28 Mart 2016

29

          Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi işyerim çarşı içinde. Babam arada fatura yatırmaya geldiğinde bana da uğruyor beş dakika. Merdivenleri çıkmak onu zorladığından, aşağıya inmem için haber veriyor. Gitmeden önce de mutlaka beraber bakkala uğruyoruz ve bana çikolata alıyor. Geçen gün de aynı şekilde bakkala uğradık. Hangisinden istediğimi sordu, ben istediğimi gösterdim. Şakalaştık. İki tane aldı. Halimize bakkal da güldü. Olayın asıl hoş tarafı ise tam kasanın önünde duran müşterinin babamın "Çocuğa çikolata alacaktım." sözü üzerine küçük bir kız çocuğu görmeyi bekleyerek arkasına dönmesiydi. Büyük ihtimalle o da bir iki laf ekleyip şakalaşacaktı küçük kızla; kazık kadar koca bir kadın olan beni görünce son anda kelimelerini yutabildi :O). 


18 Mart 2016

28

Son dört senedir kış döneminde cumartesi, pazartesi izin yapıp pazarları çalışıyorum ben. İş yerim de tam çarşının ortasında. Hafta içi çok kalabalık olsa da pazar günü etraf da sakin oluyor, işler de. Böylece günlük koşuşturmada kafamı toplayamadığım ya da çok bölündüğü için yapamadığım işleri pazar günleri çok daha kısa sürede ve daha hatasız, bölünmeden bitirebildiğimden seviyorum pazar çalışmayı. Neyse, geçen hafta akşama doğru hemen arka taraftaki simitçiye gittim. Öğle zamanını sandviçle geçiştirince çayın yanına atıştıracak bir şeyler istemişti canım. Simidin parasını öderken, tam dükkanın önünde bağırışmaya başladı üç beş kişi, kavga ediyorlardı. Bir şeylere kızmışlardır bağırırlar sonra da çekip giderler diye düşündüğümden önemsemedim. Çıktım, büroya dönerken yumruklaşmaya başladıklarını gördüm ve olay büyümeden polisi arayım en azından bir görünsünler derken fark ettim ki hemen bir simit alıp döneceğimden yanıma telefonumu almamışım. Dükkana döneyim de oradan arayım diye düşündüm. Geri döndüğümde baktım ki kavga büyüyor belki etraftan da müdahale edenler olduğundan üç beş kişi, olmuş, on - on beş kişi, içeri giremeyeceğimi anlayınca, çarşının içi olduğundan köşeyi döneyim diğer bir mağazadan arayım derken tam ben köşeye geldiğimde, kavga edenlerden biri çorabından tabancasını çıkardı ve ateş etmeye başladı. Adamla aramızda sadece park etmiş bir araba vardı. Çok korktum. Çok çok korktum. Adam ilk eğilip pantalonunun paçasını kaldırmaya başladığında şimdi bir bıçak çıkaracak kavga ettiği herkesi doğrayacak diye düşünüp korkmuşken tabancayı görünce şimdi kurşun bana gelecek diye korktum. Böyle bir durumda ben hep donup kalacağımı düşünürdüm ama gördüm ki öyle olmuyormuş, farkına bile varmadan arabanın yanına sinmiş olduğumu anladım.  Etraftan yapma diye bağırdıklarını hatırlıyorum. Ben gerisin geri dönüp büroya koşmaya başlamıştım. Yolda birine rastladım, telefonum yanımda yok, kavga ediyorlar polisi arayalım dedim. Adam arayan olmuştur nasılsa dedi ve geçti gitti. O öyle yapınca ben daha da hızlı koşmaya başladım. Olayın olduğu yer bizim büronun arkası olunca tabanca sesini bizim arkadaşlar da duymuş ve benim koştuğumu görünce bana bir şey oldu zannetmişler. Yukarıdan aşağıya deli gibi inmişler onlar da. Kapıda karşılaştık. Özellikle polisi arayabilmek için - ve tabi ki kaçıp uzaklaşmak için - koştuğumu söyleyince rahatladılar. Son hızla iki kat merdiveni çıktım ve direkt 155'i aradım. Adresi verdim, ateş ettiklerini söyledim. Aslına bakarsanız ben sadece tek el ateş edildiğini zannediyordum ama arkadaşların söylediğine göre üç el ateş etmiş adam. Neyse, on beş yirmi dakika sonra polis arabaları siren çala çala geldiler ama artık bir daha inip de ne oldu diye bakmadım.

