30 Temmuz 2014

LXV

Bayramımı evde geçirdim. Hayatımda biraz temizlik yaptım. Evimdeki derleme toplama işlerine el attım canım istedikçe.

Geçen günlerde doğum günümü kutladım ya. Kutlamalar arasında düşündüm ki; hayatımdan memnunum. Belki çok şatafatlı bir yaşantım yok, belki zengin değilim, belki bazı şeyleri yapabilmek için beklemem gerekiyor ama tam da olmasını istediğim şekilde yaşıyorum hayatımı. Kocam, çocuğum, annemler, ablam, yeğenim, kitaplarım, kedim, olması gerektiği kadarıyla arkadaşlarım ve ben. Ne bir eksik ne de fazla. Şu da olsaydı dediğim bir şey yok ve şu da keşke olmasaydı dediğim bir şey de yok.  İlerisi için de istediğim tek şey, şartlarım uygun olduğunda, kendi istediğim gibi bir eve sahip olmak. Bu da saplantı şeklinde bir istek değil. Olursa iyi olur, olmazsa da sorun değil. 

Ben kendimi ve sahip olduğum şartları seviyorum. Bu cümleyi kurduğumda genelde garip karşılanıyorum. Çünkü hangi yaşta ve sosyal statüde, eğitimde insanla konuşursam konuşayım mutlaka değiştirmek istedikleri bir şey bulunuyor kendilerinde ve hayatlarında. Kimi daha zayıf, kimi kilolu, kimi daha sakin, kimi daha becerikli - yetenekli olmak istiyor. O okuldan değil de bundan mezun olsaydım diyorlar, şu işi değil de bu işi yapsaydım, annem - babam öyle değil de böyle insanlar olsaydı, keşke evli olsaydım - olmasaydımlar... Bunun sonu yok, örnekleri uzattıkça uzatabilirim. 

Benim hayatımda böyle bir keşke yer almıyor. Kendimle ilgili de böyle bir keşkem yok. Kişiliğimi ve vücudumu, aynen şu anki haliyle olduğu gibi seviyorum. Güzellikleri ve kötü yönleriyle. Okulumu, işimi, yaşayacağım şehri, evleneceğim kişiyi kendim seçtim. Hatalarım varsa da arada, onlardan dersimi aldım. Yaptığım çoğu şey için, onaylanma ihtiyacı hissetmiyorum. 

Etrafımda o kadar çok hazımsız, kompleksli insan var ki. Bunları bana düşündüren onlar. Kızıyorum çeşitli davranışlarına, bir süre sonra neden böyle davranıyor olduklarını düşünüyorum, sonra satır aralarını okumaya başladığımda genelde bu çıkıyor ortaya: Neye sahip olurlarsa olsunlar, aşağılık kompleksine sahip olduklarından yeterli gelmiyor onlara. Değerlerini dışarıdan övgü, hayranlık, belki kıskançlık toplayarak yükseltmeye çalışıyorlar. Toplayamadıklarında daha da huysuzlaşıyorlar. Topladıklarında da o kadar yapay oluyor ki yeterli gelmiyor dik durmalarına. İçeriden çürümüşse duvar, dışarıdan ne kadar dayanak koyulsa da, yıkılır gider. 

İşte böyle aşağılık kompleksli insanları, bir de bayağı ve çirkef olanları istemiyorum hayatımda. Kalite istiyorum. İnsan kalitesi. Bir şekilde farklı olduğunu bana hissettirmeli benim hayatımda yer alacak insan. İş hayatında seçme şansım yok tabi ki, bazı sosyal çevrelerde de bulunmak zorundayım istesem de istemesem de. Onun dışında dostum dediğim ya da hayatımda olmasına izin verdiğim insanlar bir şekilde güvendiğim, bana da bir şeyler verebilecek kişiler oluyor. Onlar dışındakiler zaten hayatımda hiç yer almıyorlar. Son günlerde bir kaç kişi daha çıktı listemden.Gerçi listeden çıktıklarını da söyleyemem. Zaten tam anlamıyla yoktular...

Biraz hızlı, çok düşünmeden yazdım yazıyı. İçimi azıcık dökeyim diye.  Belki sakin kafayla yazsaydım daha güzel olurdu :O). Yine görüşmek üzere... 

