9 Ekim 2017

1092

       Bizim evde eğer ki Paris’ten vııyk diye bir ses çıkıyorsa, bilmek gerekir ki biri kuyruğuna ya da patisine basmıştır ve o kişi de çoğunlukla benimdir. Genelde bir telaş, bir şeyler yetiştirmeye ya da bir yerlere yetişmeye çalışarak ev işi yaptığımdan, ortalıkta dolanıp dağınıklığı toplamaya çalıştığımdan, bu arada da Paris pür merak peşimde dolaştığından en çok onunla çarpışıyoruz ev içinde. Her seferinde bir yerine bir şey olacak diye korkuyorum, ondan mutlaka özür diliyorum, iyi mi diye bir kaç dakika gözlemliyorum ama o kaza eseri patisine bastığıma inanmadığından kızıyor ya da küsüyor bana. Bazen de gelip bir pati atıyor, hırsını almak için uğraşıyor illa ki. Onun bu halleri güldürüyor beni.  Dört yaşında bir çocuk misali. Zaten bazen diyorum, büyüğü 16, küçüğü 4 yaşında diye:0).

       On sekiz yaşları civarındayken ilerde  bir sabah, mesela otuz yaşıma bastığımda, dolabımdaki bütün kotları, sırt çantalarını, spor ayakkabıları atıp klasik  ya da “anne” stili giyinmeye başlayacağımı, bunun bir zorunluluk olduğunu düşünürdüm. Halbuki şimdi otuz yedi yaşındayım ve  spor ayakkabı, kot pantolon, klasik gömlek - ceket üzerine eskimiş görünümlü sırt çantamı takıp işe gidebiliyorum. Ve bu klasik gömlek - ceket düzenliliğinde o eskimiş sırt çantası içimdeki  “asi”yi mutlu ediyor. Sanki tüm dünyaya başkaldırımı ayağımdaki spor ayakkabı ya da kot pantolonla yapabiliyormuşum gibi geliyor.

         Sekiz yüz sayfalık bir kitabı bitirdim bu sabah. Çok da çok beğenmedim de. Şimdi onun tarzında bir kitap daha var elimde yedi yüz seksen sayfa. Başlasam mı başka kitaba mı geçsem karar veremedim. Şöyle biraz okuyup beğenmezsem zorlamayacağım. Kitap fuarı hazırlıklarına başladım yavaştan. Okunacak kitap listelerimi, alınacakları ve elimdekileri düzenliyorum. 4 kasım başlangıç tatihi, bir aydan az bir süre kaldı.

         Sonra yine görüşmek üzere...

27 Eylül 2017

1091

        Son aylarda okuyacak kitap bulamamaktan yakınıyordum sürekli. Kitap okumaya ara vermedim ama zevkle okuduğum kitap sayısı çok azdı. Çok fazla okumanın handikapı olarak bir tıkanma yaşamıştım. Hangi kitaba el atsam çoktan okumuş oluyordum. Sevdiğim yazarların yeni kitapları çıkmamıştı. Sağda solda ne kadar kitap bulursam satın veya ödünç aldım. Kedi Beşiği'ni, aslında ne olduğuna çok bakmadan, indirimde diye almıştım. Meğerse bilim kurgu edebiyatının yapı taşlarından biriymiş, 1963'te basılmış ve basıldığı yıl ödül de almış. İroni ile işlenmiş bir kurgusu var ve ben sevdim. Çok geç okumuşum ama iyi ki okumuşum. Siz de okuyun...

24 Eylül 2017

1090

 

     Geçen gün okuduğum kitap. Beğenmedim diyemem. Bir yeri oldukça anlamsızdı ve gereksizdi. Bunun dışında aldığı Nebula ve Hugo, bilim kurgu ve fantastik edebiyat ödülleri ama kitap daha çok normal bir roman gibiydi ve hiç bir aksiyon yoktu. Kapağında ödülleri görünce fantastik diye alsam da aksiyon beklentim olmadığı için rahatlıkla okuyabildim. Kitabın en süper yönü, roman kahramanının neredeyse tüm bilim kurgu eserlerini okuması, kitapta bunların adları ve yazarlarıyla yer alması, hatta sonunda bir liste halinde verilmesiydi. Bu süper yönün bir eksisiyse, günlük şeklinde olduğu ve 1979 - 80 yıllarında geçtiği için bu verilen külliyatın seksenden sonrasını kapsamamasıydı. Bilim kurgu / fantastik severim ama çok sıkı takip etmem. Okuduğum en temel eserlerin romanda adının geçtiğini görmek güzeldi. Daha da çoğunu okumuş olsaydım büyük ihtimalle karşıma çıkan çok daha fazla kitap tanıdık gelecekti ve daha da fazla sevecektim. Sonuçta listeyi inceleyeceğim. Kitap fuarı da yaklaşıyor. Biraz fantastik / bilim kurgu edebiyatına ağırlık vermeyi düşünüyorum. 

