20 Temmuz 2016

32

Bugün benim doğum günümdü. Dün arkadaşlarla kutlamıştık. Bu gece de ailemle kutladık. Dünkü  sürprizdi aslında ama minik bir kuş sayesinde benim önceden haberim oldu. İyi de oldu aslında çünkü yapabilirsem küçük sürprizler yapmayı seviyorum ama bana sürpriz yapılmasını çok da sevmiyorum aslında. 

36 yaşında oldum tam bugün. Seviyorum yaşımı. Rahatlıkla da sağda solda her yerde söylüyorum. Hep dedikleri gibi, ne zaman bu kadar sene geldi geçti, hiç anlamadım bile. İnşallah yetmişinci sekseninci doğum günlerimi de buradan yazmak nasip olur:O). 

Hep yazıyorum, aklıma geldikçe yazıyorum ama aile açısından olsun, arkadaş - dost açısından olsun, şanslı bir insanım ben. Çok bir servetim, evim, arabam yok ama beni her zaman sevgiyle kucaklayan bir ailem; canım en ufak bir şeye sıkıldığında derdime derman olmaya çalışan, mutlu günlerimde benimle sevinen arkadaşlarım var. Onlara yemek vereceğimi bildikleri için bile olsa yolda beni gördüklerinde sevinen, heyecanlanan cam önü kedim bile var iki tane :O). 

İyi doğmuşum ben! Mutlu yıllar bana :O).

10 Temmuz 2016

31

     Bugün Atahan'ın doğum günü. Bu vesileyle onunla geçen gün çektirdiğimiz bir fotoğrafı koyuyorum. Normalde kendi fotoğraflarımı eklemeyi fazla sevmiyorum ama "asla olmaz" gibi bir durum da yok. 16 yaşına basıyor oğlum. Zaman çabuk geçiyor gerçekten. Bu blogu yazmaya ilk başladığımda 4 yaşındaydı. Arada sağda solda yazdığım notlar denk geldiğinde şaşırıyorum okudukça. Sanki o günleri hiç yaşamamışçasına çoğu şeyi unutmuşuz. Neyse, iyi ki doğdun Atahan :O).





     Aşağıda gördüğünüz iki tatlı şeyden gri olanın adı Şarlo, sarı ise Saruman. Onlar yaklaşık yedi sekiz aydır benim her gün sabah ve akşam balkonda beslediğim kediler. Fotoğrafta pek belli olmuyor yaşları ama ilk geldiklerinde Saruman altı aylık kadardı. Tek başına o geliyordu düzenli olarak. İlginç bir şekilde miyavlamasını bilmeyen bir kedi. Mıyk mıyk yapıyor sadece. Ve son derece de mazlum. Ezilmeye mahkum. Bazen beni kızdırsa da asla kıyamıyorum ona. Neyse Saruman bir süre sonra yanında gri kediyi getirmeye başladı. Şarlo onun kadar düzenli gelmiyordu. Ama bir süre sonra ikisi balkon önümün aslında balkon önü de değil mutfak camımın düzenli misafirleri oldular. Orada bekliyorlar mama vermemi. Birbirleriyle oynuyorlar. Camın önünde güneşleniyorlar. Yaz geldiğinden beri de kapıyı açık bulduklarında içeri giriyorlar.  Aslında burada tekile dönmem ve ikisinin farklı davranışını anlatmam lazım. Saruman mutfak kapısının eşiğinde oturup yalanıyor ya da uyuyor sadece. Şarlo ise oturma odasının camından içeri girip Paris'in mamasından yiyip suyunu içiyor. Eğer ortalıkta kimse yoksa  ya da sadece kocam oturuyorsa kovalamaç oynuyorlar evin içinde. Ben etraftaysam Şarlo evin içine girmiyor. Bu da ilginç çünkü onlara yemek veren, düzenli bir şekilde sabah akşam gördükleri benim; asla da onları korkutmadım ama beni görünce deli gibi kaçıyor Şarlo. Paris ise benim üzerimde onun kokusunu aldığında bir şekilde hırçınlaşıp bana pati atıyor ama geçen gün ben gerideyken beni fark etmediklerinde baktım ki resmen onu içeri girmesi için çağırıyordu. Hayatımda üç kedi var artık. İkisi evin dışında baktığım kediler de olsa gelmediklerinde endişeleniyorum, başlarına bir şey gelmiş olmasından korkuyorum.