26 Temmuz 2014

LXIV

Bu sene doğum günümü tüm hafta sonu boyunca üç ayrı pasta keserek kutladım. Önce cumartesi sabahı annemlere kahvaltıya gittiğimizde kutladık. Babam, annem, ben, kocam ve Çağıl, kahvaltıda bir araya gelebildik. Çağıl artık çalıştığından ve iş yeri eve biraz uzak olduğundan çok görüşemiyoruz son zamanlarda onunla, özlüyorum. Sabah erken gidiyor ve gece de geç geliyor. Genel olarak memnun görünüyor işinden ki, ne parası, ne sıfatı, ne yeri beni asıl ilgilendiren yönü bu olduğundan onun mutluluğu beni de mutlu ediyor :O).

Yine cumartesi gecesi iftara, pikniğe gittik. Bu sefer kayın aile de aramıza katıldı. Oldukça kalabalıktık. Bir pasta da orada kestik. Son kutlamamı da pazar gecesi, fasıl eşliğinde, arkadaşlarımla yaptım. Yine kalabalık sayılacak bir gruptuk. Yemekler güzeldi, fasıl güzeldi. bir arada olmak güzeldi. Pasta geldiğinde doğum günü şarkısı söylemeye başladı fasıl heyeti. Böyle şarkılı sözlü kutlama ilk defa yaptım ama çok güzelmiş:O). Mutlaka en az bir kere dışarıda kutlanmalı, ve pasta şarkılar eşliğinde gelmeli, tüm mekan da kutlamalı diyorum ben. 

Fesybukta da bir sürü mesaj, yorum, kutlama vardı. Biyo, sabah erkenden mesaj çekmişti her sene olduğu gibi, hiç unutmaz. Sonuçta kendimi çok özel hissettiğim, sevgi manyağına döndüğüm, şımartıldıkça şımartıldığım, mutluluk dolu bir doğum günü yaşadım. 

Arkadaşlarım hediye çeki almışlar D&R'dan, kitap okumayı sevdiğimi bildikleri için. Ben normalde mağazasından alıyorum kitaplarımı, eve dönüş yolu üzerinde bir tane var. Almayacak olsam bile ne var ne yok diye bakınmaya da sık sık uğruyorum. Bu sefer internet üzerinden alayım da, uğramaya fırsatım olmayacak, doğrudan işe gelsin dedim. Ne alacağımı seçmiştim çoktan zaten. Girdim siteye, kitabı attım sepete, hediye çekini kullanacağım, sıfır lira göründü bakiye. Müşteri hizmetlerini aradım hemen, salı günüydü, 22 temmuz, görüştüğüm kişi, tanımlama yapılmamış, ben ilgili birime bildirdim, gün içinde tanımlanacak kartınız dedi bana. Peki kart ne zaman tanımlandı, biliyor musunuz? Yazdığım dört mail, her gün ettiğim ikişer telefondan sonra taa cuma günü öğle. Ben, başka herhangi bir siteden alsaydım, cumaya kitap on kere benim elime geçmiş olacaktı ama D&R'ın müşteri hizmetleri dört günde ancak kartı tanımlayabildi. Hediye çekim olmasaydı, yani oradan kullanmak zorunda olmasaydım zaten yüz bin defa vazgeçerdim almaktan. Daha önce de bir kere almıştım D&R'ın sitesinden kitap, siparişim kargoya bir hafta sonra verilmişti ancak. Bu ikinci tecrübemdi, yine beni çıldırttılar. Ha yolum düşerse yine mağazasından alırım ama internette kimseye tavsiye etmiyorum D&R'ı. Paranızla rezil oluyorsunuz. Ben son on dört senedir İdefix'ten alıyorum aslında. Bundan sonra da oradan almaya devam edeceğim. İki gün içinde ulaşıyor elime kitaplarım, mis gibi. Şu sıralar 25 tl üzerine kargo bedava yapmışlar. Ne diye uğraşayım ki D&R acemiliğiyle. Bir de her gün bana, gün içinde tanımlanacak dediler, yalancılar. Deseler ki, "sayın ve sevgili dediğimiz ama aslında zerre kadar önem vermediğimiz müşterimiz, biz hediye kartı tanımlama gibi basit bir işi bile beceremiyoruz aslında, sana hep, gün içinde olacak diyoruz ama bakma sen, nereden baksan bu iş beş günü bulur, bu arada bayram tatili şu bu girer araya, sen bu kitabı ancak on gün sonra alırsın, uğraşma buradan alacağım diye, git mağazadan falan al, hiç bekleme keyfimizi"... Ben de giderdim alırdım, her gün kartım tanımlanmış mı diye on bin kere bakmazdım siteye, bugün alacağım yarın kitabım gelecek beklentisini yaşamazdım. Hoş alsam bile kitabın gelmesi de bir haftayı bulurdu herhalde, o da ayrı konu....


