29 Ocak 2015

Geçen hafta sonu kocam iki ay sonra yeniden yıkanabildi. O ferahladı, ben mutlu oldum. Bu cümleyi okuyanlar belki iki saniyeliğine "evet sağlık önemli" diye düşünecek. Bir kısmı "çok şükür, ben iyiyim " deyip geçecek. Az bir kısmı - belki bu tarz bir hastalık yaşayanlar ya da şu an evinde hastası olanlar- beni anlayacak. Ne hissettiğimizi- ne yaşadığımızı biliyor olacak. Büyük bir kısmı ise hiç anlamayacak. 

Şu kırık ve ardından ameliyat sürecinde en çok kızdıklarım gelip gidip "Bu da bir şey mi, benim kaynımgil beş ay yattı, karşı komşumun görümcesi aylarca acı çekti" şeklinde kendi tecrübelerini anlatanlar. Tecrübe paylaşımına karşı değilim tabi ki, bazen pratik çözümler, çareler çıkabiliyor ortaya da hastalık yarıştırmaya gittiği zaman olay, tepem atıyor.

Dün kahve içtim bir arkadaşımla, uzun zamandır evden işe - işten eve modunda olduğumdan iyi geldi. Aslında dün uzun zamandır hep ortaya "iş çıkışı kahve içelim" lafını attığımız bir türlü gerçekleştiremediğimiz arkadaşlarımla içecektim kahveyi ama olmadı. Bugün dedik, başka bir işi çıkınca içlerinden birinin yine erteledik. Sonra yorgun olduğumu fark ettim. İçseydik de ölmezdim tabi ki de içmeyince de kendimi eve attım ve iyi geldi. Simit almıştım eve gelirken. Çayla simit keyfi yapınca yemek de yemedik bir daha. Ben de aldım kucağıma dizüstünü, keyif yaptım. Normalde yarım saat sonra canım sıkılır bilgisayardan, yorulup bırakırım bir kenara ama bu gece takıldım bir kaç saat. Bu da bir değişiklik oldu, iyi geldi.

Fala inanma falsız da kalma demişler ya. Çok inanmıyorum, pek fal da baktırmıyorum. Yıllar sonra kahve falı baktırdım ilk defa. Normalde Türk kahvesi de pek içmediğim için zaten, fal merakım da  yok. Bu sefer de ben istemedim aslında. Arkadaşım ısrar etti. Ben de kırmadım. Genel olarak güzel şeyler söyledi. Ben de mutlu oldum. Ama o güzel şeylerin hepsi yıllar içinde gerçekleşecekmiş. Sabretmem gerekiyormuş. E yapacak bir şey yok, sabredeceğiz:O). Yıllar sonra da olsa iyi şeylerin beni beklediğini bilmek güzel. Sadece sevdiğim birine yorduğum bir tarif yapıp bir hastalıktan bahsetti ona biraz kafam takıldı ama belki de yanılmıştır o konuda.  

Geçen hafta aşıya götürdük annemle Paris'i. Giderken yol boyunca acı acı miyavlıyor, ağlıyor her seferinde. Dönüşte ise gıkı bile çıkmıyor. Galiba giderken beni nereye götürüyorlar diye düşündüğünden korkuyor, dönüşte eve döndüğümüzü bildiği için rahatlıyor. Normalde kediler 4.5 kg kadar olurmuş Paris an itibariyle 6.5 kg. Tombul değil ama, veterinerimizin dediğine göre iri bir kedi, cinsi öyle. Biraz da vahşi. Veteriner her seferinde kol boyu koruyucu eldiven giyip öyle yapıyor aşısını. Daha önce giymediği bir seferinde elini paralayınca pençeleyerek, böyle yapmaya başladı. Ve tıslamalarıyla hırlamaları sokaktan duyulacak seviyede oluyor.  Sanki bir buçuk yaşında evcil bir kedi değil de az önce ormanda yakalanıp getirilmiş vahşi bir kaplan gibi davranıyor Paris. Beni bile korkutmayı başarıyor ki, ben onun her haline alışığım aslında.

Bu arada Atahan takdir aldı. Evde babasıyla yayılıp keyif yaparak ve canı istedikçe arkadaşlarıyla buluşarak değerlendiriyor tatilini.

