13 Şubat 2019

1106

Bu akşam bir arkadaşımın yakın bir akrabasına kanser teşhisi koyulduğunu öğrendim. İnternete girip bir bakayım dedim, ne diyor o kanser hakkında, tedavi yöntemlerinden bahsetmiş, risk faktörlerini vb.sıralamış. Ekstra bir bilgi yok. Halbuki aylar önce babama pankreas kanseri teşhisi koyulduğunda internette aradığım anda karşıma çıkan, dünyadaki en ölümcül 3. kanser türü olduğu ve hastaların en fazla altı ay içinde vefat ettiğiydi. Nitekim babamı da teşhisin beşinci ayında kaybettik. Altı ayı bile tamamlayamadık. Sonuçta babamın iyileşeceği umudumu hiç kaybetmesem de ben bir yandan da babamın yasını daha teşhisi öğrendiğim ilk gün tutmaya başladım!

3 Şubat 2019

1105

      Ben acımı biraz içimde yaşıyorum. Çok konuşasım, paylaşasım yok. Son günlerde en çok kurduğum cümle "İnsan istemiyorum.". Sindirmem gerekiyor iyice. Babamın ölmüş olması çok saçma geliyor bazen. Anlamsız. Beyin biliyor mantıksal bir şekilde de, kalbimin de kabul etmesi için bu süreci yaşamam gerekiyor galiba . Bazı günler gayet normal devam edebiliyorken hayatıma, bazı günler tek bir duygu, düşünce, anı yetiyor sürekli gözlerimin dolmasına. 

         Kanser olan bir arkadaşım var. Arayamıyorum onu. Söyleyecek tek bir moral verici söz gelmiyor çünkü aklıma. Konuşma provamı yaparken kurduğum tüm cümlelerin ucu ölüme bağlanıyor. Babam on saat süren ameliyattan çıktığında "O bile atlattıysa sen havada karada iyileşirsin." demiştim ama babam bile atlatamamış aslında, bunu şimdi anlıyorum. 


      Bir önceki yazımda demiştim ya sanki başka bir Burcu bunları yaşayan diye. Hala daha öyle gibi geliyor. Böyle yazınca biraz depresif görünüyorum belki ama değilim o kadar aslında. Gülüyorum, ağlıyorum, okuyorum, konuşuyorum, ailemle ilgileniyorum, çalışıyorum, hayatıma devam ediyorum. Bunların hepsini yapıyorum da hep bir şey eksik gibi geliyor işte. O eksiklik duygusu belki de bana bunları başkasının yaşadığı hissini veren. Bunların hepsi normaldir belki bu süreçte.


     Sonra yine görüşmek üzere...

24 Ocak 2019

1104

Kanserle olan savaşlarımızdan birini kaybettik. 20 Ocak Pazar günü babam ebediyete intikal etti. O günden bu güne otomatiğe bağlanmış bir şekilde yaşıyorum. Bir başka Burcu cenaze ve defin işlemlerini gerçekleştirdi sanki. Babasını kaybeden de o Burcu. Hayat o Burcu ile bir şekilde devam ediyor da, asıl ben, içerilerde bir yerde kendimi korumaya almış, geçsin diye bekliyorum. Anlatmak zor. Yaşamak daha da zor. Yine bir gün görüşmek üzere...

11 Kasım 2018

1103

        Günler ne çabuk geçmiş. Yazmadığım dönemde çok büyük bir değişiklik olmadı durumumuzda. Babam evde, ameliyat sonrası nekahat döneminde. Ablam ikinci kemosunu aldı, bu sefer biraz daha rahat geçiyor gibi, ben de kontrollere başladım. Geçen haftam doktorda geçti ama daha yaptırmam gereken bir iki tetkik var. Ailemin üç çok yakın kan bağı olan üyesinde art arda çıkınca kanser,  ben, abim, yeğenim ve oğlum da risk altında hissettik kendimizi. Aslında ölümcül aşamaya gelmeden doktora gitmeyen, hastalık konusunda çok umursamaz biriyim ama ailem, kocam ve arkadaşlarım sürekli baskı yapınca ve geç kalmanın tedavide daha zorlu ve uzun süreçlere sebep olduğunu bildiğimden doktora gittim. Şimdilik bir sorun yok gibi ama tüm işlemler bitmedi. Şüpheyle yaşamaktansa ya içim rahatlasın ya da durum neyse bilelim modundayım. Bu yüzden kısa sürede kalan işlemleri de halledeceğim. 

     Yine görüşmek üzere...

