07 Kasım 2009

Bu akşam sigaramın bittiğini görünce daha geç olmadan köşedeki bakkaldan alıp geleyim dedim... Evin içinde giydiğim eski pantolonla gitmek istemedim beş dakikada gidip gelecek olsam bile. Kotumu geçirdim üzerime. Ve fark ettim ki, özlemişim kotumu giymeyi... Eski güzel günlerde o kot benim üniformamdı :O) Şimdi ise hasret kaldım...

Gündüz hava çok güzel olduğundan, saat de daha beş dolayları olduğundan nasılsa üşümem diye ince penye montumu aldım üzerime. Dışarıya çıktığımda gördüm ki gerçekten de soğumamış henüz. O kadar yumuşaktı ki hava, ben de o kadar hasret kalmışım ki sokağa, sokakta yürümeye, kotuma, köşedekine değil de biraz daha uzaktakine gideyim dedim. Aldım sigaramı çıktım bakkaldan. Baktım daha doyamamışım yürümeye, eve kısa yoldan değil uzunundan dönmeye karar verdim. Herkes işinden dönüyordu ya da gezmeye çıkanlar evine ulaşmaya çalışıyordu. Telaşlı bir kalabalık vardı dışarıda. Çok hoşuma gitti onları izlemek. Biraz daha yürüyeyim biraz daha derken minik bir akşam yürüyüşü yapmış oldum. Evden habersiz çıkmamış olsam, belki de daha da uzatırdım yolumu...

Yarın da hava güzel olursa bu sefer deniz kenarına doğru yürümek istiyorum...

05 Kasım 2009

Bugün hastanede hepimize tek tek domuz gribi aşısı olup olmayacağımızı sordular. O an bana sanki "ölecek misin, kalacak mısın ?" demişler gibi geldi. Bir an, tüm her şey dondu kaldı. Düşündüm. Yaptırmayacağım, dedim. Oysa kbb olarak belki bizler en çok risk altında olanlardık ama ben, doktor ve hemşire yaptırmamayı tercih ettik.

Bir aydır çarşıya falan inmiyorum galiba... Çanakkale'de oturuyorum ve galiba yine bir aydır deniz yüzü görmedim. Abartıyordumdur belki bir ay olmasa da üç hafta vardır. İşe servisle gidip geliyorum ve servis de arka caddeden geçtiğinden minibüsün camından olsa görme imkanım yok. Geçen hafta sonu mutlaka deniz kenarına inmeyi planlıyordum ama öyle bir fırtına çıktı ki burnumu camdan dışarı çıkarmadım. Kısmet olursa belki bu hafta sonu inerim...

Bu hafta o kadar uzun geldi ki bana günler sanki hiç geçmiyormuş gibi... Yatıyorum kalkıyorum daha çarşamba, perşembe diye gün sayıyorum... Evet yarın cuma ama cumartesi hala daha çok uzak sanki... Ki cumartesi de çalışacağım düşünülünce hafta sonuna iki gün var benim için...

Kitap okumuyorum, televizyon izlemiyorum, evden hiç çıkmıyorum, kimseyle görüştüğüm yok... Arada girip bloglara bakınıyorum, bazen yazı yazıyorum, facebooka takılıyorum biraz... Hayat böyle geçip gidiyor...

04 Kasım 2009

Bu akşam iş çıkışı kocam aldı beni. Zaten biraz geç çıktığımdan servis gitmişti, çok da iyi de oldu. Uzun zaman sonra ilk defa beraber eve dönmüş olduk ve akşam yemeğini de birlikte yedik. Normal bir aile gibi olduk bir geceliğine :O). Hoşuma gitti. Günlük rutinimizde ben işte oluyorum o işe giderken ve ben döndüğümde o gitmiş oluyor. Sadece pazar günleri bir arada olabiliyoruz eğer ben nöbetçi değilsem, eğer o çalışmıyorsa...

Bir süredir bir takım olumsuzluklar yaşıyorum iş yerinde. Çok mutlu değilim. Bırakmayı tercih ettiğim durumlar olabiliyor. Bunu bilen bir arkadaşım, bugün, ben gidersem üzüleceğini söyledi. Geçen gün de başka bir arkadaşım aynı şekilde gitmemi istemediğini söylemişti. Bunlar da mutlu etti beni. Olumsuzluklar içinde küçük hoşluklar bazen bir çok katlanılmaz şeyi biraz dayanılır hale getirebiliyor...