 Buraya böyle oradan buradan aklıma estiği gibi yazınca, bir arkadaşımla sohbet etmiş gibi hissettim kendimi, iyi geldi. Yine görüşmek üzere...

26 Ocak 2015

Veronika Ölmek İstiyor - Paulo Coelho: Bu gece bitirdiğim bir P.Coelho kitabı. Coelho'yu genelde Simyacı ile özdeşleştiriyoruz ama çok sayıda kitabı var aslında. Çoğunu okumadım ama okuduğum kadarıyla sevdiğim bir yazar olduğundan eksikleri tamamlamayı düşünüyorum. Veronika'ya gelirsek, hem sevdim hem beğendim kitabı. Rahatlıkla okudum ama bir yandan da derin derin düşündüm. İlginç de bir kitaptı. Okuyun, tavsiyemdir...
Asortik Krep ablamın kedisi Ponçik'in ölümüne çok üzüldüm ben. Bayağı bayağı tanıdığım biri ölmüşçesine üzüldüm. O kadar minik tatlı ve masumdu ki, içim acıyor her seferinde.

Dün sabah altı gibi kalkmıştım işe gitmeden benimkilere poğaça yapayım bırakayım diye. Kahvaltımı yaparken biraz feyse göz atıyordum ki ablam söyledi Ponçik'i kaybettiğimizi. İçime oturdu bir garip can oluşu. Kapattım bilgisayarı. Ağladım, ağladım, gittim kocama anlattım, ona da ağladım. Bir süre sonra biraz toparladım kendimi. İşe gitmek için hazırlandım evden çıkmadan bir sigara içeyim içerken de feyse göz atayım dedim ki, bizim beraber çalıştığımız çaycı bir ablamız vardı, onun sabaha karşı vefat ettiğini okudum. Yine ağlamaya başladım. Bu sefer sinirlerim bozulmuştu artık. Evden çıkmadan ağladım, minibüste biraz daha ağladım. Büroya varınca biraz tuvalette ağladım. Biraz da masamda oturduğum yerde ağladım.  Öğlene doğru ancak ağlamadan durmayı başarabildim. Ponçik için hala ağlama potansiyelim var yalnız. Böyle işte.. 

24 Ocak 2015

NOEL BABA

"Çağımız çocuğunun Noel Baba kavramı da değişik.
Dün oğlumla çarşıda gezerken her gördüğü oyuncağı almak istedi. Evde de zaten sepetler dolusu olduğundan almak istemedim. Doğum gününde (temmuz) aldık en son oyuncağı. Noel Baba’nın ona yılbaşında oyuncak getireceğini söyledim. İsteklerini sıraladı. Ben de “Tamam, Noel Baba duymuştur. Yılbaşında hediyeni getirecek.” dedim. Ufaklık hemen gökyüzüne falan baktı, kimseyi göremeyince “Noel Baba evden kamerasıyla mı izliyordur bizi?” dedi.
İş biraz BBG evine benzedi. Televizyonlarda sürekli kameralı yarışmalar olunca çocukların da aklına hemen kamera gelmesi tuhaf değil belki ama çocukluğunda Noel Baba’dan, kameradan falan haberdar olmayan biri olarak garipsedim. Kendimi yaşlı hissettim.
Sevgiler…"

Ağustos 2005'ten bir yazı bu. Arşivlediklerimden. Eskilere göz atarken nasıl yaptıysam alıp yeni yazı olarak kopyalamışım. Madem buralara kadar gelmiş nostalji olsun diyerek yayınladım. Atahan dört yaşındaymış o zaman. Ben de yirmi beş yaşındaymışım. Şimdi evde bir ergen beslediğimi düşünürsek ne kadar uzaklaşmışım o çoculuk döneminden... Yazı tarzım da değişik geldi bana. Sanki başka biri yazmış gibi. Blogu işte bu yüzden seviyorum. Hayatımın son on yılı - anılar, olaylar hepsi saklı kaldı. Yazmasaydım unutmuş olacağım çok şey bir kenarda bekliyor. 

18 Ocak 2015

Son zamanlarda en çok kendimle konuşuyorum. Sürekli anlatıyorum beynimdeki hayali arkadaşa durumları. Sonra bakıyorum ki fazla kaptırmışım, biraz mola veriyorum hayata kızmaya, kişilere sinirlenmeye, adaletsizliklere sövmeye...