20 Ekim 2018

1102

     Annemler üç katlı bir apartmanın orta katında oturuyor. Dün ayrıntılarını aşağıda anlatacağım sebeplerle bir buçuk aydır hastanede yatmakta olan babamı o orta kata yavaş yavaş yürüterek çıkardık. Şimdi bir an için bizi hayal etmenizi istiyorum. Birinci kat ile ikinci katın tam ortasındaki sahanlıkta bir sandalyede babam oturuyor. Annem sağında, ablam arkasında, ben solunda dinlensin diye bekliyoruz. Babam dediğim gibi hastaneden çıkmış, saç sakal şekilsiz, annem onunla refakatçi kalmış bu dönem boyunca ve oldukça yorgun, ablam evden bizi karşılamış, ev kıyafetleriyle, ben babamın çıkarılacağını duyunca işten apar topar izin almışım, kocam gelmiş önce bir buçuk saatte hastaneye gitmişiz, orada bir buçuk saat çıkış işlemlerini beklemişiz, odadan çantaları taşımışım arabaya, sonra yine bir buçuk saat dönüş yolculuğu derken saat öğlenin ikisi olmuş, kahvaltıdan beri bir lokma yememişim ve hepimiz artık eve varmaya 4-5 basamak kalmışken hem heyecanlıyız hem bitik. Neyse, sahanlıkta babamı dinlendirirken önce tesisatçı geldi alt komşuya. Annemi de tanıyormuş, komşuyu sordu, konuştular derken biz üçümüz babamın etrafında, babam sandalyede sahanlıkta bir on dakika kadar sohbet ettik. Yardım teklif etti sağ olsun, babamın kendi çıkabileceğini söyledik, o gitti. Onun ardından kargocu geldi. Elinde bir paket - ablama bir arkadaşının yolladığı kitapmış. Ablamın ismini söyledi, ablam benim dedi, kargocu inanmadı. Bizi sorgulamaya başladı. Normalde başka isme geliyormuş kargolar - evet, ben çalıştığım için bazen iş adresi yerine annemlere yolluyorum kargoları, ev de yakın olduğundan götürmek sorun olmuyor- . Babam hala oturuyor sandalyede, biz etrafında üç kadın, ayakta duruyoruz, kargocuya kendimizin kendimiz olduğunu ispatlamaya çalışıyoruz. Annem, bizi tanıttı. Küçük kızıma geliyordu daha önce paketler, bu da büyük kızım, artık o da burada vb. diye. Kargocu gittikten sonra o an orada gelecek üçüncü bir kişiyi artık kaldıramayacağımızı fark ettim. Babama, hadi devam edelim eve çok az kaldı baba dedim. O da, burası da ev, ne gerek var çıkmaya deyince hepimiz koptuk açıkçası. Büyük ihtimalle komşuların büyük kısmı işteydi, dışarıdaydı, öyle olması da iyiydi çünkü gülme seslerimiz bütün apartmanı doldurdu. Neyse ki bir süre sonra kalan basamakları da yavaşça çıkıp eve ulaşabildik. 


     Daha önce çok üstü kapalı yazdım bu konuda. Ablam Asortik Krep yazmadan ben anlatmak istemedim. 29 temmuzdan beri kanserle yaşıyoruz. Takvimsel olarak baktığımızda üç ay ancak olmak üzere ama bana yıllardır kanser hayatımızda gibi geliyor açıkçası. Ablamın yumurtalık kanseri olduğunu öğrenmemizle başlayan süreç, onun ameliyatı, ardından annemin cilt kanseri teşhisi ve bir operasyonla yarasının alınması, derken babamın giderek sararması, hiç bir şey yememesiyle zorla doktora götürmemiz, tahliller ve pankreasta kitle derken muayeneye - tahlil göstermeye gittiği doktorun 13 eylülde hastaneye yatırmasıyla üç haftalık kan değerlerini yükseltip şekeri düşürecek bir bakım uygulanması, ardından Çapa'daki doktorun ameliyat riskli ben yapamam demesiyle başka doktor ve hastane arayışına girişimiz, Haseki'ye sevk, bir hafta da orada gerekli kontroller ve bakım, ardından on saatlik ömrümüzden ömür götüren bir ameliyattan sonra kitlenin alınması, ameliyat sonrası 10 gün süren bir bakım - tedavi, bütün bu süreç devam ederken bu arada ablamın taramalar sonucunda tedavi takviminin belirlenmesi ilk kemosunu alması, ağırlıklı olarak annemin, ve fırsat buldukça abimin, arada şu an askerde olan yeğenin dönüşümlü benim haftalık izin günlerimde refakatçi olmamız. Hastaneden olmadığım süreçte mümkün olduğunca evde yatan ablama ve ona bakan halama destek olmaya çalışmam. Bu arada bitmekte olan ve benim yürüttüğüm 1,5 senelik bir projenin final çalışmaları, işlerin kendi yoğunluğu, ev, çocuk, koca...


      Buraya kadar anlattıklarım fiziksel yönleriydi sadece. İşin bir de psikolojik yönü var ki, ona hiç girmesem mi diye de düşünmekteyim. Hayatımdaki çok sevdiğim üç insanı kaybetme korkusu, acı çekme ihtimallerine dayanamama, elden bir şey gelmemesi, her şeyin üst üste gelmesiyle rahat bir nefes alamadan, en azından bunu atlattık diyemeden endişe üzerine endişe, dert üzerine dert eklenmesi. Bunları yaşarken etrafımdaki çoğu kişinin patavatsızca yaklaşımları, zaten uzun zamandır eleyip sayısını çok aza indirdiğim dostlarımdan çıkardığım bir kaç kişi daha. Hayatın anlamsızlığı, otomatiğe bağlanıp bir şekilde yaşamı idame ettirme... Başlayıp da kafa yoğunluğundan yarısında nereye bağlayacağımı unuttuğum cümlelerim, yapıp da yaptığımı hiç bir şekilde hatırlamadığım işler, bazen azalan tahammül, bazen sonsuz bir empati gücü. Hiç bir şeye yetememe, yetişememe duygusu... Bütün bunları yaşarken kuyruğu dik tutma çabaları, koy verirsem boğulurum korkusuyla hiç elimden bırakmadığım şakaya vurma ve ironi can simidimin bazen duyarsızlık - umursamazlık olarak algılanması. 