16 Eylül 2017

1089

       Pazartesi okullar açılıyor ama insanın çocuğu lise üçe başlayınca belki bir de erkek çocuğu olunca pek telaşı olmuyormuş. Pantolona ihtiyacı var mesela. Pazar çalışacağımdan daha cumadan söyledim, yarın (bugün) istersen gidip alalım diye ama ses seda çıkmadı. Okula giderken ne giymeyi planlıyorsun dedim, ona da bir cevap gelmedi. Ya yarın akşam iş çıkışı sekiz demeyeceğiz, dokuz demeyeceğiz gidip pantolon arayacağız, ya pazartesi sabah kriz yaşayacağız. Bilmiyorum artık, neredeyse 17 yaşında olduğundan pek öyle sürekli peşine de düşmek istemiyorum. Kendi sorumluluğunu da alması gerekiyor yavaş yavaş bence.

        Eskisi kadar takmıyorum her şeyi. Aşmış olabilirim. Otuz sekize varınca bazı şeyleri taksam da takmasam da her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini anlamış olabilirim. Her sorumluluğu üzerime almanın sonu olmadığını görmüş olabilirim. Daha ben de tam anlayamadım hangisinin geçerli olduğunu. Belki de geçici bir dönemdir, bir süre sonra normale dönebilirim.

                                                                                         

     Çok kitap okuyamıyorum son zamanlarda. Bugün Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı bitirdim. Kült bir eser. Daha önce okumamıştım. Son bir kaç senedir alayım deyip fırsat bulamamıştım. Geçenlerde en sonunda aldım, okudum, beğenmedim. Bana pek bir şey ifade etmedi. İnce de olsa (199  sayfa) sonuçta koca kitapta anlatılan sıradan bir ergenin üç günü. Bunalımları. Yaşadıkları. Duyguları. Fikirleri. Yorumlara baktığımda çok derin anlamlar bulanları gördüm, "tutunamayanlara" duyulan hayranlıkla ilgili paragraflarca yazanı gördüm ama ben bunları pek bulamadım. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ını da pek sevememiştim zaten. Şu "tutunamayanlık" hayranlığını da pek anlamıyorum aslına bakarsanız. Hayatlarındaki her türlü lükse sıkı sıkıya bağlanırlar, kurumsal işleriyle hava atarlar, daha da yükselmek - kazanmak için yapamayacakları yoktur ama konuşurken bir bunalım havası, bir Issız Adam durumları, güya her şeyden vazgeçmişlik yanılsamaları... 
Neyse, elimdeki kitapları okuyup yeni kitap pek almıyorum çünkü kitap fuarı yaklaşıyor:O). Yavaş yavaş alacaklarımı belirliyorum. Notlarımı gözden geçiriyorum. Kitaplarımı listeliyorum. Listem olmazsa emin olamıyorum alacağım kitabın bende olup olmadığına. O kadar çok okuyorum, araştırıyorum, planlıyorum ki, bir süre sonra karışıyor. Bir kaç kere aynı kitabı gidip gidip alınca liste yapmaya başladım.

  Cuma iş çıkışı markete uğradım, biraz  abur cubur olsun evde, cumartesi de izin günüm şöyle keyif yapayım diye. Karnım da  çok acıkmıştı, yemeklik bir şeyler de bakayım dedim. Bazı şeyleri aldım, bazı şeyleri eledim, durdum düşündüm derken, hep istediğim şeyleri seçtiğimi düşünerek mutlu mutlu eve geldim. Paketleri boşaltırken gördüm ki, doğru düzgün bir şey almamışım aslında. Karnım açtı ama yemeklik bir şey yok. E abur cubur da yok. Mısır konservesi, kaşar peyniri, dondurma, sucuk, ekmek. Aldıklarım bunlar. Sonuçta ekmeğin üzerine rendelenmiş kaşar ve sucuk koyup fırında ısıttım - pişirdim, karnımı doyurdum. Üzerine de dondurma yedim. Mısır konservesi duruyor hala. 

Yine görüşmek üzere...