Bazen de uykudan önce verip veriştirip herkesle hesaplaşırken uykum kaçıyor bu gece olduğu gibi. Döndüm durdum sanki saatlerce yatakta. Sonra bir baktım ki aslında sadece on beş dakika geçmiş. Biraz daha yattım yine de uyuyamayınca kalktım bilgisayarı açtım. Yarın mesai var. Saat çok geç oldu ama uykum gelmedi henüz.

Bu gece kocam bir ay on yedi gün sonra yeniden yatağında yatabildi. O kadar mutlu oldu ki, onun mutluluğu bana da bulaştı. Yavaş yavaş iyileşiyor. Alçısı çıktı bir süre önce. Dizlik takıyor sadece. Düştüğünde üç gün acil serviste sedyede, beş gün serviste, bu geceye kadar da salondaki üçlü koltukta ona hazırladığım hasta yatağında yatan kocam artık geceleri yatmaya yatak odasına gidebilecek sabah da kalkıp salona dönebilecek kadar iyi. Hastalık kolay değil. Çok masraflı, çok yorucu ama en en kötü yönü benim için kocamın canının acıması, zorluk yaşaması, yatağa mahkum olmasıydı. Kıyamıyorum ona. O iyileştikçe hafifliyorum sanki. O iyileştikçe anlıyorum ki çok çok üzülmüşüm ben. Gün içinde ne yaparsam yapayım aklımın bir köşesinde o olmuş. Çalan her telefonda yüreğim kalkmış. Giderek daha da iyi olacak. Arada didişmeye bile başladık eski güzel günlerdeki gibi, buradan da anlayabiliyorum rutinlerimize dönmeye başladığımızı :O). 

Yazamıyorum fazla son zamanlarda. Bazen iki üç gün hiç bilgisayarı bile açmadığım oluyor. Bazen de otursam da başına, yazmak için açsam da blogumu, yazamıyorum. Kafamdakileri istediğim gibi dökemediğimi fark edince yayınlamadan bırakıyorum yazıları. 

Diğer blogları takip etmeye çalışıyorum fırsat buldukça. Bol bol kitap okuyorum. Bazen eve kafayı takıp ıncık cıncık şeyleri bile düzenliyorum. Bazen de ya canım istemiyor ya çok yorgun - uykusuz oluyorum koyveriyorum gidiyor. 

Bazı günler canım işe gitmek istemiyor hiç, herkes çok sevimsiz görünüyor gözüme. Bazen de iyi geliyor çalışmak. Günler böyle böyle geçiveriyor. 

Yine görüşmek üzere...



10 Ocak 2015

Okuduğum, blogta paylaşılmayı bekleyen kitapların resmi geçidi :O).

 Su- Buket Uzuner: 2012'de çıkan bir kitap. Daha önce de bir kere okumuştum ama üzerinden çok zaman geçtiği için unutmuşum. Rahatlıkla tekrar okuyabildim. Kitabı genel olarak sevdim ama çok derinlikli bulmadım. Buket Uzuner'in eski kitaplarına bayıldığım halde İstanbullular ve sonrasında Su'yu beğenmemiştim. İstanbullular'daki kafamıza vura vura mesaj verme gayreti hoşuma gitmemişti. Bu kitapta da o var. Yine de İstanbullular'dan daha rahat okuduğum, daha çok sevdiğim bir kitap. Mutlaka alıp okuyun diyebiliyorum. Kitapta geçen ayçöreği bugün bana ayçöreği aldırttı uzun zaman sonra ki ben çok severim aslında. Fantastik kitaplar da okumayı fazlasıyla severim ben ama burada fantastik öğeler tam oturmamıştı sanki. Gerçekçi bir fantastiklik yoktu diyeceğim. Aslında yan yana gelmeyen iki kelime. Fantastik, hayali demek ama yine de o hayaliliğin bir temeli olduğunda keyifle okunuyor. Burada o yoktu sanki. Bir de karakterlerden biri olan Sahaf Semahat'in geçmiş hayatındaki travmatik kaçışa sürekli değinip o konuda hiç bir açıklama yapmadan kitabı bitirmesi bir eksiklik ya da yarım kalmışlık duygusu uyandırdı bende. Şamanizm üzerine verdiği bilgiler ise güzeldi. Sonuçta belki Buket Uzuner olunca yazar, belli beklentilerle de okuduğumuzdan biraz daha kalite bekliyoruz. Yine de genel olarak okunası. Tavsiyemdir...





