3 Mart 2012

En sonunda!

Evimizdeyiz.

Bir aradayız:O)
Atahan'ın blogunu okumayan kaldı mı? Yaşına göre güzel yazıyor bence ya da her zaman olduğu gibi kargaya yavrusu kuzgun görünüyor. Ya da kuzguna yavrusu anka görünüyor:O). Ya da her annenin dediği gibi: benim yavrum eşsiz bir yetenek:O)...

Galiba ben annemlerde kalmaya başlayalı bir buçuk ay kadar oldu. Bana yıllar gibi gelmeye başlasa da. Bu akşam iş çıkışı eve uğradım. Kaloriferi toptan kapatmıştım. Açtım. Hafta sonu hafiften eve geçmeyi düşünüyorum artık. Burada beş on bavul eşyamız var gibi. O da lazım, bu da lazım derken temel ihtiyaçlarımızı teker teker getirince, ev boşaldı, burası doldu gibi geliyor bana.

Bir önceki hafta cuma günü izin yapmıştım en son. Normalde pazar olan iznimin gününü değiştirip. Cumartesiden beri kesintisiz çalışıyor oldum. Artık yoruldum. Bu hafta normal düzende kullanacağım iznimi. Bu da demektir ki yarın da iş var. Yine de aslında hafta sonu olduğundan ve ertesi günüm tatil olduğundan bana tam bir iş günü gibi gelmiyor. Genelde cumaları geç yatıyorum. Bazen kitap okuyorum ikiye üçe kadar; bazen Yalan Dünya ardından Beyaz Show yapıyorum; bazen de bilgisayara takılıp özellikle, kaçırdığım blogları topluca okuyorum.

Pazartesiden beri Asortik'im Krep'im burada. Gündüzleri ben çalıştığımdan, o da işlerini halletmek için koşturduğundan, akşamdan akşama da olsa bir aradayız. Hatta beraber yattık kaç gecedir. Normalde ben erken yattığımdan onun yanıma geldiğini bile duymayacak kadar derin uykularda oluyordum ama dün gece ilk defa denk geldi yatışımız. Ben hayatımda bu kadar çabuk uyuyan bir insan görmedim. Daha ben yorganı üzerime çekmeden o uykuya dalmıştı.

Şubatın son günü benim tarih sınıfını geziye götürdüm. Otuz kişiydik. Görevli ve hepsinden sorumlu kişi bendim. Programı ben yaptım. Müzeleri araştırdım. Hava durumunu kontrol ettim. Aracı ayarladım. Katılan listesini toparladım. Gezi için özel hazırlanan sandviçleri sipariş ettim. İlk defa böyle bir şey düzenledim ve hazırlığından bitişine her şey benim sorumluluğumdaydı. Bir aksilik olacak diye korkmadım değil ama süper güzel ve eğlenceli geçti. Sabah sekizde toplandık. Önce Panoramik Müze'ye, ardından Topkapı Sarayı Müzesi'ne gittik. Panoramik Müze etkileyiciydi ama grubu takip etmekten tam anlamıyla tadına varamadım. Topkapı Sarayı ise muhteşemdi benim için. İki müzeyi karşılaştırmak gerekirse, Panoramik ne kadar etkileyici olursa olsun, tüm puanlarımı Topkapı Sarayı'na veririm çünkü biri yeni yapılmış, o ortamın hissi verilmeye çalışılmış bir binayken, Topkapı Sarayı'nın taşı toprağı tarihti. Sanki hala on beşinci yüzyılın havasını soluyormuş gibi hissettim orada olduğum sürece. Topkapı Sarayı'na vardığımızda güneş parlıyordu dışarısı soğuk olsa da. Aracın içi havasız ve sıcaktı. O bunalmışlıkla ben montumu almadan indim. Bir süre gezdikten sonra oldukça üşüdüm tabi ki. O arada şöförü aradım, aracın hala bizi bıraktığı yerde, kendisinin de içinde olduğunu öğrenince, benim grubu bizimle birlikte geziye gelen bir öğretmenimize teslim edip on dakikada montumu alıp geleyim dedim. Gittim, montumu aldım, oldukça uzun da bir mesafe yürüdüm, aynı yolu geri döndüm pestilim çıkmış bir vaziyette. Gişelere vardım ki, içeri giremiyorum. Meğer müze kartla üç saat içinde aynı mekana tekrar giriş yapamıyormuşuz. Sonuçta grup içeride kaldı, ben onları gişelerin önünde bekledim. Çıktığımda bütün öğrencilerim sırayla takıldı tabi ki, "hocam nerdesiniz, bizi bırakıp nereye gittiniz" diye. Neyse ki aslında gezinin sonuydu ve yarım saatten fazla ayrı kalmadık. Dönüşte de tahmin ettiğimizden erken varınca Çekmece'ye, bir kafede balık ekmek yiyip, kafenin de boş olmasından faydalanarak gönlümüzce eğlendik. Bizim öğrenciler kurtlarını döktü daha doğrusu, ben de keyifle onları izledim. Ertesi gün de tarih dersim vardı. Hepsine geziyi anlatan bir kompozisyon yazma ödevi verdim. Çok güzel anlatmışlar. Yaşları on yediyle elli arasında ama yazılarında ilkokul öğrencisi saflığı vardı. Belki de çeşitli sebeplerle okullarına bire bir devam edemediklerinden, şu an yaşları ne olursa olsun, hala lise öğrencisi duygusallığındalar. Bu derslere başlamadan önce tereddüt etmiştim acaba onlara faydalı olabilir miyim, bir öğretmenlik geçmişim yok, başarılı olurlar mı, onlara bir şeyler verebilir miyim, diye ama şu an görüyorum ki hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biriymiş. Sınıfımı seviyorum. Bazısı kardeşim olabilecek yaşta, bazısının benimle yaşıt çocuğu var ama ben onlardan çocuklar diye bahsediyorum genelde ve ilginçtir, bu, onların da hoşuna gidiyor.