Haziranın sonunda Çağıl'ın mezuniyetine katılmıştık. Bir aydır hep aklımda anlatmak istiyorum ama bir türlü fırsat bulamıyordum. Bugün artık yazmaya karar verdiğimde, ablamın da son yazısında mezuniyeti
yazdığını gördüm:O). İkimiz aynı zamanda anlatmış olacağız. İlk olarak şunu söylemek istiyorum mezuniyetle ilgili. Kepini, türbanının üzerine takanlar, komik ve salak görünüyordunuz. Bu da inançmış, özgürlükmüş, devir böyleymiş şu, bu hiç bir şeye girmiyorum. Tamamen kendi şahsi fikrim budur ki, öyle takacağınıza ya o kepi hiç takmayın, ya türbanı. İkisi bir araya gelmiyor işte. Bir daha üzerine basarak belirtiyorum, bu benim şahsi fikrim, çok yakıştıranı, süper uyduğunu falan düşünenler gitsin aynaya bir daha baksın ya da aman ne de güzel oldun diyen eşine dostuna inanmasın, yalan söylüyorlar, türban üstü kep hiç de güzel değil. 

Bunun dışında canım, bir tanem, Çağıl'ım süper tatlıydı. Sahneye çıkışlarını heyecanla bekledik. Tam bizim oturduğumuz koltukların yanındaki girişten çıkıyorlardı. Onlar çıkana kadar her bir çocuğu dikkatle süzdük acaba Çağıl mı  diye, göremedik kaçırdık mı diye düşündük, üzüldük. Çocukların yüzde doksanında sakal olunca zaten yüzleri pek fazla seçilmiyor, bir de yavaş yavaş çıkmıyorlar ki, geçip gidiyorlar, kafalarında kep, üzerlerinde de gri cübbe olunca, ayırmak çok ama çok zor oluyordu. Sonlara doğru Çağıl'ın çıkışını gördük, ablam o kalabalıkta sesini duyurdu "Çağıl" diye bağırarak. Bizim yakışıklı boş bulundu bir an baktı, tanıyınca da, " hey anne, ben şu an mezun olmakta olan bir gencim,  artık o müsamerelere çıkan, sana sahneden el sallayan minik yavrun değilim,soğuk görünmem gerekiyor, seni görmüş gibi yapamam, lütfen beni rahat bırak." pozu ve bakışıyla yürümeye devam etti. Süperdi. Mezunlar çok kalabalıktı, tören uzun sürdü ama değdi beklediğimize. Teyzesinin minik kuzusu artık tam bir yetkin birey olarak işe de başladı. 

Spor ayakkabılarım çok eskimişti. Festivalimiz yaklaşıyor, koşturacağız bütün gün, zaten festival süresince kot- festival tişörtü giyiyoruz, altına da spor ayakkabı iyi oluyor diye yenilerini alayım artık dedim. Dün annemle iş çıkışı buluştuk, ayakkabı bakmaya gittik. Dört beş model denedim, gri bir tane beğendim ama iş yerinde de sürekli giydiğimden, biraz daha spor ayakkabı görüntüsünden uzak olmasını istedim. Siyah, beğendiğim modele yakın başka bir tane getirdi çocuk. Baktım ki hem rahat, hem duruşu güzel, onu almaya karar verdim. Sonra anladım ki, eski ayakkabılarımın bire bir aynısını beğenmişim yine :O). Eskilerinden memnundum, sadece çok yıprandıkları için değiştiriyordum, bir şikayetim yoktu. Yenilerini aldım çıktım mağazadan. Bu arada da, bütçemde, misal on lira ayırmıştım ben ayakkabıya. Aldıklarım da yedi liraydı, iyi diye düşündüm. Kasada kız ayakkabıların beş lira olduklarını söyledi, indirim varmış :O). Şanslı hissettim kendimi...