    Bunun dışında bu bayram tatili süperdi. Bizim iş yeri de kamu kuruluşu olduğundan dokuz gün tatil yaptık ve ailenin ortak kararı olarak evde oturmayı seçtik. Bir gün öğleden geceyarısına arkadaşlarla deniz kenarında oturduk. Bir gün İstanbul içine gidip arabayla gezdik. Bir akşam üzeri yemeğe çıktık. Onun dışında kitap okudum, televizyon izledim, bazen erken yattım bazen geç ama hep sabahın köründe kalktım. Normalde iş günü kalktığım saatte de uyansam alarm kurmamak, bir yerlere yetişmek zorunda olmamak hoşuma gitti. Evi topladım mümkün oldukça ya da daha doğrusu canım istedikçe. Biraz  temizlik yaptım. Denize giresim vardı fazlasıyla ama otelde bile olsa yemek saatine uymak, düzgün giyinmek, bavul hazırlamak, yola çıkmak, şu bu gibi şeyler istemediğimi fark ettim. Herhangi bir yere gitmediğime de pişman olmadım zaten gitmesini gelmesini düşününce bile içime sıkıntılar basıyordu. 

      Sonuçta bu tatili ve bayramı da çekirdek aile şeklinde geçirdik. Yarın iş var. Biraz kalan işlerimi toparlayıp psikolojik olarak tatilin bitmiş olduğuna ikna edeceğim kendimi. Yine görüşmek üzere... 

25 Haziran 2016

30

Uzun zamandır yazamadığımın farkında bile değildim. Son yazımın tarihine bakmadan biri sorsa bir iki hafta önce buralardaydım derdim ama bakınca gördüm ki neredeyse üç ay olmuş. Hayatımı iş ev arasında sürdürüyorum. Arada arkadaşlarla buluşuyoruz ama onlar da genelde iş arkadaşlarım. Bunun dışında pek bilgisayar veya televizyon açmıyorum, genelde kitap okuyorum. Sabah çok erken kalkıp gece erkenden uyuya kalıyorum. Yaz geldi ama pek deniz kenarına da inmiyorum. Bazen bunalıyorum ama neden bunaldığımı bile fark edemeyecek kadar koşuşturma ve yorgunlukla geçiyor günlerim. Kitap okuma kısmı dışında bu durumdan şikayetçiyim ama harekete geçip bir şey de yapmıyorum. Durum özeti bu. Bu akşamki halk iftarında görevliyim yine mesela ve birazdan giyinip evden çıkmam gerek. O yüzden hızlı hızlı yazıyorum çünkü biliyorum ki zamanım az deyip yazmayı sonraya bıraksam bir üç ay daha geçecek ben nasıl geçtiğini anlamadan. Bu arada ev sürekli alıp başını gidiyor, Ciddi bir temizliğe ihtiyacı var. Etrafı toplasam da bir anda ipin ucu kaçıyor ve günlerce o dağınıklığın üzerine dağınıklık biniyor. Sonra artık ahıra dönme aşamasında yine biraz toparlamaya çalışıyorum. İş yerinde de işler sürekli birikiyor. Son zamanlarda her şeyi son anda ite kaka aciliyet durumuna göre yetiştirebiliyorum sadece. En sevdiğim zamanlar izin günlerimde bir yere yetişme telaşı olmadan koltukta bir sağıma, bir soluma yatıp keyif yapabildiğim kısıtlı süreler. Bundan sonra daha sık yazmak istiyorum. bu koşuşturma döngüsünü bir şekilde kıracağım. En kısa zamanda yine görüşmek üzere:O).

28 Mart 2016

29

          Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi işyerim çarşı içinde. Babam arada fatura yatırmaya geldiğinde bana da uğruyor beş dakika. Merdivenleri çıkmak onu zorladığından, aşağıya inmem için haber veriyor. Gitmeden önce de mutlaka beraber bakkala uğruyoruz ve bana çikolata alıyor. Geçen gün de aynı şekilde bakkala uğradık. Hangisinden istediğimi sordu, ben istediğimi gösterdim. Şakalaştık. İki tane aldı. Halimize bakkal da güldü. Olayın asıl hoş tarafı ise tam kasanın önünde duran müşterinin babamın "Çocuğa çikolata alacaktım." sözü üzerine küçük bir kız çocuğu görmeyi bekleyerek arkasına dönmesiydi. Büyük ihtimalle o da bir iki laf ekleyip şakalaşacaktı küçük kızla; kazık kadar koca bir kadın olan beni görünce son anda kelimelerini yutabildi :O). 