Yine görüşmek üzere...

24 Şubat 2012

Kocam döndü ÇanakKale'deN. Şu an onun yanındAyIM. Ve çoK MutlUyuM:O). Güzel bir tesadüf sonucu Normalde pazaR olan İzNimİ bu HaftA cuma günü kullandıM. yANi bugün evdeyim, Onun yAnındA:O). Atahan'I da okula göndErmedik üçümÜZ BiR aRadAyız. AnnemlerdeyİZ GERçi Hala eve Geçmedik. Yazıyı da telefoNdan yazIyOrum nedense ayaRlAyamadım harFlEr bir büyük oldu bir küçük ama soRun DeĞiL. Mutluyum ve öteSi yOk:O)

22 Şubat 2012

AŞK VE ÇOCUK

Binchy'nin son kitabı :O). Pazartesi akşamı aldım. O gece bitirdim. Sabah üçe kadar okuyunca gözlerim kıpkırmızı dolaştım tüm gün boyunca ama değdi. Hikayenin sonunu merak etmiştim. Tahmin ettiğim gibi bitti. Binchy beni şaşırtmadı ama bu bitiş de hoşuma gitti.

Bu kitabında eski karakterler de bol bol geçiyor. Bu benim hoşuma gidiyor. Yepyeni bir öyküde eskiden kalan dostlar bulmuş gibi oluyorum. Onların hayatlarının devamına dair ipuçları elde etmeyi seviyorum.

Bu kitabı bir gecede yalayıp yuttum ama bir süre sonra tekrar okuyacağım. Daha yavaş, sindire sindire.

Özellikle Binchy sevenlere tavsiyemdir. Bir an önce alın, okuyun....

21 Şubat 2012

İşte oğlumun blogu:

www.atahanin.blogspot.com

18 Şubat 2012

Babasının yokluğunda oğlumla annemlerde yatıyoruz. Beraber. Her akşam ancak benim, "hadi artık" dememle son bulan bir sohbetimiz oluyor. Dün gece Atahan "Anne, biliyorsun ben artık büyüdüm..." diye başlayınca cümlesine, sonunu çok merak ettim. "Sana bir şey soracağım ve doğruyu söyleyeceksin" dedi. Aklımdan bin bir soru cümlesi geçerken; bir yandan da "Eyvah! Gerçekten de o kadar büyüdü mü acaba?" diye düşünüyordum. Sonunda soru geldi:
-"Diş perisi gerçekten var mı? Yoksa sen mi koyuyordun bir lirayı benim yastığımın altına?"
-"A, bir lira mı koyuyordum, ben daha fazla hatırlıyordum." dememle, sorusunun da cevabını almış oldu.
Gecenin sessizliğinde kahkahalarımız patladı.

Bir süre sonra Atahan'a da bir blog açma fikrini öne sürdüm. Bahaneyle, farkında olmadan, yazsın ve kendini geliştirsin istiyorum. Neyse, blog fikri onun da hoşuna gitti. İlk yazısının başlığını "Kahroluş" koyacakmış. Ve o yazısında diş perisinin olmadığını öğrendiği andaki duygularını anlatacakmış.

Kedi beslemek istiyorum evde. Bu istek bende zaman zaman sönükleşir, zaman zaman alevlenir ama hiç bir zaman geçmez.