Dün, çocuk yaz grupları bitti. Bilgisayar derslerim de sona ermiş oldu böylece. Ben hepsini ayrı ayrı sevmiştim, son ders hepsiyle sarılıştık da ayrıldık zaten, genel olarak onlar da beni seviyorlardı. Dokuz - on üç yaş arasıydı çocuklarım. Kursu, dersleri, beni sevdiklerini söylediler, çok şey öğrendiklerini eklediler. Ben de onlarla beraber kendimi geliştirdim aslında. Çok güzel bir deneyim oldu benim için. Üç senedir zaten yetişkinlerle tarih dersi yapıyordum ama çocuklar da dersler değişik bir deneyimdi. Bire bir bilgisayar üzerine bir eğitim almadım ama on altı senedir aktif bir şekilde bilgisayar kullanıyorum ben. Son üç senedir, iş yerinde haftanın altı günü, tüm mesaim boyunca bilgisayar başındayım. Teknik konularına çok ilgim yoktur, hani şurasını da sökeyim, takayım düzelteyim, şu program eskidi hadi bunu kullanayım kısmı ilgimi çekmez ama pratik yönden işime lazım olacak her şeyi öğrenmeye meraklıyım aslında. Bilmediğim ya da yapamadığım bir şey olduğunda da, hadi sen gel, yap bunu demem. Bana nasıl düzelteceğimi öğret derim. Ya da bir yerde takıldığımda, önce bir kurcalarım, fikir yürütüp oradan mı olur, şunu şöyle yapsam düzelir mi acaba diye mutlaka bakarım. İş yerinde, son üç senedir, her türlü kayıt formunu, çalışma tablosunu vb.  ben hazırlıyorum, çocukların tüm katılım belgelerini ve yetişkinlerin sertifikalarını da ben basıyorum aslında. Çocuklara da verdiğimiz dersler, daha çok onların günlük hayatta ve ödev hazırlarken kullanacağı programlara yönelik olduğundan çok zorlanmadım. Benim kendi başıma yaptıklarımı, onlara aktarmış oldum. Tabi ki oturdum hazırlandım, örnek çıkardım, uygulama hazırladım, konuların üzerinden geçtim, her gün için plan oluşturdum, örneklerimi sınıf seviyelerine göre ayarladım, nasılsa biliyorum modunda değildim. Çok da yoruldum. Özellikle uygulamaya geçtiğimiz günlerde, sabah ondan akşam beşe hiç oturmadan, dört ayrı sınıfta, sürekli neler yaptıklarını takip edip, tek tek hepsine baktım, yanlışlarını düzelttim, sorularını cevapladım. Ama değdi hepsine. Mutlaka ki acemilikten kaynaklanan bir kaç eksiğim olduysa da, genel olarak yaptığım iş beni tatmin etti. Yine olsa yine derse girmek isterim. Hatta bizim kışın yetişkinlere de, pratik kullanıma yönelik bir kursumuz var, ihtiyaç olsa, onların da derslerine girebilirim gibi geliyor :O).

Kafamdaki konular yazıya dökülmek için bekleyip duruyordu. Gayet uzun bu yazımla bunu gerçekleştirmiş gibi duruyorum. Yine görüşmek üzere...

20 Temmuz 2014

LXIII

Bugün benim doğum günüm. 

Ben olmasaydım annemle babam sadece iki çocuklu olacaktı, ablamla abim  küçük bir kız kardeşe sahip olmayacaktı. Kocam evlenmeyecekti belki, Atahan hiç olmayacaktı orası kesin:O). Türkiye'nin arkeolog sayısı bir eksik olacaktı. İş yerinde, benim masamda başka biri olacaktı da işleri benim gibi yapabilecek miydi bakalım? Tüm kitabevlerinin sattığı kitap sayısı hep bir az olacaktı. Paris belki de hala o bırakıldığı evcil hayvan dükkanında sahiplenilmeyi bekleyecekti. Çocukluk dostlarımın, ilkokul - ortaokul - lise arkadaşlarımın hayatında hep bir kişi eksik kalmış olacaktı. Dünyada benim bakış açımın yokluğu olacaktı her daim. Hayatlarına bir şekilde dokunduğum her kişinin yaşamında o dokunuş olmayacaktı. Bu yazı da hiç yazılmayacaktı. Şu benim hep yaptığım koca burunlu palyaço gülücüğü - :O) - en az beş milyon defa, daha az kullanılmış olacaktı.

İyi ki doğmuşum ben :O).

19 Temmuz 2014

LXII



Başucumda Müzik - Kürşat Başar: Kürşat Başar'ı seneler önce okumuştum. Ne sevmiştim ne sevmemiştim, başka kitabını da almamıştım. Fethiye'de ablam bana son kitabını alınca tekrar okumuş oldum. Kitabı sevdim. Anlatım değişikti. İlk başladığımda devam etmedim bir süre ama sonra da bir günde bitirdim. K.Başar için hala ortada fikirlerim. Hakkında kesin karar vermek için daha fazla kitabını okumam lazım. Daha önce okuduğum kitabı bende mesela, onu tekrar okumalıyım...

