27 Haziran 2015

8

Beş hafta olmuş tek bir satır yazmayalı / yazamayalı. Her zamanki gibi hem yazacak çok şey var hem hiç yok.

Buradan uzakta geçirdiğim beş haftada yirmi beş kitap okudum mesela.

Çalıştım, çalıştım, çalıştım.

Edirne'den gelen arkadaşlarımızı ağırladım.

Bazı günler çok üzüldüm, bazı günler çok sevindim.

Bazen ne kadar çok çikolata - tatlı yediğimin hesabını bile tutamadım. Bazı günler hiç yemedim. Bazı günler yemek isteyip de yemedim / yiyemedim. Bazı günler de boş ver gitsin deyip kendimi sınırlamadım.

Bol bol sosyal proje gerçekleştirdim.

Bol bol dedikodu yaptım.

Annemler Fethiye'de ablamda, onları özledim.

İş yerinde milyon bin küsür defa sinirlendim. Milyon bin küsür defa "Bütün gerizekalılar beni mi buluyor?" diye düşündüm. Milyar milyon bin küsür kere telefonla konuştum.

Eve akşamları genelde geç döndüm. Bir çok gece koltukta uyuya kaldım erkenden. Her sabah altı buçuk civarı uyandım. Cumartesileri beş buçukta uyanıp, daha erkenmiş deyip, sekize kadar uyumaya devam ettim.

Bazen günlerce internete bağlanmadım. Bazen saatlerce saçma sapan  ne varsa okudum / izledim.

Bunlar dışında bir de hayatın anlamını düşündüm, sorguladım. Bir kaç kere kendime acıdım. Bir kaç kere aferin dedim kendime. Bir kaç kere kızar gibi oldum ama genelde kendimi sevdim.

Yine görüşmek üzere...

19 Mayıs 2015

7



 Cumartesi günü altı yüz çocukla gerçekleştirdiğimiz bir etkinliğimiz vardı. Görevli yirmi kişiydik ve her türlü sorumluluk bizim üzerimizdeydi. Yaş grubu da 10-14 arası olunca hem çok keyifli bir çalışma günü geçirdik hem de tüm gün ya bir aksilik olursa, çocuklardan birine bir şey olursa diye diken üstündeydik. neyse ki, çocuklar çok eğlendi, bir her şeyi sorunsuz atlattık. Pazar günü de belge ve evraklarla geçirilen  sıradan bir iş gününün yorgunluğundan sonra pazartesi günkü gezi ilaç gibi geldi.
 Annemin öğretmen arkadaşlarıyla düzenlediği Sultanahmet gezisine
  iki arkadaşımla beraber ben de katıldım.  Önce 1453 Panoramik Müze'yi gezdik. Ardından Yerebatan Sarayı, öğle yemeği olarak meşhur Sultanahmet köftesi, meydanda Alman Çeşmesi, Dikilitaş, Yılanlı Sütun ve Örme Dikilitaş turu, ardından Gülhane Parkı. Meydandaki eserlerde rehberlik yaptım gruba. Bunun dışında sorumluluk taşımadan, arkadaşlarımla rahat rahat sohbet ederek, istediğimiz kadar oyalanarak ya da minik keşifler yaparak gezdiğimiz harika bir gün geçirdik. Müzede ve Yerebatan'da en çok biz durduk mesela. Ben o atmosferi çok sevdiğimden çıkasım gelmiyor zaten, hepimiz aynı durumda olunca, hiç acele etmeden, fotoğraf çeke çeke, değişik ayrıntıları keşfederek gezdik. bir ay önce öğrencilerimle de gitmiştim Yerebatan'a ama o gün onları kollamaktan tadına tam olarak varamamıştım...
 Bu sandalyeyi, meydandaki Doğu'dan İstanbul'a El Sanatları Sergisi'nde çektim. Tezgahta "ütü masasından ayna", "eski teyp kasetlerinden abajur", "bastondan sehpa" gibi harika fikirler vardı ama nedense onları çekmemişim...
 Gülhane'ye inmeden hemen önce yolun sağında gördüğümüz bu sokağı keşfetmeyi çok istedik ama programdan çok sapmış olacağımız için başka bir güne bırakmaya karar verdik...
 Sokağı kaçırsak da Gülhane Parkı'nın hemen girişindeki Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi'ni kaçırmadık. Ben burayı daha önce hiç duymamıştım. Kapıdan girdiğimizde etrafımızın tadına varmak amaçlı bakınırken keşfettik. Dışarıdan bakmakla kalmayıp içine de girerek gezdik. Burada beni bıraksalar günlerce durmaksızın okuyabilirim herhalde. Büyülendim...


Gülhane Parkı Sarayburnu çıkışı son durağımızdı. Belki de pazartesi olduğu için etraf çok kalabalık değildi. Hava sıcaktı ama aşırı sıcak değildi. Grup birbirine uyumluydu. Bizim üçümüzün de gezmek görmek istediği alanlar aynıydı derken mükemmel bir gün geçirdik. İyi geldi :O).

11 Mayıs 2015

6

İki yazı önce bahsettiğim sürprizim yerine ulaştı ama sahibine ulaşmadı. O yüzden ben de ne olduğunu henüz açıklayamıyorum ama kime olduğunu söyleyebilirim: Sürprizim ablama doğum günü hediyesiydi. Bir gün gecikmeyle gitti. Umarım beğenir. 