3 Eylül 2017

1088

      Bayram bayram dedik o da bitti neredeyse. Yıllık iznimin de sonuna geldim, salı iş başı. Tatilden döndükten sonra genelde evde oturdum. Pek bir yere çıkmadım. Bir arkadaşım dışında kimseyle görüşmedim. Evi toplayacaktım güya, ince ince her dolabı, çekmeceyi yerleştirecektim. O da yalan oldu, pek canım istemedi. Biraz televizyona takıldım, film kanallarında hoşuma giden ne varsa izledim. Biraz instagramda gezdim, yeni profiller keşfettim. Biraz kitap okudum. Yattım uyudum, geç kalktım bir iki gün, canımın istediği bir iki dolabı yerleştirdim. Mutfağa girdim, bol bol kurabiye, kek vb. yaptım. Her sabah yatak odasındaki  çamaşırları bugün tamamen yerleştirip olayı bitireceğim diye kalktım ama tırtıklayıp bıraktım. Dizüstü bilgisayarının şarj kablosunu yaktım, markette kafamı güm diye  raflara vurdum - acıdı iki gün, mutfak havlusunu tutuşturdum. Telefonumu tamamen bir kenara bıraktım, kimseyle konuşmadım, pek mesajlaşmadım. Alışverişe çıkıp evdeki tabakların büyük boyunu alıyorum diye aynı boyunu alıp geldim.  Geçen seneki botlarımın da aynını beğenip fark edince almaktan vazgeçtim. Bol bol plan yaptım, bol bol hayal kurdum, iş aklıma geldikçe beş dakika düşünüp sonra kendime sınırlama getirdim- normalde bunu hep yapacağım deyip asla yapamıyordum. İşe başladıktan sonra da yapamamaya devam edeceğim büyük ihtimalle. Kitap çok okumadım ama beğenemedim bir türlü, başlayıp başlayıp bıraktım. Sonuçta canım ne isterse onu yaptım, istemediğim hiç bir şeyi yapmadım. Tam da böyle bir tatil istediğimden bence süperdi...

    Yine görüşmek üzere...

26 Ağustos 2017

1087

      Blogumla ilgilendim biraz bu gece. Görünümünü değiştirdim. Linklerimi kontrol ettim. Uzun zamandır aktif olmayanları çıkardım. Ara ara yenilerini ekleyeceğim. 
   
     İznimin iki haftası bitti. Bayram tatili kısmı başladı. Bu sene kendimizi aşarak on günlük bir tatil yaptık. Normalde beşinci günden sonra ailecek sıkıldığımızdan bir rekordu bu bizim için. Gerçi gezdik. Beş gün Fethiye'de ablamda kaldık. Bodrum üzerinden Çanakkale'ye gelip iki gün kaldık. Oradan da Edirne'ye geçtik. Daha sonra fotoğraflı ayrı bir tatil yazısı yazacağım. 
   
      İzindeyken hayatımı ne kadar iş odaklı yaşadığımı fark ettim biraz. Bir çok hobim vardı eskiden. Blogumu bire bir günlük gibi yazardım. Dikiş dikerdim. Etamin işlerdim. Çeşitli defterlerim vardı, onları tutardım. Kitap okurdum, okudukça buraya da yazardım. Kitap okumak dışında bunların hepsini bir kenara bıraktım. Ara ara yine yapayım desem de bir türlü başlayamıyorum. Evet, gerçekten yoğun çalışıyorum aslında. Yoruluyorum. Ama sanki biraz da bahane ediyorum gibi işi. Hayatımı ne kadar çok kapladığını izindeyken anladım. Bu kış bunu değiştirmeye kararlıyım. Hazır evdeyken malzemelerimi biraz toparlayıp hazırlık yapacağım, bu sefer  olacak. 

      
      Hani her sene yılbaşında yeni kararlar alınır ya, benim yıl başlangıcım eylül gibi görünüyor. Bu iş ona benzedi.   

     Evde zaman geçirmeyi özlemişim. Bir yere yetişmek zorunda olmadan yayılmayı. Alarmsız uyanmayı. Bütün gün abuk sabuk ev kıyafetleriyle dolaşmayı. Biraz televizyon izleyip, biraz ev işi yapıp, sıkılınca azıcık bilgisayarda bakınmayı. Mayışınca  olduğum yerde şekerleme yapmayı. 


     Yarın bir iki işim, gideceğim bir düğün var. Sonrasında işe başlayana kadar pek evden çıkmayı düşünmüyorum. 

      Yine görüşmek üzere...

1086

Az önce gözüm döndü bir şekilde ve çokoprens üzerine nutella sürüp yedim. 