Leyle'nın Evi - Zülfü Livaneli - En son Serenad'ı okumuştum Livaneli'den ve çok beğenmiştim. Onun üzerine Leyla'nın Evi basit geldi bana. Keyifle okunuyor kitap o yönden bir sıkıntı yok ama sadece Livaneli'nin ustalığının yanında çok acemice kaldı bence. Bir de yüklemlerde zaman birliği yok anlatımda. Livaneli neden böyle yazmayı tercih etti bilmiyorum, hareket katmak için olabilir belki ama bu tarz uyumsuzluklar yoruyor beni okurken. Leyla'nın Evi, yeni yazmaya başlayan bir yazardan olsa güzel derdim ama Livaneli'den olduğu için vasat diyorum...

İlkbahar Rüyası - Krıstın Hannah - K.Hannah'dan okuduğum ilk iki kitap , - Ateşböceği Yolu ve Kış Bahçesi- çarpmıştı beni resmen. Ondan sonra tüm kitaplarını takip etmeye başladım. Ama gittikçe daha ticari, daha sıradan yazıyor sanki. Son kitaplarını ve özellikle İlkbahar Rüyası'nı beğenmedim. Kitap o kadar bildik ki, daha başından gelişme ve sonuç bölümlerini tahmin ettim, belki yanılırım dedim ama yanılmadım da. Eski Türk filmleri kıvamında vıcık vıcık bir öykü gibi geldi bana. K.Hannah'ı alışkanlıktan alıp okuyorum artık sadece. İlkbahar Rüyası'nı okumazsanız da bir şey kaybetmezsiniz...


Yukarıda gördükleriniz son zamanlarda okuduğum üç kitap. Kendime doğum günü hediyesi olarak da bunları aldım:




Bu seriyi seviyorum. Üç kitabı vardı bende. İdefix'ten diğer beşini tamamladım. Romantik - fantastik bir seri. Dünyayı kurtarıyorlar her fantastik eserde olduğu gibi ama abartılı değil. Yarı peri yarı insan üç kız kardeş üzerinden gidiyor hikaye. Benim hoşuma gitti. Bir yerlerde bulursanız fantastik eserleri de seviyorsanız bir göz atın derim :O). 

18 Temmuz 2014

LXI

Bugün sabah sekiz buçuktan beşe normal mesaimi yaptım. Çocuklarla derslerimizi işledik. Ders anlatırken normalde çok oturamıyorum. Çünkü her haftanın ilk günü yeni konu anlattıktan sonra uygulamaya geçtiğimizden, tek tek hepsine bakıyorum sürekli. Ben bakmasam onlar çağırıyor bir şeyler sormaya ya da göstermeye. 

Beşten sonra ise doğrudan, servisle bu gece gerçekleştirdiğimiz büyük halk iftarına geçtim. On üç bin kişi. Biz karşılayıp, yerlerine aldık sadece ama bu da on üç bin kişi alacak büyüklükte bir salonu defalarca, binlerce, milyonlarca kez tavaf etmek demek. Sabah sekizde çıkmıştım evden gece ondu eve döndüğümde. İftar o kadar kalabalıktı ki, çoğu görevliye ne yemek ne yer kaldı. Aç gidip aç döndük. En son annemlerin yanına uğramıştım, ekmek arası peynir yaptım kendime onların masadan, onunla karnımı doyurdum. Ha böyle söylüyorum da,sanmayın ki herkes bizim gibi, bir çok arkadaş da en önce kendine yer ayırdı.  Ben de uygun durumlarda oturup yiyorum ama gelenler ayaktayken, onlara yemek yokken, ev sahibi - görevli -çalışan olarak kendime yakıştıramıyorum baş köşeye kurulup keyfime bakmayı. 

O kadar yorgunum ki, uyku tutmadı ayaklarımın ağrısından. Yarın haftanın son günü ve hafta sonunu iple çekiyorum...

Yine görüşmek üzere....