Anneler gününde çalıştığım için o günden hiç bir şey anlamadım. Kutlama yapamadık. Benimkilerle bir gece önce yemeğe çıkmıştık da, o sabah anneme kahvaltıya gidebilmeyi isterdim. Son üç senedir pazar günleri çalıştığımdan bire bir kutlama imkanımız olmadı. Belki seneye kısmet...

4 Mayıs 2015

5

Dün, çoraplarımı aynı  giymedim. Bunu da bilinçli yaptım. İkisi de aynı renkti. Desenleri de çok benziyordu, dikkat etmeden farklı olduğunu anlamak zordu falan filan ama sonuçta farklıydılar :O). Bundan sonra canım istedikçe böyle yapacağım. Yaşasın çorap özgürlüğü!

24 Nisan 2015

4

Eş zamanlı bitirmem gereken dört proje ve yakın zamanda bitirmek zorunda olduğum rutin işler ve benim yapmam gereken ıvır zıvır şeyler derken her günüm deli bir koşturmacayla geçiyor.  Dün evdeydim, resmi tatildi. Yarın izin günüm. O kadar yoruldum ki bugün - kafa yorgunluğu- on beş gündür kesintisiz çalışıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Alnımın akıyla şu dönemi bir atlatabilirsem süper rahatlayacağım. 

Yine de bu koşturmacada kendime kitap aldım ve birine bir sürpriz yaptım. Bakalım. Kitaplar önümüzdeki hafta gelir, heyecanla bekliyorum. Sürprizin daha zamanı var. Beğenileceğini umuyorum.

İş yoğunluğundan sürekli şikayet ettiğimi fark ettim dün. Daha doğrusu şikayet demeyim de, dile getirme. Kendimden bu bağlamda sıkıldım. Buraya yazdım son olarak ve bitirdim. Enerjimi anlatmaya değil işleri yapmaya harcayacağım. Evde de yapılması gereken  bir dolu şey var ama ben şimdi ayaklarımı uzatıp hafif alkollu meyve suyumu yudumlayacağım. Elimde de bir kitap olacak büyük ihtimalle. Hayat her şeye rağmen güzel :O).

Görüşmek üzere...

23 Nisan 2015

20 Nisan 2015

3

Normalde yazmak için sakin anlarımı tercih ediyorum. Etrafın da sakin olduğu, ruhumun da. Şu an öyle bir zaman değil. Kızdım birilerine. Televizyonun sesi de geliyor, ruhum da sakin değil fiziksel alanım da. Saydırasım var birilerine. Olayı anlatmayacağım da doğrudan şunu söyleyeceğim ne kadar çok anlamsız - boşuna yaşayan kişi varmış. Özellikle iş hayatında sayıları sayılamayacak kadar çok ve ne talihsiziz ki onlardan uzak durma şansımız pek olmuyor. Özel hayatımıza dahil etmesek de bir şekilde sızıyorlar. Sızmasalar da zaten iş yerinde evden daha çok vakit geçirdiğimizden ister istemez hayatımızı da ele geçiriyorlar.  Bu Türkiye'ye mi özel, benim çalıştığım iş yerlerine mi, tüm dünyada mı böyle bilmiyorum. Belki bazen ben çok takıyorum. Gerçi zaman içinde bu takma olayını azalttım gibi geliyor. Yine de kendimi kaptırıp sonuna kadar sinir olduğum zamanlar da az değil. 

İşlerim o kadar yoğun ki, nasıl yetiştireceğimi düşünüyorum sürekli. Bir de işimi nasıl geliştirebileceğimi. Kimin ne yaptığını oturup inceleyecek, üzerine düşünecek vaktim olmuyor pek. Kendi işime bakıyorum. Bir de genelde arkadaşlarımı sevsem de dostum diyebileceğim kişi çok yok aralarında. İş arkadaşlarım seviyesindekilere de insaniyet namına sevinip insaniyet namına üzülüyorum da bütün gün oturup acaba ne haldeler diye düşünmüyorum. Hal böyle olunca herkesi kendim gibi zannediyorum. Sonra bir bakıyorum ki milletin bütün derdi birilerini şikayet etmek, arkasından konuşmak, menfaati olduğu sürece dost olmak vb. Birden, genelinin böyle olduğunu fark edince güçlü bir hayal kırıklığı yaşıyorum açıkçası. Böyle anlarda şeytan, bırak git her şeyi diyor. Bir süre sonra unutup yine işime gücüme dalıyorum da ilk şok kuvvetli olabiliyor.

İki - üç yıl önceye kadar iş arkadaşlarımızla olan buluşmalarımıza herkesi davet etmiyordum. Belli kiriterlerim vardı, herkese de kapımız açık değildi. Bazı arkadaşların sitemlerini haklı bulup, ayırmadan herkesi davet etmeye başladım bir süre sonra. Özellikle aramıza yeni katılanlar kendilerini dışlanmış hissetmesinler istedim. Bir süre sonra fark ettim ki, bu sefer de insanlar kendilerini vazgeçilmez sanmaya başlamış. Son buluşmalarımızda yine eski sistemi uygulamaya başladım. Herkesi istemiyorum. Hayatımda beni yoracak, üzecek kişileri hiç istemiyorum. Budur.

Yine görüşmek üzere...