İşte böyle ölümle burun buruna gelip psikolojim bozulmuşken hafiften, bir iki saat sonra  Ankara patlamasıyla ilgili haberler gelmeye başlayınca daha da çok etkilendim. Ölenlerin hepsine ama en en çok 15 - 16 yaşındaki liseli çocuklarla, 19 -20 yaşındaki pırlanta gibi üniversiteli gençlere üzüldüm. Kaç gündür bunları hep yazmak istiyordum ama yazabilecek kadar iyi hissetmedim kendimi. Uykum kaçtı sürekli. Düşündüm. Üzüldüm.  Kahroldum. Hem evlerine dönerken, sınav stresini atarken ölüp gidenlere üzüldüm hem manyak bir adamın güpe gündüz çarşının tam ortasında çorabından çekip çıkardığı tabancayla belki de kendimin de çoktan ölüp gitmiş olabileceğini düşündüm. Nasıl ki o ölenler bilmiyorsa, kendilerini kimin öldürdüğünü, neden öldürdüğünü ben de hiç bir zaman bilemeyecektim kavga edenlerin kim olduğunu, neden kavga ettiklerini, o adamın neden çorabında tabancayla gezdiğini. Bu satırları şu an yazabiliyorsam tesadüfen o an orada bulunduğum halde tesadüfen o atılan üç kurşunun bana gelmemesi yüzündendir.

27 Şubat 2016

27

      Yeni yılla birlikte ilk defa düzenli olarak ajanda kullanmaya başladım. Daha önce de hep alırdım ama ilk aydan sonra yazmayı bırakırdım. Kullanmaya başlamamla birlikte zaten bildiğim bir durumu daha net bir şekilde görebildim: Hayat bizim planlarımıza uymuyor. Hatta biz plan yaptıkça arkamızdan gülüyor:O).

      Bu hafta sonu için planımız mesela, annem ve kayınvalidemle birlikte teyzemdeki güne gitmekti. Bunu uygun görmedi hayat ve onun yerine cuma gecesi anjio olacak annen, cumartesi de sen onun doktoruna falan gidip, ona evde eşlik edeceksin dedi. Anjio sonuçları iyi çıkınca seve seve kabul ettik bunu da. Bu kadarla kalsın geçsin dedik.

      Hayat o kadar hızlı, o kadar stresli, bazen de o kadar saçma sapan şeylerle geçiyor ki, küçük hatırlatmalar gerekiyor belki de, neyin önemli olduğunu anlayabilmek için. Mesela perşembe gecesi, belimde ağrı vardı, üşütmüşüm büyük ihtimalle, keyfim yoktu pek, erkenden yattım. Gece boyunca uyanıp durdum, her sağdan sola dönüş, işkence gibiydi. Sabahın üçü gibi ise kalkıp bir su içeyim dediğimde, hareket ettikçe canım acıdığından yerimden kalkamadığımı fark ettim. Kocam da daha yatmamıştı, oturma odasındaydı. Kapı kapalıydı, seslensem duymayabilir diye düşündüğümden, yatağın öbür ucundaki telefona uzanmaya çalıştım ama bu da ayrı bir acı kaynağı oldu. Biraz da uyku sersemliği yüzünden belki de kalkamadım, telefona da uzanamadım. Seslenmedim de. Bana yarım saat gibi gelen ama aslında muhtemelen beş dakika kadar süren bir sürünme, uzanma, dönme çalışması sonucunda telefonu alabildim. Kocamı çağırdım ama aslında yardımına bile ihtiyaç duymadan doğrulabildim. Sonra sabaha kadar koltukta yarı oturur pozisyonda uyur uyanık bir gece geçirdim.

      Yine de iki gün kas gevşetici içtikten sonra bugün normale döndüğümde diyorum ki her şey böyle en fazla bir iki ilaçla geçsin, bitsin daha beterleri yanımıza bile uğramasın.

     Bunun dışında bir önceki hafta ablam buradaydı. Aslında bunu uzun uzun yazmak istiyordum. Özlemişim çünkü kendisini. En son eylülde gelmişti. Beş ay olmuştu görüşmeyeli. Bu sefer bir hafta yerine on gün kadar da kalınca üç izin günümü beraber geçirme şansımız oldu ve iş çıkışı da hemen her akşam beraberdik. Bol bol konuştuk, gezdik, eğlendik, annem yine bir gece hastalanınca üzüldük, dertlendik. Bana çok iyi geldi:O).