13 Temmuz 2014

LX

Taaa mayıs ayının sonunda annemler yola çıktığında aklımda evirip çevirmeye başlamıştım Fethiye'ye bir haftalığına, onlar oradayken gitmeyi ama daha okullar kapanmamıştı, bizim akşam dersleri bitmemişti, hafta sonu kursları devam ediyordu, yapacak bir sürü sene sonu işi vardı derken çok da netleştirmemiştim. Haziran ortalarına doğru işler hale yola girmeye başladığı bir akşam, kocam da deyince, istersen al Atahan'ı da gidin biraz tatil yapın diye, ikiletmeden hemen planları kesinleştirmeye başladım. Öncelikle yıllık iznimin beş gününü aldım, sonra bilet ve tüm hızıyla hazırlıklar başladı.

Çağıl'ın mezuniyetine katılabilmek için 27 haziranda Büyükçekmece'de olmamız gerektiğinden beş gün kalabilecektik Fethiye'de. Çok fazla eşya almadım yanıma. En küçük valize mayo, şort, terlik, bir kaç tane de tişört attım sadece. Evi derledim topladım, işteki evrakları toparladım ve  yirmi haziran cuma akşamı biz Atahan'la yola çıktık. 

Akşam altıda servise bindik, otobüsümüz sekizde hareket etti. Tüm koltuklar doluydu. Arkamızda küçük çocuklu bir aile vardı. Gece bir ara ayağımın altında küçük ayakkabılar hissettim uykumun arasında. Herhalde arkamdaki kızın ayakkabıları öne doğru kaydı deyip geri itecektim ayağımla ama yine de bir bakayım dedim. Meğer kızı bizim koltuğun altına yatırmışlar. Ayakkabıları değil kızın ayağıymış hissettiklerim. İyi ki bakmadan itmeye çalışmamışım. Bunu da aklım almadı. Daha önce böyle bir şey görmediğimden çok garipsedim ama annemler daha sık gidip geldiklerinden bol bol görmüşler koltuk altında uyutulan küçük çocukları. Ne kadar uzun yol olsa da, çocuk küçük olsa da, ben asla yapamam gibi geldi...

Gitmeden önce yapmak istediğim iki şeyi çok net belirlemiştim. Biri arkeoloji müzesini gezmek, diğeri de Enver Amca'nın Yörük Müzesi'nde kahvaltı etmekti. Biz yola çıktığımızda ablam arayıp, sizi aldıktan sonra kahvaltıya Yörük Müzesi'ne götürmeyi düşünüyoruz, ne dersin, dediğinde tereddütsüz kabul ettim.  

 Cumartesi sabah dokuz gibi vardık Fethiye'ye. Yorgunduk ama mutluyduk bir araya geldiğimiz için. Aslında bu yorgunluğu atmanın en güzel şeklini de kahvaltıya Müze'ye giderek gerçekleştirmiş olduk.  Enver Amca, müzeyi kendi emekleriyle kurmuş. Ayrıntılı bilgiyi internette rahatlıkla bulabilirsiniz. Biz Fethiye'ye her gittiğimizde uğruyoruz. Kahvaltısı çok güzel. Her şeyi kendileri yetiştiriyorlar. Servisi de kendileri yapıyorlar. Bir tane doğal meyve suları var ki hiç bir şey yapılmasa o mutlaka içilmeli diyorum. Her mevsim değişik lezzette oluyor. Çünkü o dönem ne varsa onu koyuyorlar içine. 


Dikiş makinesi müzeden.  Aynı zamanda apartlar da var. Dilerseniz orada da kalabiliyorsunuz.


Bu dev kaktüs hemen ablamın yan bahçesinde.  
 Ares'i bir kere de benim objektifimden görün istedim...

Eski evleri seviyorum. Gördüğüm zaman mutlaka fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Bu ev de ablamın yakınlarında. Özellikle pencere üstü süslemelerine ve balkondaki minik baklava şeklindeki açıklıklara bayıldım...

Bol bol ablamın balkonda oturduk. Kahve keyfi yapıp sohbet ettik. Ben sigara da içtiğimden, zaten genelde balkonu tercih ettim. Ablam da bana eşlik etti. Akşamları Ares de katıldı bize Uzunbey abiyle, normalde gündüz işte oluyorlardı.
Gittiğimiz hafta sonu pazar günü özel bir yat gezisi yaptık. Neden özeldi çünkü yat sahibi de bizlerleydi, turist grubuyla değil ablamların arkadaşlarıyla üç dört ailelik bir gruptuk.Koy koy gezmedik. Tek bir yerde demirledik. Bütün gün canımız istedikçe denize girdik. Kahvaltımızı yatta ettik, öğlen ve akşam yemeklerini de yatta yedik. Yat ayrı güzeldi, deniz ayrı, grup ayrı güzel... Oldukça keyifli bir gündü.