Kafamı fazla toparlayamıyorum kayınvalidem Yaprak Dökümü'nü izliyor. Onların da hayatı ayrı bir dram. Sadece tanıtımlarını izlediğim halde her bölümde binbir acı yaşadıklarını biliyorum :O)

Hayatın hayhuyunda kaybolup gitmeden hoşuma giden iki minik şeyi buraya not etmek istedim. Son zamanlarda olumsuzlukları görmeye çok meyilliyim...

01 Kasım 2009



Ablam demiş ki kitaplıklarının fotoğrafını koy. Neden niçin istemiş bilmiyorum ama eski klasörlerde öylesine çektiğim tek bir kitaplık fotosu bulunca hemen koydum. Yoksa kalır da kalır, bir türlü elim değmez. O yüzden fotoğraf kötü ama yatak odasındaki iki kitaplığımın son halini gösteriyor. Son hali değil daha doğrusu sonradan biraz daha kitap eklendi üzerine. Üçüncü kitaplığım da holde duruyor... Onun resmini bulamadım. En az bu iki kitaplığı dolduracak kadar kitap daha da koliler içinde depoda. En büyük hayalim bir odayı kütüphaneye çevirmek. İnşallah ileride bir gün o da olacak :O)

Bunun dışında mimlemiş ablam beni. Onu da cevaplıyorum hemen:


Bloguna neden bu ismi verdin?

Bu sorunun cevabı doğrudan ilk yazımda yer alıyor aslında. O yüzden onu aldım buraya tekrar koydum. Verdiğim isimden hiç pişman olmadım bunu kesinlikle söyleyebilirim. Dördüncü yılı devirip beşinciye girmeme rağmen sıkılmadım da. Demek ki doğru bir isimmiş. Hikayesini bilmeyenlere biraz acayip ya da uydurmasyon geliyor galiba ama ben seviyorum :O)

28 Temmuz 2005
MUTFAK CAMI YAZILARI
Ben 15-16 yaşlarındayken (aslında tüm hayatım boyunca) annem sabah erkenden kalkmış, çayı demlemiş olurdu. Mutfağın camı da çayın buğusuyla kaplanırdı. Uyanınca havanın nasıl olduğunu anlamak için mutlaka mutfak camından dışarı bakardım. Dışarıyı görebilmek için önce camı silmem gerekirdi.
Böyle günlerden birinde cama “Burcu” yazmıştım. Annem sonradan üstüne “uykucu güzelini” ni ekleyince ben de üzerine başka kelimeler eklemiştim bu aramızda küçük bir oyun olmuştu.
Günlerdir linkler yardımıyla blog blog geziyorum. En sonunda benim de içime bir blog yapma isteği yerleşti. Bunu daha önce denemiş ama nedense başarılı olamamıştım.
Geçen gece yatmış ama bir türlü uyku tutturamamışken aklıma önce bu mutfak camı yazıları, ardından da bu isimde bir blog oluşturmak geldi. Tekrar denedim ve rahatlıkla başardım. İlk seferinde neden başarısız olduğumu anlayamıyorum.
Açıkçası bu siteyi öncelikle kendim için oluşturdum. Uzun zamandır ara verdiğim yazma işini ve içimdeki yazma dürtüsünü daha fazla ertelememek için.
Belirli bir konu olmayacak. Aklıma estiği, içimden geldiği gibi yazacağım. Kimse olmasa da en azından ablam, abim ve eşim okuyacaktır. Eh şimdilik bu da bana yeter.
Sevgilerimle…


Bloguna yazarken star tribiyle olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?


Nescafemi içmeden yazamıyorum :O) Bunun dışında pek öyle tribim yok. Omuzum üzerinden birisi okursa da yazamam. Bazen oğlum ya da babam ne yazıyorum diye göz atmayı sevdiğinden genelde evde yalnızken ya da herkes uyumuşken yazıyorum...


En son satın aldığın garip şey nedir?


Son zamanlarda aldığım garip şey çikolata falan olabilir ancak :O) Genelde hayatım evden işe, işten eve şeklinde geçtiğinden bakkala uğrayıp ekmek sigara almak dışında herhangi bir esnaf yüzü görmedim.

Şeker gibi olduğun anlar?


Hiç belli olmuyor benim şekerliğim... Bir an pamuk helvayken, bir an içinde acı bibere dönüşebiliyorum. Genelde çok sevdiğim bir yazarın kitabını okurken, yorgunluk atmak için nescafemi içerken, nikotin ihityacımı henüz karşılamışken, dinlendirici bir uykudan kalktığımda şeker gibi oluyorum (mu acaba aslında bunu benimle yaşayanlara sormak lazım bana değil).


