19 Mart 2015

Hani "iç sesimiz" ile düşünürüz ya bir çok şeyi gün boyunca. Ben az önce iç sesimin son on beş cümlesini Rum şivesiyle kurduğunu fark ettim. Nereden, ne alaka bilmiyorum ama fark edince kendime çok güldüm.

14 Mart 2015

Ev halkı, Paris de dahil olmak üzere, uyuyor. Şu güzel izin günümde tam tamına yediye on kala uyanmış olan ben ise internette geziniyorum. Oyun oynayıp sağa sola bakınıyorum. Son üç gündür hiç bilgisayarı açmamıştım ama yine de en fazla bir saat yetiyor. Sıkılmaya başladım bilgisayardan.

 Görüşemediğimiz günlerde kocam, kontrole gitti ve kırık kemiğinin tamamen kaynadığı güzel haberiyle döndü. Bir yandan da doktor saatli bomba gibi olduğunu dikkat etmesi gerektiğini söylemiş. Zaten temkinli hareket ediyor ama bir yandan da yavaş yavaş dört aydır uzak kaldığı sosyal ve gündelik hayata dönüyor. Bir süre sonra biraz daha da toparlayınca da çalışmaya başlayacak. O çalışmaya başlamadan bizim hayatımız da normale dönmüş olmayacak. Yine de iyileşmiş olduğunu bilmek güzel:O).

Yine görüşemediğimiz günlerde ablam geldi gitti. Gündüz işteydim ama izin günlerimde ve iş çıkışlarında mümkün olduğunca çok görüşmeye çalıştık. Yetmedi ama yine de iyi geldi.

Bunlar dışında kitap okuyorum bol bol. Ev sık sık alıp başını gittiğinden durdurmaya çalışıyorum bu gidişatı ama pek başarılı olamıyorum. Atahan hastalandı bir ara ona çok üzüldüm. Şimdi iyi gibi. 

Ve işte deli bir koşturmaca. Tam acil işler bitti dediğimde ortaya çıkan yapılması zorunlu rutin işler. Haftada dört saat gönüllü verdiğim dersler. Günler geçip gidiyor...

2 Mart 2015

Son iki üç gündür, üç aydan sonra kocam evden çıkabilmeye başladı artık. Çok mutluydum bu sebeple. Hala daha normal düzene dönemesek de dönmeye yaklaştık gibi.

Dün mesela dört aydan sonra ilk defa arkadaşlarla buluştuk, dışarıda yemek yedik, eğlendik. Ve ne kötü şansımız varmış ki koca restorandaki o kadar sandalye içinde kocamın oturduğunun ayağı kırık çıktı. Kalkarken kırılıverince yumuşak bir şekilde yere oturmuş oldu, bir zarar da görmedi ama hepimizin yüreği ağzına geldi. Bir an düşündüm bütün o sıkıntıları, üzüntüleri tekrar çekmeye hazır mıyım diye, hazır değilim. Ha bir şey olsaydı mecbur dayanacaktık ama iyi ki olmadı, iyi ki.

Dün hafiften boğazım ağrıyor gibi derken bugün nezle tüm etkileriyle kendini gösterdi. Çok keyfim yoktu o yüzden. Ev de nasıl berbat bir durumdaydı, hem dağınık hem pis. Hafta sonu çok fırsat bulamayınca derleyip toparlamaya bugüne bırakmıştım. Yavaş yavaş, dinlene dinlene biraz toparladım biraz temizledim ama istediğim gibi derin olmadı da normale döndürecek kadar oldu.

Yemeği de ocağa koyup, dinlenirken bakınmak üzere bilgisayarı açtığımda ise çok sevdiğim bir öğrencimin vefat ettiğini öğrendim. Hastaydı, hastanedeydi ama ölüm aklıma bile gelmemişti, bir süre sonra iyileşir, çıkar diye düşünmüştüm. Çok üzüldüm. Geçenlerde de Çanakkale'den bir arkadaşımız vefat etmişti. Daha onu içime sindirememiştim. Sinirlerim bozuldu. Oturdum ağladım, kalktım ağladım. Önce kaybettiğim öğrencime, arkadaşıma, sonra son zamanlarda aldığım ölüm haberlerine. Sonra adaletsiz dünyaya. Sonra tüm üzüntülerime derken ablamı özlediğime ağlıyordum en son.