Kocam bugün doktor kontrolüne gitti. Bacağın durumu iyiymiş çok şükür. Alçısı çıkmış. Yavaş yavaş üzerine basabilirsin demiş doktor. Biraz daha kendini toparlar toparlamaz, çok yakın zamanda, dönecek inşallah evine. Gün sayıyoruz neredeyse.

Bunlar dışında ne var ne yok derseniz... Ekmek elden su gölden şeklinde yaşıyorum annemle babam sayesinde. Yemek düşünmeme ve yapmamaya çok alıştım:O). Günler bir yandan çok hızlı geçiyor; bir yandan çok yavaş. Hem çok şey yapayım istiyorum, hem de hiç bir şey. Haftaya öğrencilerime kek sözü verdim mesela. Küçük browniler yapacağım onlara. Pazar günü halk oyunlarının minik bir kahvaltısı varmış. Velileri kaynaştırma amaçlı, oraya gideceğim. Bu gece sabahın üçü oldu ben hala yatmadım. Yarın iş nasıl geçer bilmiyorum. Annem bilgisayarı da alınca çok ilerledi blog işlerinde. Ve bizim kurs merkezinde bilgisayar kursuna da başladı. Hoşuma gidiyor onun bu becerisi. Son diktiği ama henüz bitirmediği yatak örtüsü muhteşem olmuş. İki birbirine benzer örtü dikip birini bana verecekmiş, birini Asortik'e. İyi ki ablam şu sıralarda İstanbul planları yapmıyor, onun yokluğunda bu ilk diktiğine hemen el koyma planları yapıyorum.

Bu arada eski yazıları yine arşivleyip, 2005 tarihli ilk yazımı ve son bacak kırıklı yazıları bıraktım sadece. Temizlik zamanı çoktan gelmişti de benim elim değmemişti nedense. Bacak kırıklıları da arşivleyecektim aslında ama geriden takip edenler son yazıyı okuyup konuya tamamen Fransız kalmasınlar istedim. Ben de son aylarda genelde biriktirip toptan okuduğumdan biliyorum bazı konuların eski yazılarla beraber tam olarak anlam kazandığını. Neyse...

Yine görüşmek üzere...

12 Şubat 2012

BİZİ AYIRAN BACAK :o)

Bizi Ayıran Nehir diye bir filmi vardı sanki Brad Pitt'in. Güzel filmdi diye hatırlıyorum. Bir ara bulup yine izlemek lazım.

Evimdeyim bugün sabahtan beri. Arkadaşım gelecek onu bekliyorum. Erken geldim kaloriferin ayarını biraz yükselttim ev iyice ısınsın diye. Neredeyse üç haftadır evde doğru düzgün kalmıyoruz. Doğal gazı tamamen kapatmadım ama evden çıkarken iyice düşük sıcaklığa ayarladığımdan oturulmayacak kadar soğuk olmasa da, rahat oturulacak ısıda da olmuyor.

Kocamı özledim. Hem de çok çok. Onun evde olmasını özledim. İş dönüşü geldiğimde beni bekliyor olmasını özledim. Kafamı göbeğine yaslayıp uzanmayı özledim. Bir de onunla ıvır zıvır konulardan konuşmayı. Günlük dedikoduları yapmayı ve ona söylenmeyi. Beraber gülmeyi. Özledim işte her şeyini.

Genelde kocamı özledim dediğimde şaşırıyorlar arkadaşlarım. Ben de onların şaşırmasına şaşırıyorum. Biz çok yapışık değilizdir normalde ama ayrı da değilizdir. Ben kitap okusam o televizyon seyretse, o esnada muhabbet etmiyor olsak bile, evde oluşu hoşuma gider. Ya da dışarıya gittiğinde belli bir saatte döneceğini bilmek güzeldir. Her akşam her akşam bomboş eve dönmek ise hiç de hoş bir şey değildir. Ya da senelerdir yalnız yaşayan biri için belki güzeldir ama evde insan sesine, sevdiğine alışmış biri için hiç hoş değildir. Bilmiyorum hem iki hafta geçtikten sonra hala daha özlemediğim birine de koca demem ben zaten. Gerçi onu daha hastanedeyken bırakıp gelişimin üzerinden ancak bir hafta geçti ama toplamda evdeki yokluğu üç haftayı buldu.