Umut Mevsimi - Darien Gee: Kitapta yer alan karakterler bakımından Dostluk Ekmeği'nin devamı gibi olan ama konu açısından ayrı olan bir kitap. Sevdim ben. Dostluk Ekmeği'nden daha fazla sevdim. Okuyun :O).



 Öksüzler Treni - Christina Baker Kline: Öksüzler Treni, Amerika'da 20. yy başlarında uygulanan bir öksüz- yetim çocuk yuvalandırma yöntemiymiş. Trene bindirilen çocuklar her kasabada duruyor ve kendilerini almak isteyen aile çıkarsa hemen veriliyormuş. Genelde takip yapılamadığı için çocukların şanslarına karşılarına iyi aileler de, dayak veya açlık da çıkabiliyormuş. Bu tarihi olaydan yola çıkan yazar güzel bir öykü kurgulamış. Ben sevdim. Tavsiyemdir:O).




 BU ROMAN O KIZ OKUSUN DİYE YAZILDI - ENVER AYSEVER: E.Aysever, düzenli takip ettiğim biri değil. Hatta kitabını alınca aslında program da yaptığını öğrendim. Kitabı fuarda almıştım. Alırken de ilk cümlesine vurulmuştum " İstanbul'a yağmur yağıyordu. Bir aşk romanı girişi için uygun cümle kuruldu." diye başlıyordu. Sonra bir süre elimden bıraktım çünkü tıkandı, gitmedi. Çok durağan geldi bana. Belki kafamın dolu olduğu bir dönemde başlamıştım, onun da etkisi olabilir. Bilemiyorum. Ama ancak hastanede bitirebildim. Genel olarak konuyu sevdim mi, sevdim. Kitabı da sevdim. Ama romandan aldığım tat bir dirhem bal için bir çuval keçiboynuzu çiğnemek gibiydi. Kitabın geneliyle kıyasladığımda yetersiz geldi. Okumayın da demiyorum ama çok yüksek beklentiler içine girmeyin.






 Dört günlük tatilde okuduğum iki kitap:İkisini de beğendim. D.Macomber'in Bir Yumak Mutluluk'la başlayan serisini sevmiştim. Melekler Korusun'u itici gelmişti bana, beğenmeyince Gül Ağacı Sokağı ve Deniz Feneri Yolu'ndan uzak durmuştum uzunca bir süre. Fuarda oldukça indirimli bulunca aldım ve dün bitirdim. Beğendim ikisini de. Tavsiyemdir.
 KARDEŞİMİN HİKAYESİ - ZÜLFÜ LİVANELİ: Bu kitabı sevdim. İlginç bir sonu vardı. Girişi de ilginç gelmişti zaten. Livaneli'den beklemediğim bir tarzdı. Ama güzel yazmış. Tavsiyemdir...




 İpek Ongun'un yeri bende farklıdır. İlk Ongun kitabımı annemle beraber, on üç yaşındayken almıştık. O zaman bu serinin daha seri olacağı belli değildi. İlk ve tek kitaptı benim aldığım. Kitabın kahramanı Serra on altı yaşındaydı. Yazmayı ve kitap okumayı seviyordu benim gibi. Kitap çok hoşuma gitmişti. Seneler geçtikçe serinin diğer kitapları çıktı. Ben hepsini almaya devam ettim. Bugün de fuardan son kitabını aldım. Serra artık kırklı yaşlarında, kızı var on dört yaşında ve ben de otuz dört yaşındayım, oğlum var on üç yaşında. İki saat içinde oturdum bitirdim kitabı. Ve aslında her bir seride kendi okuduğum dönemi düşündüm. Atahan'a daha hamileyken bir fuarda Ongun'un imza gününe denk gelmiştim ve karnımı görünce"Bebek Künteci'ye" diye imzalamıştı kitabı mesela. Sonuçta mutlaka okuyun demiyorum ama özellikle genç kız adaylarına mutlaka okutun :O). Çok beğeneceklerini tahmin ediyorum. İlk kitap Bir Genç Kızın Gizli Defteri adını taşıyor. Onlara aldığınızda siz de bir göz atın. Belki de gençlik günlerinize döneceksiniz... Tavsiyemdir...



