belki, uykusuzdur, hepimizin kötü günleri olabiliyor. Genelde mutsuz olanlar bir miktar kaba da oluyor. Bu hanımefendi hem mutsuz hem gayet kibar ve ilgiliydi. O yüzden de ilginçti aslında. Ödemeyi yaptım çıktım. Etraf hep mi böyle de ben genelde internetten alışveriş yaptığım için farkında değilim ya da bugün hepsi bana mı denk geldi diye düşündüm yol boyunca. 

 Yine görüşmek üzere...