18 Mart 2016

28

Son dört senedir kış döneminde cumartesi, pazartesi izin yapıp pazarları çalışıyorum ben. İş yerim de tam çarşının ortasında. Hafta içi çok kalabalık olsa da pazar günü etraf da sakin oluyor, işler de. Böylece günlük koşuşturmada kafamı toplayamadığım ya da çok bölündüğü için yapamadığım işleri pazar günleri çok daha kısa sürede ve daha hatasız, bölünmeden bitirebildiğimden seviyorum pazar çalışmayı. Neyse, geçen hafta akşama doğru hemen arka taraftaki simitçiye gittim. Öğle zamanını sandviçle geçiştirince çayın yanına atıştıracak bir şeyler istemişti canım. Simidin parasını öderken, tam dükkanın önünde bağırışmaya başladı üç beş kişi, kavga ediyorlardı. Bir şeylere kızmışlardır bağırırlar sonra da çekip giderler diye düşündüğümden önemsemedim. Çıktım, büroya dönerken yumruklaşmaya başladıklarını gördüm ve olay büyümeden polisi arayım en azından bir görünsünler derken fark ettim ki hemen bir simit alıp döneceğimden yanıma telefonumu almamışım. Dükkana döneyim de oradan arayım diye düşündüm. Geri döndüğümde baktım ki kavga büyüyor belki etraftan da müdahale edenler olduğundan üç beş kişi, olmuş, on - on beş kişi, içeri giremeyeceğimi anlayınca, çarşının içi olduğundan köşeyi döneyim diğer bir mağazadan arayım derken tam ben köşeye geldiğimde, kavga edenlerden biri çorabından tabancasını çıkardı ve ateş etmeye başladı. Adamla aramızda sadece park etmiş bir araba vardı. Çok korktum. Çok çok korktum. Adam ilk eğilip pantalonunun paçasını kaldırmaya başladığında şimdi bir bıçak çıkaracak kavga ettiği herkesi doğrayacak diye düşünüp korkmuşken tabancayı görünce şimdi kurşun bana gelecek diye korktum. Böyle bir durumda ben hep donup kalacağımı düşünürdüm ama gördüm ki öyle olmuyormuş, farkına bile varmadan arabanın yanına sinmiş olduğumu anladım.  Etraftan yapma diye bağırdıklarını hatırlıyorum. Ben gerisin geri dönüp büroya koşmaya başlamıştım. Yolda birine rastladım, telefonum yanımda yok, kavga ediyorlar polisi arayalım dedim. Adam arayan olmuştur nasılsa dedi ve geçti gitti. O öyle yapınca ben daha da hızlı koşmaya başladım. Olayın olduğu yer bizim büronun arkası olunca tabanca sesini bizim arkadaşlar da duymuş ve benim koştuğumu görünce bana bir şey oldu zannetmişler. Yukarıdan aşağıya deli gibi inmişler onlar da. Kapıda karşılaştık. Özellikle polisi arayabilmek için - ve tabi ki kaçıp uzaklaşmak için - koştuğumu söyleyince rahatladılar. Son hızla iki kat merdiveni çıktım ve direkt 155'i aradım. Adresi verdim, ateş ettiklerini söyledim. Aslına bakarsanız ben sadece tek el ateş edildiğini zannediyordum ama arkadaşların söylediğine göre üç el ateş etmiş adam. Neyse, on beş yirmi dakika sonra polis arabaları siren çala çala geldiler ama artık bir daha inip de ne oldu diye bakmadım.

İşte böyle ölümle burun buruna gelip psikolojim bozulmuşken hafiften, bir iki saat sonra  Ankara patlamasıyla ilgili haberler gelmeye başlayınca daha da çok etkilendim. Ölenlerin hepsine ama en en çok 15 - 16 yaşındaki liseli çocuklarla, 19 -20 yaşındaki pırlanta gibi üniversiteli gençlere üzüldüm. Kaç gündür bunları hep yazmak istiyordum ama yazabilecek kadar iyi hissetmedim kendimi. Uykum kaçtı sürekli. Düşündüm. Üzüldüm.  Kahroldum. Hem evlerine dönerken, sınav stresini atarken ölüp gidenlere üzüldüm hem manyak bir adamın güpe gündüz çarşının tam ortasında çorabından çekip çıkardığı tabancayla belki de kendimin de çoktan ölüp gitmiş olabileceğini düşündüm. Nasıl ki o ölenler bilmiyorsa, kendilerini kimin öldürdüğünü, neden öldürdüğünü ben de hiç bir zaman bilemeyecektim kavga edenlerin kim olduğunu, neden kavga ettiklerini, o adamın neden çorabında tabancayla gezdiğini. Bu satırları şu an yazabiliyorsam tesadüfen o an orada bulunduğum halde tesadüfen o atılan üç kurşunun bana gelmemesi yüzündendir.