Arkadaşım, artık sormayın dediğin şeyler?

Valla, aslına bakarsanız kimsenin bana bir şey sorduğu yok :O) Son zamanlarda sorulardan değil de dört beş kilo geri al diyenlerden sıkıldım. Ben halimden memnunum kardeşim, kiloya bağlı herhangi bir sağlık sorunum da yok, kan tahlillerim her şeyim normal, boyuma göre kilom da normal aslında, o yüzden kilo almaya niyetim yok, bunu da böyle bilin. Tek sıkıntım her kıyafetimin, paltolarımın bile çok bollaşması. Giyecek bir şey bulamıyorum. Yazlıkları daraltmıştık annemle, çok iyi oldu ama kışlıklarda da düzeltme yapılmasına ihtiyacım var.


Aynaya bakınca gördüğün?

Hala kafasındaki bir çok soruya cevap bulamamış kendi halinde biri :O)


Kendini okutan blog dediğin?

Sıradan şeyler değişik açılardan bakmamı sağlayan bloglar...



Bu blog sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?

Şu an sadece işte bulabilirsiniz beni. Çarşıya bile çıkabildiğim yok son zamanlarda. Yazın Golf'ten çıkmadım, iyi de yapmışım :O)

Peki ben kimleri mimliyorum?

Kimseyi, biraz uzak kaldım bloglardan, kim yazdı kim yazmadı bu mime cevap bilemiyorum ama cevaplamak isteyen herkes onları mimlediğimi varsayabilir :O)

25 Ekim 2009

Bazen çekiliyorum kabuğuma, çıkmam zor oluyor. Öyle bir saklanıyorum ki, fark etmiyorum ne kadar derinlere indiğimi. Serde arkeologluk da var ya, kazdıkça kazıyorum, katman katman inceliyorum her şeyi, bütün buluntuları tek tek, bin bir özenle araştırıyorum. Ancak hepsini anlamlandırdıktan sonra, biraz nefes almaya gerçek dünyaya dönebiliyorum.

Yine öyle bir dönem geçirdim galiba. Sesim soluğum çıkmadı. Yeniden düzenledim kafamda bazı şeyleri, sindirdim, yine buralardayım.

Yazmak istemedim. Tepkiliydim bazı şeylere, yazsam, normalde anlatmadığım şeyleri anlatacak, olmadığım kadar sert davranacaktım. Bu da sonradan pişman olmama sebep olacaktı belki de. Sevdiğim insanların kalbini kıracaktım. Zaman her şeyin ilacı. Unutmadım hiç bir şeyi ama ilk andaki fevri tavrım kalmadı.

Bundan sonra fırsat buldukça yine buralardayım :O)

13 Ekim 2009

Kayınvalidem bizde kalacak demiştim ya okul yeni açıldığında. Okul dönüşünde çocuğu karşılayacak, ben işten gelene kadar ona göz kulak olacak, hatırladınız mı? Hah, işte artık o bizde kalmıyor. Çocuğa da bakmıyor. Kendi evine döndü.

Ben sabah işe giderken Atahan'ı uyandırıyorum. Kahvaltısını da hazırlıyorum. Para bırakıyorum öğlen okulda yesin diye. Kocam okula uğurluyor. Akşam çıkışta da kocam alıyor okuldan. Görümceme bırakıyor. Ben oradan alıyorum, eve beraber dönüyoruz.

Bu akşam sordum Atahan'a, çıkışta babaannenin mi seni karşılaması daha iyiydi, halana mı gitmek daha iyi diye, babaannemin karşılaması iyiydi, mis gibi evime kavuşmuş oluyordum dedi.

Benim için fazla fark eden bir şey olmadı ama kocamla Atahan'a daha fazla iş düşüyor artık. Buradan bir yorumda da bulunmak istemiyorum ama anladınız siz onu zaten :O)


Bunun dışında geceleri kitabımı okuyorum. Güzel kitapmış, tavsiye ederim, Ahmet Ümit'ten Bab-ı Esrar'ı. Sağ olasın Pınar :O).

Bunun da dışında şiddetli bir rüzgar vardı bu sabah. Rüzgar da değil aslında fırtına. Bazen rüzgarı çok fazla sevmem, özellikle deniz kıyısında uzun süre maruz kaldığım zaman başımı ağrıtır ama bu sabahki bana huzur verdi nedense. Belki de ruhumun durumunu yansıttığı içindir. Verdim yüzümü rüzgara, arındım. İşe giderken mutluydum.