Kahvaltıda yediğimiz su böreği. Normalde ben börek çok seyrek yerim, aylarca yemesem de aramam. Yağlı gelir bana. Ama buna bayıldım. Ablamın arkadaşı Fethiye Migros'un fırınını işletiyor. Börek de ondandı. Eğer Fethiye'ye giderseniz Migros'un fırınından her türlü unlu mamulü gönül rahatlığıyla alıp lezzetle yiyebilirsiniz. Teşekkürler Fvz Bey :O).



  Yüzmeye doyamadığımız muhteşem deniz ...



Yatta gün batımı. Dalgaların sesi kulağıma geldi o günümüzü anlattıkça...


Ablamların oradaki bahçelerden yine bir dev kaktüs. Atahan'la bakkala giderken çekmiştim fotoğrafı..


Çalış Plajı. Oraya, denize bir gün gidebildik. Diğer günler bol bol gezdik. Bir gün de gitmek üzereyken benim tansiyonum düşünce - bence sıcaktandı - evde kalmayı tercih ettik. Gittiğimiz tek gün de hava çok rüzgarlıydı, üşüdüğümüz için fazla oturmadık. Denize girip çıktıktan sonra döndük. Evet, Fethiye'de haziran ayında üşünebiliyor rüzgardan. Haziran ve eylülde gittim, bu aylarda yaşanabilir sıcaklıkta oluyor Fethiye. Temmuz ve ağustosta ise ölümcül sıcaklıkta olduğundan gidilmesini tavsiye etmiyorum.... 




Yöresel Yörük kıyafetleri giymiş bebeklerle canlandırılan Yörük folklorü.


Okuma köşesi.


Hibe edilmiş kitaplarla oluşturulan kitaplık. Dükkanda bol bol bulunan koltuklara kurulup oradan dilediğiniz kitabı alıp okuyabiliyorsunuz.


Kitabevi'nin kedisi.



Yukarıdaki tüm resimler Keçi Kitabevi'ne ait. Fethiye'ye gittiğinizde mutlaka bir gidip uğrayın derim. Hele hayalinde hep bir kitabevi açmak olanlar sırf burayı görmek için gitmeli Fethiye'ye. Girişte, minyatür bebeklerle canlandırılmış Yörük hayatı var. Bazı köşelerde de minyatür bebeklerin neredeyse insan boyutunda olanları. Kitabevinin sahibi, bunları özel olarak yaptırmış. Ablam söylemişti sanatçının adını da sanki ama hatırlayamadım şimdi. Bunun dışında bir taraf hibe edilen kitaplarla dolu. Yeni çıkan kitaplar da ayrı bir köşede. Kedisi de var ve aynı benim Paris gibi,kendini sevdirmeyen cinsten. Öyle oluşu da ayrı hoşuma gitti:0). Orada rahatlıkla tüm bir günümü geçirebilirdim. Çıkmak için acele etmedik zaten. Uzun uzun oturduk, çok keyifliydi.


Fethiye'de gezerken bu şemsiyeli sokaktan da geçtik. Çok güzel bir görüntüydü. Bir ara ablamla Atahan poz vermiş benim onları çekmemi beklemiş ama ben şemsiyelere odaklandığımdan fark etmemişim bile.


Ablamın mutfak camı önündeki kaktüs kokteyli.


Fethiye Kültür Merkezi önündeki rengarenk lastiklere bayıldım. Hem geri dönüşüm projesi hem bank:0).


Yukarıdaki iki fotoğraf da Atahan'la önünden geçerken takılıp kaldığımız, bir türlü çıkamadığımız bir yer oldu. Ablamla annem önden yürüyorlardı. Ablam bizim dükkana baktığımızı görünce, takılıp kalacağımızı anlamış, annemi oturtmuş bir yere, kendi de yanımıza dönmüş. O da gelince iyice rahatladık ve uzun uzun inceledik her bir objeyi. Çok da güzel şeyler alarak çıktık. 


Geçen sefer de Arkeoloji Müzesi'ni gezmek isteyip, gezemeden döndüğümden bu sefer mutlaka yapılması gerekenler listemde yer alıyordu müze. Her bir eseri dakikalarca inceleyip, tek tek açıklamalarını okuduk. Bahçesi de ayrı güzeldi, içi ayrı güzel. Müze müdürüyle de ayak üstü de olsa sohbet etme imkanımız oldu. Tatil bir çok kişi için sadece deniz - güneşten ibaret olsa da, beni asıl bu yönleri doyurdu... Kuşlu çocuk heykeli Hellenistik dönemden, allttaki resim ise bir teknenin koruyucusu olarak pruvasında yer alan azize heykeli, orijinal... 