      Zordu her bir anı. Büyük kısmını atlattık gibi. Bundan sonrası için günler neler getirecek yaşayıp göreceğiz. 


     Yine görüşmek üzere...

25 Ağustos 2018

1101

               Bir süredir sağlıkla ilgili sıkıntılar yaşıyoruz. O yüzden keyfimiz yok. Ailecek genel bir moral bozukluğu hakim. Sıkıntılar ciddi ama neyse ki tedavi süreci devam ediyor ve düze çıkacağız. Umut güzel şey. Hele ki hastalıkta daha da önem kazanıyor. Bence iyi kötü bu süreçle başa çıkabilmemizde de faydası oldu. Neyse, güzel şeylerden söz edelim, güzel günler görelim.

            Yaklaşık üç haftadır yıllık izindeyim. Tatile çıkmadık bu sene. Ailemizin yanında olmak istedik. Moral de bozuk olunca çok tat alamayacağımızı da düşündük. Çünkü aklımızdaki düşünceleri, kaygıları, üzüntüleri de beraber götürdükten sonra tebdil-i mekan da fayda etmiyor. Ben de bu fırsattan  istifade evimle ilgilendim rahat rahat. Günler süren bir dolap temizliği süreci oldu mesela. Peki neden bu kadar uzun sürdü? Çünkü kendimi bitirmek için sıkmadım. Canım istediğinde bir kaç çekmeceyi topladım yatak odasındaki, ertesi gün oturma odası vitrinin birini boşalttım temizledim. Oradan çocuğun odasına geçtim, baza altına baktım. Açıkçası bir süre taşınıyor gibiydik. Her tarafta vermek, atmak, değerlendirmek ya da evin içinde yeni bir yer bulmak için ayırdığım eşyalar vardı. Sonunda hepsi yerini buldu bayram öncesi.  Bayram temizliğini de yapmış oldum öyle böyle. Eve ve kendime de zaman ayırmaya ihtiyacım 
vardı, iyi de geldi.

         Son beş altı izin günüm kaldı. Bundan sonra kitaplarımı düzenlemek istiyorum. "Okunacak" yığınlarımla "okuduklarım" biraz karışmış.  Hiç yeni kitabım yok gibi görünüyor bana ama eminim ki bir sürü bulacağım göz atabildiğimde.

        Evi düzenlerken bu kadar çok eşyayı ne ara biriktirdiğime şaştım en çok.  Bir de benim iki oda bir salon kutu gibi eve nasıl bir hangar ya da dipsiz kuyu gibi bu kadar ıvır zıvırı sığdırabildiğime. İşin ilginç yönü ise aslında en az son beş senedir, özellikle sadeleştirmeye çalışıyorum ev eşyasını/giysilerimi ve genel olarak hayatımı. Kullanmayacağım/beğenmediğim/istemediğim bir şeyi bedava bile olsa almıyorum. Misal, evde  bir nihale yetiyorsa bana ikinci hediye gelse başkasına veriyorum. Kıyafetleri sürekli ayıklıyorum. Sıkıldığım, artık kullanmak istemediğim ya da varlığını unuttuğum ne varsa uzaklaştırıyorum evden. Yine de tüm dolaplar, çekmeceler dolmuş. Düzenledikçe muazzam boyutta yer açıldı. İzin dönemlerini beklemeden dönem dönem bunu tekrarlamaya karar verdim ama bakalım uygulayabilecek miyim...

      Yine görüşmek üzere...

2 Ağustos 2018

1100

        Bugün çok yorulduğum bir gün oldu. Hem fiziksel hem de psikolojik açıdan. Yağmur yüklü bulutlar gibi hissediyorum kendimi, yükümü boşaltacak yer arıyorum da, buna ne mekan uygun ne de zaman... Nasıl güzel bir rüzgar esiyor halbuki, ruhumdaki tozu toprağı alıp götürecek cinsten.

        İstemiyorum şu an ne anlatmak, ne de dinlemek. Uzun muhabbetlere de hiç tahammülüm yok. Hayatın bize getirdiği bir sürü sürpriz oluyor. Kimi iyi, kimi kötü. Güzellikleri mutlulukla karşıladığımız gibi üzüntüleri de tevekkülle karşılamak gerekiyor.

        “Kalabalıklar içinde yalnız” diye içini boşalttığımız bir klişemiz vardır ya hani bizim. İşte bazen bu klişeyi dibine kadar yaşıyorum. Aslında hayat da böyle bir şey galiba. Yine görüşmek üzere...