Pişman değilim!

7 Ağustos 2017

1085

      Sıcaklardan bunala bunala evde otururken ve çıkmama dört gün kalan yıllık iznimi beklerken aslında elimin altında olmasına rağmen bilgisayar, ne zamandır yazmak istediğimi ve sürekli ertelediğimi hatırlayınca en sonunda kalktım ve yazmaya başladım. 
     
      Evde oturuyorum dediğime bakmayın, çok yoğun bir festival atlattık. Yaklaşık iki hafta geceli gündüzlü, izinsiz çalıştıktan sonra bugün  beşte işten çıkıp eve gelebilince o bana evde oturuyormuşum hep gibi bir hava verdi. 

     Atahan şu sıralar babasıyla işte. Onlar bir derneğin lokalinde çalışıyor. Kocam yöneticisi lokalin, Atahan da garson ya da ara eleman ya da kasa başında. Babası ne iş verirse onu yapıyor. Geç gidip geç geliyorlar. Önce benim yoğunluğum sonra bu iş derken son zamanlarda biraz az görüşebiliyoruz. Fırsat buldukça arayı kapatmaya uğraşıyorum. İzne çıkınca onların saatlerine biraz daha uyum sağlayabileceğim. 

      Geçenlerde elimde torbalar var, hazır olsun diye anahtarımı eve yaklaşırken cebime koymuşum ve unutmuşum. Kapının önünde yarım saat anahtar aradım çantamda. Sonra Atahan'dan alıp eve girdim. Evde de tüm çantayı boşaltıp aramaya devam ettim. Moralim bozuldu çünkü ben hiç ve asla anahtar kaybetmem. İlk defa böyle bir şey başıma geliyordu. Çıkar bir yerden dedim en sonunda, sabah kilitledim mi kapıyı, sonra nereye koymuş olabilirim diye düşünürken, elimi cebime atınca buldum. Hem sevindim, hem şaşkınlığıma şaşırdım:O). 

     İki üç hafta önce bir restorana gitmiştik. Çok kalabalıktı masa, çantalarımızı da bir sandalyeye topladık. Duruyordu kenarda. Arkadaşlar kalkmaya başladı. Uğurlama, sohbet, muhabbet derken unutmuştum çantayı, sonra birden aklıma geldi. Döndüm baktım sandalye bomboş. Tam da arkada ama yol üzerinde duruyor. O an dedim ki, çanta gitti! En son kalkan arkadaşımı aradım, belki o koymuştur bir kenara diye, yok, o kalkarken duruyormuş sandalyede. Soracağım diğer arkadaşlara, tam o anda çalgıcılar geldi, ne sesimi duyurabiliyorum ne yanlarına yaklaşabiliyorum.  Komedi filmi gibiydi. Hani ulaşmaya çalışır kahraman bir şeylere, o arada rüzgar çıkar uzağa savurur, kalabalık bir grup girer  araya geçmek gitmek bilmezler. Bir yandan dört dönüyorum bir yandan içinde neler vardı düşünüyorum ama bir şey diyeyim mi, ne cüzdan, ne kimlik aklıma geldi. En çok ama en çok çantanın kendisine üzüldüm. Çok  özene bezene almıştım, internetten sipariş verip iki hafta gelmesini beklemiştim ve normalde bir çantaya vereceğim paranın iki katını verip çok da severek her gün, yandan asmalı postacı çanta olduğu halde her kıyafetle kullanıyordum. Çantama ağıtlar yakarken bir yandan da içindeki harici diske yandı canım. Tüm arşivim ondaydı. Son zamanlardaki güncel dosyalarımı henüz yedeklememiştim. Yine sağdan soldan toparlardım ama çok zamanımı alırdı ve iş, veri ve zaman kaybına sebep olurdu. Derken derken çalgıcılar uzaklaştı. O tarafta oturan arkadaşlarıma sorabildim, sandalyede çalınır diye alıp masanın altına koymuşlar çantamı:O). 

    Bazen özel notlarımı yazacak gözden uzak bir yer bulamayınca biraz üstü kapalı ya da hafiften şifreli not alıyorum ama sonra kendim de anlayamıyorum tam olarak ne demek istediğimi...

    Son olarak şunu demek istiyorum. Yaz çocuğu olsam da en çok kışı seviyorum uzun zamandır. Dün sabah uyanıp önümüzün sonbahar olduğunu, ağustostan sonra eylülün geleceğini fark edip, sevindim :O).


Yine görüşmek üzere...