Bir de daha önce yakınına kadar gitsek de çıkmaya cesaret edemediğimiz Aminthas Kaya Mezarı'na çıktık. İki yüz basamak vardı. Ne yalan söyleyeyim, zorladı mı zorladı ama değdi mi derseniz, sonuna kadar değdi. Mutlaka gidilmesi ve çıkılması gereken bir yer. Kuş bakışı Fethiye manzarası muhteşemdi.

Bunların hiç birini yapmasak bile ablamla ve annemlerle olmak bana yeteceğinden bu gezinin güzellikleri oldu gezdiğimiz yerler. Tam da hayalimdeki tatil oldu. Bütün gün kumsalda yatmak yerine, gittiğim yerin sokaklarında, pazarında, çarşısında gezeceğim ve kültürel, arkeolojik zenginliklerini görebileceğim tatilleri tercih ediyorum ben. 

Ablamın iş yerine uğradık dönmeden bir gün önce. Fatoş ablayla  demeyeceğim, Fatoş'la,   demek istiyorum eğer saygısızlık addetmezse, görüşmüş olduk. Ablamın çok sevdiği bir arkadaşı olduğundan ve o sürekli Fatoş olarak bahsettiğinden ben de abla olarak düşünemiyorum da sadece Fatoş diyesim geliyor. En çok sevdiğim özelliklerinden biri de Fatoş'un benim gibi sigara içmesi oldu:O). Eskiden ablam çok daha fazla söylenirdi sanki ben içerken de artık ondan da alıştığından daha bir uyum sağlamıştı duruma :O). 

Bu yazıyı yazabilmem tam iki haftamı aldı. Önce fotoğrafları yükledim. Sonra fırsat buldukça günden güne yazıyı yazdım.
Çocuklarla derslere başladığımdan beri sürekli bilgisayar başındayım ama genelde uygulama arıyorum onlar için ya da takıldığım noktalara göz atıyorum ya da geceleri hep bir sonraki günün dersini hazırlıyorum bilgisayar başında. Arada da dinlenme amaçlı uzanıp kitap okuyorum. İki haftadır yarım saatliğine bile olsa televizyonu açmadım mesela. Ramazanın da gelmesiyle oruç tutmasam bile oğlum tuttuğu için sahura kalktım. Sonra sabah erkenden işe kalktım. İşte bütün gün yoruldum, gece uykum sürekli bölündü derken yoruldum. Hafta sonlarını dinlenmek için iple çekiyorum, çocuklarla dersleri de yorucu ama keyifli olduğu için iple çekiyorum. Arada yazmak istediğim bir sürü konu oldu ama öncelikle bu yazıyı bitirmeye çalıştığım için onları hiç yazamadım. Bundan sonra yazacağım.  

En kısa zamanda yine görüşmek üzere...

4 Temmuz 2014

LXIV

"Sonra bugün kursta ilk olarak oyun oynadım. Sonra Öğretmen klavye tuşlarının işlevlerini anlattı. Özellikle ctrl tuşunun ne kadar işi olduğunu göstermiş oldu. Ben bundan çok şey öğrendim ve bana çok lazım olacak. Derste oyun oynayan arkadaşlarım oldu fakat ben onları ispiyonlamadım. Öğretmen anlatmaktan baya memnun görünüyordu. Bizim fotoğrafımızı bile çekti; belki de selfie bile çekinebiliriz, zamana bağlı... "

Bu ne derseniz, öğrencimin derste neler yaptığını anlattığı yazı. Dün klavye tuşlarının fonksiyonlarını öğrettim ve ardından derste neler yaptığımız -  öğrendiğimizle ilgili bir yazı yazmalarını istedim pratik yapsınlar diye. Çok güzel şeyler yazmışlar, içlerinden en çok hoşuma giden bir tanesini de sizlerle paylaşmak istedim. 

Bugün de painti öğreneceğiz. Böylece ilk haftayı bir şekilde atlatmış olacağım. Yoruldum bu hafta ama bir o kadar da keyifliydi. Hafta sonu sınav var cumartesi ve pazar da  bizim mahalledeki halk iftarında görevliyim. Önümüzdeki haftalar hep dolu dolu geçeceğe benziyor...