Canım sıkkın :O(.

16 Şubat 2015

ÖZGECAN İÇİN...

Tecavüz Günlüğü
bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur
sıtmalı akşamlardan biriydi
yürüyordum sabıkalı kaldırımlarda
ilkin arkamda gürültülü adımlar duydum
korkacaktım vaktim olsaydı
evimi kim bu kadar uzağa koymuştu
ya da ben neden bu kadar uzaklardaydım
yağmur çiseliyordu
aylardan marttı
günü sorma bana anne
gölgeleri onlardan önce çöktü üstüme
üç kişilerdi
yok hayır
otuz kişilerdi
belki de
üçyüz…
bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur
biri ağzımı kapattı
diğerleri beni sürüklediler çıkmaz bir sokağa
çantam düştü kolumdan
sonra hani ben çırpınıyordum ya
yaşamak gibi
zaman gibi
özgürlük gibi
isyan gibi
kolyemdeki sahte inciler döküldü yola
bir kedi bakıyordu gözlerime
gözlerim konuşmayı
bağırmayı
haykırmayı
çok istiyordu anne
elbisemi yırtarken onlar
minarede ezan sesi
‘bari ezan bitene kadar bekleyelim’ dedi
sapsarı dişleri olan
‘vakit yok’ dediler
vakit yoktu anne
ne yaşamaya
ne de ölmeye
karanlıkhiç bu kadar siyah olmamıştı
ve
hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım
çırpınıyordum
çırpındıkça
saksıdaki zambaklarım ölüyordu
vitrinlerde beğendiğim elbiseler
duvarda asılı diplomam
çeyiz sandığımda oyalı havlularım
sevdiğim oğlanın dudakları ölüyordu
bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur
tecavüz edilirken
ağlamaz insan anne
tecavüz edilirken
kanamaz insan
yalvarmaz
acımaz
umut etmez insan anne
tecavüz edilirken
çocukken dinlediğin bir masal aklına gelir
bedende kocaman kıllı eller
bilekler sürgünde
dudağın kenarında bir kan çiçeği
soldu solacak
salyalar boyunda
salyalar göğüslerinde
salyalar saçlarında
salyalar anne salyalar...
tecavüz edilirken
çocukken dinlediğin bir masal aklına gelir
neydi o masalın sonu
onu düşünürsün
bir varmış bir yokmuşla başlıyordu
ama nasıl bitiyordu
hatırlayamazsın
her şeyi hatırlarsın
bir onu hatırlamazsın
tecavüz edilirken
insan en çok kendine sarılır anne
ben kendime sarıldım
‘ağlama’ dedim
ama
‘acımayacak’ diyemedim
‘geçecek’ diyemedim
acıdı
ve
geçmiyor anne
bacak aramda bir güvercin ölüsü var anne
şimdi bütün gökyüzü benim olsa nolur.
T a m e r D u r s u n






Özgecan'a içim yanıyor. Söyleyecek başka hiç bir şeyim yok. 

8 Şubat 2015

Özellikle feyste meyste son derece havalı (olduklarını zannettikleri) fotoğrafları paylaşıp altına da "deyil" vb. türünden yanlış yazanlar var ya, konumları ne olursa olsun bitiyorlar o an benim gözümde. Acıyorum o zavallılıklarına. Doğrudan seviyelerini belli etmiş oluyorlar bence. Böyle yazınca biraz acımasız göründü galiba ama benim için durum bu!