27 Şubat 2016

27

      Yeni yılla birlikte ilk defa düzenli olarak ajanda kullanmaya başladım. Daha önce de hep alırdım ama ilk aydan sonra yazmayı bırakırdım. Kullanmaya başlamamla birlikte zaten bildiğim bir durumu daha net bir şekilde görebildim: Hayat bizim planlarımıza uymuyor. Hatta biz plan yaptıkça arkamızdan gülüyor:O).

      Bu hafta sonu için planımız mesela, annem ve kayınvalidemle birlikte teyzemdeki güne gitmekti. Bunu uygun görmedi hayat ve onun yerine cuma gecesi anjio olacak annen, cumartesi de sen onun doktoruna falan gidip, ona evde eşlik edeceksin dedi. Anjio sonuçları iyi çıkınca seve seve kabul ettik bunu da. Bu kadarla kalsın geçsin dedik.

      Hayat o kadar hızlı, o kadar stresli, bazen de o kadar saçma sapan şeylerle geçiyor ki, küçük hatırlatmalar gerekiyor belki de, neyin önemli olduğunu anlayabilmek için. Mesela perşembe gecesi, belimde ağrı vardı, üşütmüşüm büyük ihtimalle, keyfim yoktu pek, erkenden yattım. Gece boyunca uyanıp durdum, her sağdan sola dönüş, işkence gibiydi. Sabahın üçü gibi ise kalkıp bir su içeyim dediğimde, hareket ettikçe canım acıdığından yerimden kalkamadığımı fark ettim. Kocam da daha yatmamıştı, oturma odasındaydı. Kapı kapalıydı, seslensem duymayabilir diye düşündüğümden, yatağın öbür ucundaki telefona uzanmaya çalıştım ama bu da ayrı bir acı kaynağı oldu. Biraz da uyku sersemliği yüzünden belki de kalkamadım, telefona da uzanamadım. Seslenmedim de. Bana yarım saat gibi gelen ama aslında muhtemelen beş dakika kadar süren bir sürünme, uzanma, dönme çalışması sonucunda telefonu alabildim. Kocamı çağırdım ama aslında yardımına bile ihtiyaç duymadan doğrulabildim. Sonra sabaha kadar koltukta yarı oturur pozisyonda uyur uyanık bir gece geçirdim.

      Yine de iki gün kas gevşetici içtikten sonra bugün normale döndüğümde diyorum ki her şey böyle en fazla bir iki ilaçla geçsin, bitsin daha beterleri yanımıza bile uğramasın.

     Bunun dışında bir önceki hafta ablam buradaydı. Aslında bunu uzun uzun yazmak istiyordum. Özlemişim çünkü kendisini. En son eylülde gelmişti. Beş ay olmuştu görüşmeyeli. Bu sefer bir hafta yerine on gün kadar da kalınca üç izin günümü beraber geçirme şansımız oldu ve iş çıkışı da hemen her akşam beraberdik. Bol bol konuştuk, gezdik, eğlendik, annem yine bir gece hastalanınca üzüldük, dertlendik. Bana çok iyi geldi:O).

      İş yerinde arada güzel günler, bol bol koşuşturmalı, sorunlu, oh bugünü de atlattık dediğim günler de geçirdim. Kitap okumaya devam ettim ve yenilerini alabilmek için kitap sayfalarını gezdim. Çikolata yedim bir de canım istedikçe. Arada bloglara göz attım ama ne kadar sık yazmak istesem de biraz yine arayı açtım.

     Yine görüşmek üzere...


8 Şubat 2016

26

Çok uzatmışım arayı. Bilgisayarı neredeyse hiç açmadığım için  doğal olarak blog yazmadım ve okumadım. Ama bol bol kitap okudum. Ayda on beş taneyi buluyor okuduğum kitaplar televizyon izlemeyip, bilgisayara da takılmadığım zamanlarda. 

Biraz romantik serilerden okudum. Biraz yeni kitaplar aldım. Biraz da bir kenarda bekleyen "okunacaklar" dağımı eritmeye çalıştım.

Yeni yılın son günü yazmışım en son. Yıla başladık. Bir buçuk ayı da bitiverdi bile. İş güçte bir değişiklik yok. Yoğunluk, bazen stres, bazen iyi, bazen kötü. 

Bugün izin günümdü. Dinlendim, okudum, temizlik yaptım. Bir iki satır da burada yer alsın istedim. Söz, bundan sonra daha sık uğrayacağım.

Yine görüşmek üzere...