      İş yerinde arada güzel günler, bol bol koşuşturmalı, sorunlu, oh bugünü de atlattık dediğim günler de geçirdim. Kitap okumaya devam ettim ve yenilerini alabilmek için kitap sayfalarını gezdim. Çikolata yedim bir de canım istedikçe. Arada bloglara göz attım ama ne kadar sık yazmak istesem de biraz yine arayı açtım.

     Yine görüşmek üzere...


8 Şubat 2016

26

Çok uzatmışım arayı. Bilgisayarı neredeyse hiç açmadığım için  doğal olarak blog yazmadım ve okumadım. Ama bol bol kitap okudum. Ayda on beş taneyi buluyor okuduğum kitaplar televizyon izlemeyip, bilgisayara da takılmadığım zamanlarda. 

Biraz romantik serilerden okudum. Biraz yeni kitaplar aldım. Biraz da bir kenarda bekleyen "okunacaklar" dağımı eritmeye çalıştım.

Yeni yılın son günü yazmışım en son. Yıla başladık. Bir buçuk ayı da bitiverdi bile. İş güçte bir değişiklik yok. Yoğunluk, bazen stres, bazen iyi, bazen kötü. 

Bugün izin günümdü. Dinlendim, okudum, temizlik yaptım. Bir iki satır da burada yer alsın istedim. Söz, bundan sonra daha sık uğrayacağım.

Yine görüşmek üzere...

3 Aralık 2015

25

Çok geç yatmayı, uykumu alamadığımda, ertesi gün işte daha huysuz ve verimsiz olduğum için sevmiyorum. 

Yine de bazen kaçıveriyor işte. 

24 Kasım 2015

24

Dönem dönem yazılarımı arşivliyorum. Uzun zamandır yapmamıştım bu gece sadece "kitap" etiketli olanları bırakarak yine yaptım. Şablonu da değiştirdim. Yenilenmek iyidir, severim ben.

Hayatımda neler oluyor diye düşündüm, yazmadığım zamanlarda... Bol bol okuyorum. Süveter örüyorum kendime. Arkası bitti, önün başlarındayım. Televizyonu günlerce izlemediğim çok oluyor. Genelde açmıyorum  bile. Radyo dinliyorum. Bazen sadece göz atıyorum feysbuka. Şöyle bir iki dakika kadar. Canım sıkılıyorsa, takip ettiğim bir kaç bilgi paylaşımı grubu var. Onlardaki gönderileri okuyorum.

Aslında daha önce hiç yazmadım galiba bloga ama dokuz aydır N.esin V.akfı için para topluyorum. Arkadaşlarım arasında. Her ay on lira. İsteyen daha fazla da veriyor. Yaklaşık elli - altmış kişi var düzenli veren. Yedi yüz lirayı buluyor ortalama. Genelde aylık sıvı yağ ihtiyaçlarını karşılıyoruz ya da o ay daha acil bir gıda malzemesi lazımsa onu alıyoruz. Nesin Vakfı bize yakın olduğundan, gidip elden teslim ediyorum. Geçen hafta markete v.akfın aşçısıyla gidip, topladığımız miktar tutarında alışveriş yaptık mesela. Her ay alışverişi yapıp teslim ettikten sonra mutlu oluyorum:O). Sanki kendi çocuğumun karnını doyurmuşum  gibi bir iç huzuru. Daha önce de hep bir şeyler yapmak istiyordum ama ne yapabileceğimi, nereden başlayacağımı bilmiyordum. Yardım deyince hep binler, on binler olması gerekiyor gibi geliyordu. Oysa ki küçük miktarlar da önemli. Nasıl bir yardım yaptığımı, ne şekilde topladığımı özellikle yazdım ki, benim gibi bir şeyler yapmak isteyen ama nasıl yapabileceğini bilmeyenlere biraz fikir vermiş olayım...

Bu bağlamda, yine topluma faydalı olabilmek adına bir derneğe de üye olmuştum. Sonra orada aktif olabilmemiz için süresi belli olmayan bir molaya ihtiyacımız olduğunu anlayınca ayrıldım. Şimdi yine kafama yatan, içime sinen başka bir derneğe üye olacağım. Yeni derneğin yaş ortalaması biraz yüksek, azıcık da daha genç üyeler kazandırıp biraz daha hareketlendirmek istiyorum. 

Bunlar dışında bol bol gülüyorum, seyrek de olsa ağlıyorum. Gözlerim çok sık doluyor ama. Kıyamıyorum çocuklara, hayvanlara, zor durumdakilere... Yaşlanıyor muyum?  Hassaslaşıyor muyum? Bilmiyorum. Belki de her ikisi birden :O).

Yine görüşmek üzere...