6 Şubat 2015

Şu anki evimi pek sevmiyorum. Uygun zamanda değiştirmeyi düşünüyoruz. Evin, bence tüm olumsuzluklarına rağmen, en en güzel yönü annemlere çok yakın olması. Geçen akşam markette karşılaştık mesela: Altı gibiydi saat. Ben annemin toplantıda olduğunu düşündüğümden aramamıştım. O benim çoktan işten çıkıp eve gittiğimi düşündüğünden aramamış derken ikimiz de birbirimizi düşünmüş ama harekete geçmemişiz. Sonra markette selam verirken ben çalışanlara, sesimi duymuş annem. Ben de göz ucuyla yanımda duran kadını fark etmiştim ama geçerken çok dikkat etmeyi düşünmüyordum. Onun bana doğru dönmesiyle birbirimizi fark ettik ve şaşırdık. Biliyorum aynı mahallede, birer sokak arayla oturan iki kişinin yakındaki markette karşılaşması büyük bir mucize değil. Belki abartıyorum durumu ama sonuçta hoşuma gitti ve mutlu oldum:O).

Bu akşam iş çıkışı, ameliyat olan bir arkadaşımıza geçmiş olsuna gittik. Sabah iş yerinde görüşmüş olmamıza ve akşama ona gideceğimizi söylememize rağmen unutmuş bizim geleceğimizi. Bunu da kapıda bizi karşılarken söyledi. Bozuldum açıkçası. Her şeyden önce, unutmuş olsa bile, bence bunu bizimle paylaşmasına gerek yoktu. Bu bilgi olmadan da hayatıma devam edebilirdim. Sonra bütün gün çalışmışız, yorulmuşuz. Mis gibi evimize gidip, karnımızı doyurup, ayağımızı uzatıp yatmak, ailemizle vakit geçirmek varken, sana değer vermişiz çıkıp gelmişiz. Bu mu senin bize verdiğin değer? Daha kapıda, ayakkabılarımızı üstümüzü başımızı çıkarmadan, ben sizin geleceğinizi unutmuşum, diye karşılanmak hoş olmuyor. Ben arkadaşlarımdan hiç bir maddi değer beklemem hiç bir zaman. Ama manevi olarak benim onlara gösterdiğim özeni onların da bana göstermelerini beklerim. Arkadaşlık, dostluk böyle gelişir. Tek taraflı özveriyle de bir yere kadar gider. Arkadaşlarımdan zor vazgeçerim genelde. Hoş görülü yaklaşmaya çalışırım. İdare ederim çoğu davranışlarını. Ama benim onlara verdiğim değerin, onlar tarafından  bana verilmediğini gördüğüm zaman da kademelerini düşürürüm. "dost"tan "arkadaş"a gerekirse de "bir tanıdık" a kadar düşer. İşte bu akşam gittiğim arkadaşım uzun zamandır bonus hoşgörü puanlarını kullanıyordu e artık onlar da bitti. Ne yapacağım, selamı sabahı kesip küsüp oturacak mıyım? Hayır. Hayatımda, kalbimde ve düşüncelerimde eskisi gibi yer bulamayacak. Olay bundan ibaret.

Günler su gibi akıp geçiyor. 

Genelde erken yatıp erken kalkıyorum. Bu gece biraz geçe kaldım. Evet, tamam, biliyorum yarın zombi gibi olacağım. Onu da yap, buna da bak derken yatamadım bir türlü. Bu yazıyı da sıcağı sıcağına yazmasaydım, yarına bıraktığım yüzlerce yazı gibi yazılmaya fırsat bulunamadan aklımdan silinip gidecekti..


29 Ocak 2015

Geçen hafta sonu kocam iki ay sonra yeniden yıkanabildi. O ferahladı, ben mutlu oldum. Bu cümleyi okuyanlar belki iki saniyeliğine "evet sağlık önemli" diye düşünecek. Bir kısmı "çok şükür, ben iyiyim " deyip geçecek. Az bir kısmı - belki bu tarz bir hastalık yaşayanlar ya da şu an evinde hastası olanlar- beni anlayacak. Ne hissettiğimizi- ne yaşadığımızı biliyor olacak. Büyük bir kısmı ise hiç anlamayacak. 