 Elif Şafak'la ilişkimiz Mahrem'le başladı ilk 2004'te. O zaman bu kadar popüler değildi sanki E.Şafak. Mahrem'den sonra Baba ve Piç'i okudum. Onu da çok beğendim. Siyah Süt okuduğum üçüncü kitabıydı ve yanlış hatırlamıyorsam asıl popülerliğini bu kitapla yakaladı ama benim çok zor bitirdiğim ve hiç sevmediğim kitaplarındandı. Ondan sonra daha bir temkinli okudum. Yeni çıkan kitaplarını almak için acele etmedim. Pinhan ve Aşk da okuduğum ama beğenmediğim kitaplarından oldu. Ustam ve Ben ise belki de tarihsel içeriğinden de ötürü bitirdiğim anda Mahrem'in de Baba ve Piç'in de önüne geçti. Sonuçta tüm kitaplarını okumadım ama fırsat buldukça okumayı düşünüyorum. E.Şafak'ı hiç okumamış olanlara mutlaka tavsiye ediyorum. Özellikle yukarıda bahsettiğim üç kitabı tüm kitap severler tarafından okunmalı.




YİRMİLER KIZI - SOPHİE KİNSELLA: S. Kinsella'yı seviyorum. Çok keyifle okunan ve su gibi akıp giden kitaplar yazıyor. Bende sadece üç kitabı var ama aslında çok kitap yazmış. Diğerlerini de fırsat buldukça alıp okuyacağım. Tavsiyemdir...

3 Ocak 2015



Okuduğum kitapları feyste de paylaşıyorum. Bir çok kişiye referans oluyor. Bazen emin olamadığım kitapları ben de yorumlara bakarak almaya karar verdiğimden kritiklerimin işe yaradığını düşünüyorum. Uzun zamandır kitapları bekletiyordum bloga da koyabilmek için. Yaklaşık on kitap bitirdikten sonra ancak dördünü koyabildim ama devamı gelecek:O).




Son Mektup - Karen Kingsbury : Ne içerik ne de konu açısından beğendim. Almayın. Okumayın. Bitireyim de vereyim bende bile durmasın diye okudum. Ödünç almış olsaydım yarım bırakacaktım. Tavsiyem değildir.


Kitap Hırsızı- Markus Zusak: Kitap fuarından aldığım kitaplardan biriydi Kitap Hırsızı. Filme de çevrildiğini kitabı bitirdikten sonra öğrendim. Aslında Türkçe'ye ilk çevrimi 2005 yılında. Çok ön plana çıkmamış / çıkarılmamış. Filmin rüzgarıyla tekrar basılmış ve biraz daha tanıtımı yapılmış ve bence iyi de olmuş çünkü kitabı çok beğendim ben. Konusunu beğendim. Anlatım tarzını, orijinalliğini, naifliğini beğendim. Kitabı almaya karar vermemde arka kapağında 2. Dünya Savaşı döneminde geçtiğini okumam etkili oldu. O dönemin kitaplarına özel bir ilgim var. İlk bölümlerde aslında tam hikayenin içine giremedim ve pişman oldum aldığıma ama daha sonra sevdim kitabı. Anlatımı sade ama kelimelerin içeriği çok ağır, demişler bir blogta kitap için, buna kesinlikle katılıyorum. Kitabı okuyun. Ya da filmini izleyin. Ama, mutlaka bir şekilde bu hikayenin içinde yer alın. Tavsiyemdir.


Handan, Ayşe Kulin'in son kitabı.  Ayşe Kulin'i seviyorum ben. Handan'ı da sevdim. Romanın son kısımlarının tamamen Gezi'yi anlatmasını ise daha da çok sevdim, Berkin'in adının geçmesi yüreğimi sızlattı. Berkin, çocuğum, seni hiç unutmamıştım ki zaten. Yorumlara baktım biraz. Kitabı seven de var sevmeyen de. Sığ bulanlar olmuş. Ben aynı fikirde değilim. Her kitabın illa hayatımıza büyük anlamlar katması gerekmediğini düşünüyorum ben. Az veya çok beni düşünmeye sevk ediyorsa, bana bir şeyler katıyorsa benim için yeterli. Hem edebiyatın edebiyat olduğuna kim karar veriyor? Bir kitabın büyük eser olması için illa çok ağdalı cümlelerle, kelime oyunlarıyla mı yazılması gerekiyor? Ya da bazıları tarafından edebi eser kabul edilmediği için çöpe atılmalı, yakılmalı mı bu kitap? Ya da Kulin severler değersiz okuyucu mu oluyor? Mesela eminim ki kitabı okuyanlar Halide Edip'i ve onun Handan'ını merak edeceklerdir. Alıp okuyanlar olacaktır. Bu da bir fayda değil midir?