Bir süre daha ayrı kalmak zorundayız. Bacağının durumu iyi gibi gerçi. Onun da canı hep yatmaktan acayip sıkılsa da başka bir sıkıntısı yok gibi. Yine de bir hafta sonra dikişlerini aldıracak ve iki hafta sonra da kontrolü var. Doktoruna görünüp son durumu öğrendikten sonra gelir ancak bu tarafa. Sağlık söz konusu olmasa hemen dönmesi için tüm imkanlarımı seferber eder, yapabileceğim tüm baskılarımı yapardım. Hoş o da bunlara gerek kalmadan çoktan dönmüş olurdu zaten:o).

Annemlere taşınmış gibiyiz Atahan'la. Hala daha eve dönmek istemiyor. Babası gelmeden de dönmeyecek büyük ihtimalle. E ben de onu annemlerde bırakıp kendi evimde kalmayı gereksiz gördüğümden iş kıyafetlerim, günlük eşyalar, onun okul eşyaları derken neredeyse yerleştik oraya. Çağıl da annemlerde bugünlerde. Evde bağırış çığırış, hareket ve aksiyon eksik olmuyor. Akşam Çağıl'a "Böğürgeç" dedim diye o da bana sataşıp durdu mesela. Sonra harika bir pasta yaptım onlara, çayın yanında çok güzel gitti. Çağıl'a takılıp durduk hepimiz. Geçen gün turuncu bir battaniyeyi boğazına Süperman gibi bağlayıp "yaratıcı düşünme süreci" başlattığını söylemişti mesela. Ona göndermeler yaptık. En son gece çekirdek çitleyip kola içerek İndiana Jones izledik. Acayip uyku bastırmasaydı mısır da patlatacaktım onlara ama hem yerimden kalkmak çok zor geldi o kadar mayışmışken, hem de filmi kaçırmak istemedim.

Arkadaşım gelmek üzere. Ben kaçtım. Yine görüşmek üzere:O).

5 Şubat 2012

Onu bırakıp geldim. Yarın işe gitmek zorundayım. Yine bile beklediğimden fazla izin verdiler. Ölü gibiyim desem. Görünüşte değil ya da gündelik hayatta. Ama kalbim şimdilik ölü. Aklım onda, ruhum onda ve tabi ki kalbim de onda. O yüzden ölü gibiyim. Ya da robot da diyebilirim. Varlığımın yüzde yirmi beşlik bir bölümü hiç bir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ediyor. Yüzde yetmiş beşi de kendi içinde saklı ve başka bir yerde.




Hala hastanede. Belki bacağın durumu iyiyse yarın çıkacak. İyi olmasını umuyorum. Ve çıkmasını tabi ki. Ne olursa olsun evde daha rahat eder.





Günde yirmi beş kere arıyorum zaten. Konuşuyoruz. Aklıma gelen şeyleri ona anlatıyorum hemen. Ufak tefek ve saçma ve önemsiz olsa da. Bir de eve kedi almak için baskı yapıyorum. Sana terliklerini getirir diyorum ikna edebilmek için. Oysa o terlik bile giymez. Hoş zaten kediler de terlik getirmez ama bu önemli değil. Gülüyoruz ya bunu her dediğimde, önemli olan bu:O).





Atahan'ın da morali bozuk. Onu da aldım gelirken. Yarın okullar açılıyor zaten. Çok üzüldü. Normal bir çocuğun üzüleceğinden daha fazla üzüldü belki de çünkü o asla çaktırmasa, her zaman güçlü erkeği oynamayı sevse de aslında dibine kadar duygusaldır. Moral gezisi yapacağız birazdan. Kitapçıya gitmeye karar verdik. Ana oğul gezeceğiz.





Akşama da Çağıl'a "hoşgeldin" pastası yapacaktık. Çağıl önce okul işlerini halletmek zorunda olduğundan bu gece yurtta kalacakmış, yarın gelecekmiş eve. Olsun biz yapalım yine de dedim ama Çağıl abim gelmeden ben de yemem dedi. Abisine de sonuna kadar sadık.





Kocamı da alırız geliriz hafta sonu gibi düşünmüştüm. İlk gittiğimde. Perşembe ameliyat olacak ya pazara kadar daha iyi olur gibi gelmişti. Olmayınca çok sarsıldım. Gözümle görsem de iyi olduğunu, bilsem de, bırakıp gelmek zordu. Oradayken bir an bile ayrılmadım yanından. Depoladım onu kendimde. Bu iyi geldi. Uyurken izledim onu, elini tuttum. Daha doğrusu sürekli el eleydik zaten:O). Taze aşıklar gibi.





Neyse, demiştim ya, bunlar da geçecek. Biz neleri atlatmadık ki. Şimdilik zorunlu sebepler yüzünden ayrıyız sadece. Yakında kavuşacağız:O).





Yine görüşmek üzere...