Şu kırık ve ardından ameliyat sürecinde en çok kızdıklarım gelip gidip "Bu da bir şey mi, benim kaynımgil beş ay yattı, karşı komşumun görümcesi aylarca acı çekti" şeklinde kendi tecrübelerini anlatanlar. Tecrübe paylaşımına karşı değilim tabi ki, bazen pratik çözümler, çareler çıkabiliyor ortaya da hastalık yarıştırmaya gittiği zaman olay, tepem atıyor.

Dün kahve içtim bir arkadaşımla, uzun zamandır evden işe - işten eve modunda olduğumdan iyi geldi. Aslında dün uzun zamandır hep ortaya "iş çıkışı kahve içelim" lafını attığımız bir türlü gerçekleştiremediğimiz arkadaşlarımla içecektim kahveyi ama olmadı. Bugün dedik, başka bir işi çıkınca içlerinden birinin yine erteledik. Sonra yorgun olduğumu fark ettim. İçseydik de ölmezdim tabi ki de içmeyince de kendimi eve attım ve iyi geldi. Simit almıştım eve gelirken. Çayla simit keyfi yapınca yemek de yemedik bir daha. Ben de aldım kucağıma dizüstünü, keyif yaptım. Normalde yarım saat sonra canım sıkılır bilgisayardan, yorulup bırakırım bir kenara ama bu gece takıldım bir kaç saat. Bu da bir değişiklik oldu, iyi geldi.

Fala inanma falsız da kalma demişler ya. Çok inanmıyorum, pek fal da baktırmıyorum. Yıllar sonra kahve falı baktırdım ilk defa. Normalde Türk kahvesi de pek içmediğim için zaten, fal merakım da  yok. Bu sefer de ben istemedim aslında. Arkadaşım ısrar etti. Ben de kırmadım. Genel olarak güzel şeyler söyledi. Ben de mutlu oldum. Ama o güzel şeylerin hepsi yıllar içinde gerçekleşecekmiş. Sabretmem gerekiyormuş. E yapacak bir şey yok, sabredeceğiz:O). Yıllar sonra da olsa iyi şeylerin beni beklediğini bilmek güzel. Sadece sevdiğim birine yorduğum bir tarif yapıp bir hastalıktan bahsetti ona biraz kafam takıldı ama belki de yanılmıştır o konuda.  

Geçen hafta aşıya götürdük annemle Paris'i. Giderken yol boyunca acı acı miyavlıyor, ağlıyor her seferinde. Dönüşte ise gıkı bile çıkmıyor. Galiba giderken beni nereye götürüyorlar diye düşündüğünden korkuyor, dönüşte eve döndüğümüzü bildiği için rahatlıyor. Normalde kediler 4.5 kg kadar olurmuş Paris an itibariyle 6.5 kg. Tombul değil ama, veterinerimizin dediğine göre iri bir kedi, cinsi öyle. Biraz da vahşi. Veteriner her seferinde kol boyu koruyucu eldiven giyip öyle yapıyor aşısını. Daha önce giymediği bir seferinde elini paralayınca pençeleyerek, böyle yapmaya başladı. Ve tıslamalarıyla hırlamaları sokaktan duyulacak seviyede oluyor.  Sanki bir buçuk yaşında evcil bir kedi değil de az önce ormanda yakalanıp getirilmiş vahşi bir kaplan gibi davranıyor Paris. Beni bile korkutmayı başarıyor ki, ben onun her haline alışığım aslında.

Bu arada Atahan takdir aldı. Evde babasıyla yayılıp keyif yaparak ve canı istedikçe arkadaşlarıyla buluşarak değerlendiriyor tatilini.

 Buraya böyle oradan buradan aklıma estiği gibi yazınca, bir arkadaşımla sohbet etmiş gibi hissettim kendimi, iyi geldi. Yine görüşmek üzere...