Aslında Handan, Gizli Anların Yolcusu kitabının bir karakteri. Kulin, o kitabının her bir kahramanının hayatını ve kişiliğini ayrı bir romana dönüştürmeye devam etmiş. Ayşe Kulin'i seviyorsanız mutlaka okuyun. Sevmiyorsanız da Gezi ruhunu tekrar bir yaşamak için okuyun...
41.ODA:MARDİNKAPI - Benim geçen hafta okuduğum ama zaman bulup yazamadığım bir kitap aslında. Bana ödünç veren hocama ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Kitap insanı çarpıyor çünkü gerçek bir hikayeden kurgulandığını ve aslında bu tür olayların çok yaşandığını bilmek çarpıyor insanı. Sonunda vesikalı da olan hayat kadınının hikayesini anlatıyor. Ama alışık olduğumuz tarzda yapmıyor bunu. Okumamış olanları da düşünerek çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Beni şaşırtan bir bilgiyi eklemek istiyorum. Kitabı okuduğumda yazarla ilgili bir bilgim yoktu ve nedense onun 25'li yaşlarda bir gazeteci olduğunu düşünmüştüm. Gazeteci olduğunu doğru tahmin etmişim de yaşı ellinin üzerindeymiş. Neden neredeyse yarı yaşında olduğunu düşündüğümü bilmiyorum. Tavsiyemdir okuyunuz.

2 Ocak 2015

Güzel bir ev gününden yazıyorum sizlere. Bu tatil iyi geldi bana. Perşembe zaten resmi tatildi, cuma idari tatil dendi, cumartesi pazar kurslarını da iptal ettik kar sebebiyle, pazartesi de benim normalde izin günüm derken beş gün evdeyim. Çok mutluyum. Hiç bir yere gidesim, çıkasım yok. Pazar günü arkadaşlar kahve içmeye gelecekler bir ara evi süpüreceğim o kadar. Dün yayıldım. Bugün biraz oradan biraz buradan şeklinde evi toparlıyorum. 

Yılbaşında da evdeydik. Abim geldi bize. Çekirdek aile kadrosuyla yeni yıla girdik. O gün beşe kadar çalışacağımdan alışveriş işini bir gün önce halletmiştim zaten. Pastayı yapıp, ana yemeğin ön hazırlıklarını da tamamlamıştım. Çok yüklenmedik zaten yemeğe. Biraz çerez biraz pasta derken fazla bile geldi. Yarım gibi uyuya kaldım koltukta. Kocamla Atahan oturmuş. İkiye doğru Atahan'ın uyandırmasıyla yatağa geçtim. Sabah da yedide Paris uyandırdı. Benimkiler daha uyuyordu. Ona kadar kitap okudum evin sessizliğinde. 

İki bin on dört genelde nötr bir yıldı benim için. Ne iyi ne kötü. Sonuna doğru kocamın bacağını kırmamasını tercih ederdim ama o da başa geldi ve çektik :O). İkibin on beşten de özel bir şey beklemiyorum. Bu inançlarımı hayallerimi kaybettim anlamında değil sadece hedeflerimin gerçekleşmesinde ara yıllardan biri olduğu için :O).

 Bu yılı biraz daha düzene ayırmayı düşünüyorum. En azından ilk aylarını. Evde de işte de biraz derleme toplama planlama yapacağım ilk haftalarda. Düzenlemelerden sonra da özellikle evde yavaş yavaş yenileştirmeyi düşündüğüm şeyler var, onlarla ilgileneceğim. Evleneli on beş sene olunca zamanla yenilenmeye ihtiyaç duyuyor ufak tefek şeyler. 

Yine görüşmek üzere...