Evet, sabah beş buçukta kalktım, mutfağı topladım. Çocuğun pantolonunu ütüledim tekrar, gömleğini yine ütüledim. Halasında çıkarıp torbaya koyduğu için buruşmuştu ikisi de. Yarın sabah yine ütüleyeceğim. Huzurluydum ama yine de. Bütün gün çalıştım işte, akşam yine yorgun ama mutlu döndüm evime. Atahan da bu gece, ne güzel kafamızı dinliyoruz dedi. Bu çocuk da aynı benim gibi. Evinde mutlu oluyor. Huzur buluyor. Gezmeyi de seviyor ama evin yeri ayrı ikimizde de. Anneannenler gelecek haftaya dedim. Bu değil ondan sonraki haftasonu. Sevindi. Onlar buradayken evine dönebileceği için de ben sevindim...

Keşke Fethiye'ye gidebilsek dedi. Gidemeyiz dedim. Ama sen hiç özlemiyor musun onları dedi. Özlüyorum ama orası günü birlik gidip dönebileceğimiz bir yer değil ki dedim.

Pazar gecesi balık yemeye gittik kocamın restorana arkadaşlarla. Çok eski, samimi arkadaşlarımızla beraber olduğumuzdan çok güzel geçti gece. Altıda gittik, on biri geçiyordu kalktığımızda. Balıklar da çok güzeldi, mezeler de. Bundan sonra ayda bir kere toplanmaya karar verdik...

Günler çok hızlı geçiyor, o kadar ki ben yetişemiyorum...

Yine görüşmek üzere. Sevgiler...

09 Ekim 2009

Bugün çok mutluyum :O) Sebebi de bir güzel insan... Hiç tanışmadık ama kilometrelerce öteden ufak bir dokunuşla dünyaları verdi bana. Bir sürpriz geldi bugün işyerime... Hiç beklemiyordum...Hiç haberim yoktu gönderildiğinden... Tam akşam beş buçuktu, bütün günün yorgunluğu üzerimdeydi. Çıkışa yarım saat kalmıştı. Kapıda kargo elemanını görünce, üzerime bile alınmamıştım. Bölüme gönderilmiş bir şey sanmıştım. Sonra paketin üzerinde adımı görünce şaşırdım. Merakla açtım hemen. İçinden bir kitap çıktı. Ahmet Ümit'in son kitabı. Okumamıştım henüz ama Ahmet Ümit'i de severim hani... Kitapta bir not... İsim Pınar... Aslında ismi görünce anladım kim olduğunu. Halbuki o isimle bire bir görüşmedim, konuşmadım, sadece okudum aylar boyunca blogunu ama anladım işte görür görmez. Yüzüm güldü. Aldım kitabı, çantama koymadım. Servise bindim, ablamı aradım. Sürprizim ulaştı bugün, sen mi yardımcı oldun dedim. Elimde hala kitabım...Bir yandan ablamla konuştum, bir yandan kitabı okşadım...

Sonra, işe başladığım ilk günden beri anlam veremediğim bir şey netleşti kafamda. Bazı çalışanlar, özellikle asık suratlı, mutsuz, ters, asabi, huysuz, anlayışsız, yardımcı olmaktan özellikle kaçınan bazıları, geçti gözümün önünden. Demek ki dedim onlar hiç sevilmiyorlar. Yaşamlarında onlara değer veren hiç kimse yok. Bu yüzden bu kadar olumsuzlar. Bu yüzden bir kere bile yüzleri gülmüyor. Ne kadar yazık diye düşündüm. Boşa harcanan bir hayat... Ben ki hiç tanışmadığım bir insan tarafından düşünülüyorum, bana zaman ayrılıp, kitap seçilip, kargoya verilip, zaman, emek, para harcanıp, çok ince bir düşünceyle mutlu ediliyorum. Demek ki ben çok şanslıyım. Demek ki benim arkadaşım, bu kadar harika bir insan. Pınarbk'nın arkadaşıyım diyebilmek bile benim için bir mutluluk kaynağı... Daha önce Biyo aynı şekilde sevindirmişti beni, hatta tüm aileyi. Şimdi Pınar... Çok teşekkür ederim...

Her üzüntülü anımda hatırlayacağım, bana her zaman güç verecek, bütün mutsuzların karşısına, kocaman gülen bir suratla dikilmeme sebep olacak harika birer hediyesiniz bana... Gönderdikleriniz değil, siz kendiniz...