29 Nisan 2009

Baharı kaçırdım mı acaba yoksa daha yeni mi başlıyor merak ettim...

Bir de tek düzelikten sıkılanlar ara sıra en azından bir ayaklarına başka diğerine başka çorap giyseler monotonluğu kırmış olurlar mı? Bunu da merak ettim...

24 Nisan 2009

Bir önceki yazımı "yemek yapmam lazım" diyerek bitirmiştim ya, o gece yetiştiremedim ben yemeği. Daha doğrusu canım yapmak istemedi. Ben de fazla zorlamadım çünkü istemeden yapınca hem uzadıkça uzuyor pişirme aşaması, hem lezzet açısından istediğim gibi olmuyor yaptıklarım, hem de ya bir şeyler kırıyorum ya da bir yerlerimi yakıyorum... Durum böyle olunca biz de balık yemeye gittik. Bir arkadaş daha katıldı sonradan bize. Hep bahsettiğim, sürekli gittiğimiz, kocamın da akrabası olan Yaşar'ın Yeri'ndeydik. Mezeleri çok güzel oluyor oranın. Zargana yedim ben ki balık da taze ve lezzetliydi... Atahan ilerleyen saatlerde uyuklamaya başlamıştı oturduğu yerde ama müessesenin ikramı fırınlanmış helva, üzerine de meyve tabağı gelince gözleri açılıverdi. Biz de geç saatlere kadar oturduk, zaten ertesi gün de bayram olduğu için okullar tatildi... Muhabbet, ortam, rakı, balık, mezeler hepsi çok güzeldi...

Ben çocukken gece bir yere gittiğimizde annemi sıtma tutardı. Yaz bile olsa sarınıp sarmalanır yine de titreye titreye dönerdi eve. O zamanlarda saçma gelirdi bu bana ama artık bana da aynısı olmaya başladı. Giderek anneme benzemeye başladım. O gece fırtına vardı ve hava çok soğuktu, dönerken Atahan'la birbirimize sarılıp üşüye üşüye gittik arabaya. Bir yandan titrerken bir yandan da çocukluğumu ve annemi düşünüyordum. Zaten buraya geldiklerinde görüştüğümüz kırk sene önceki yurt arkadaşı da beni ona benzetti. Bu da hoşuma gitti laf aramızda...

Restorandan geç dönünce geç yatmıştım ama sabah dört gibi uyandım. Biraz kitap okuyup altıya doğru tekrar yattım. Daha hepimiz uyurken dokuz buçuğa doğru babam uyandırdı beni. Bilgisayar başındaymış, adres çubuğuna yanlış yazmış girmek istediği yeri, nasıl silebilirmiş... Bir kaç bir şey daha sordu ama uyku sersemi olduğumdan o ne sordu, ben ne cevap verdim tam hatırlamıyorum.

Atahan da uyanmıştı bu arada, beraber televizyon izlemeye başladık ve ardından kutlamalara baktık. Hava çok soğuktu yine ama yağmur yağmadığı için öğleden sonra onu hazırladım, gösteri yapacağı yere gittik. Bir tek müdüre hanım vardı biz gittiğimizde. Hava muhalefeti sebebiyle kutlamalar iptal edilmiş. Kimseye de haber verilmemiş. Biz orda buluşacağımız temsilcimi beklerken bütün okul yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Kimi söylendi, kimi hemen geri döndü, kimi arkadaşlarını beklemeye başladı. Biz de bir kaç arkadaşa daha denk geldik, temsilcimle de işimizi halledince Kipa'ya hamburger yemeye gittik. Orası da kalabalık olunca, paket yaptırıp görümceme uğradık. Orda biraz oturduktan sonra yeğeni de alıp bize geçtik. Film almıştık, kola, cips, çekirdek eşliğinde film keyfi yaptı onlar, ben de biraz ortalığı toparladım. Aslında dün blogumu Atahan'a bırakacaktım bayram münasebetiyle ama kuzeni olunca, film bittikten sonra da hemen yatınca bu planım seneye kaldı...

Bu sabah da beşte uyandım. Biraz bilgisayarda bakındıktan sonra bizimkiler uyanınca yesin diye kek ve poğaça pişirdim. Kek çok güzel olmuş. Sabahları kahvaltı niyetine bir bardak nescafe içip, bir topkek yemeyi seviyorum ben. Poğaçaların tadına daha bakmadım ama yazıyı yazarken sık sık kontrol etmeyi unuttuğumdan fırında biraz fazla kalmış oldular. İstediğimden daha fazla kızarmışlar. Gevrek bir poğaça oldu galiba...

Yine görüşmek üzere...

22 Nisan 2009

Geçen gün şunu fark ettim ki Atahan evdeyken ya da uyanıkken bilgisayar başına oturduğumda kendimi suçlu hissediyorum. Sanki onunla geçen zamandan çalıyormuşum gibi geliyor. Ekstra bir şey olmadıkça işimi çabucak halledip kalkıyorum. Oysa kitap okurken saatlerce okusam da onun yanında, hiç bir suçluluk duymuyorum. Bilgisayar boş iş, kitap faydalı diye düşündüğümden mi acaba?

Asıl kitap okurken kaybediyorum aslında. Hele de sevdiğim bir yazarın daha önce okumadığım bir kitabıysa elimden hiç bırakmadan 24 saat okuyabilirim. O küçükken onu ayağımda sallarken okurdum, uyusa bile kitabı elimden bırakmayım diye çocuğu da yatırmazdım... Şimdi bazen ocağın başında beklememi gerektiren bir yemek yaparken de bir elimle tencereyi karıştırıp diğer elimde tuttuğum kitabı da okuduğum oluyor. Bazen beş dakika sigara molası verdiğimde önüme kitabı alınca yapmam gereken işleri unutup, masa başında, sandalyeye bağdaş kurarak okuduğum da çok oluyor...

Son günlerde de Yüzüklerin Efendisi'ni okuyorum tekrar. Uzun zamandır okumamıştım. İkinci kitaptayım şu an. İlk defa 1998'de okumuşum. Aldığım kitaplara tarih atmayı seviyorum. Bazen küçük notlar da düşüyorum. Tekrar okuduğumda kaç sene önce aldığımı, nerden aldığımı, ilk okuduğumda neler düşündüğümü, hissettiğimi anmak hoşuma gidiyor...

Toparladım biraz kendimi... İki gündür dışarıya çıkıyorum mesela. Temsilcilerimi aradım. Masamın üzerini toparladım, dosyalarımı düzenledim.

Buraya da yazasım vardı ama okumaktan diğer blogları, fırsat bulamadım. Şimdi Atahan oynuyor sokakta ama hava soğuk. Onu eve çağırmadan önce bir iki satır yazmak istedim. Birazdan cama çıkıp bütün sokağı inletecek şekilde bağıracağım "Atahaaaaan" diye. O da önce duymamazlığa gelecek eve dönmesin diye, sonra yavaş adımlarla eve doğru yürüyecek ben ısrarla bir daha seslenince...

Kovboy oldu bu 23 Nisan'da Atahan. Dün babasıyla izlemeye gittik. Sınıf arkadaşlarının hepsi başka bir milliyetten bir çocuk olmuştu. Hepsi çok tatlıydı ama en güzeli de benim oğlumdu :O) Yarın da eğer yağmur yağmazsa Halk Bahçesinde bir gösteri yapacaklar.

Hava güzel olursa da haftasonu belki balığa giderler babasıyla, ben de biraz takılırım onlarla...

Bir de evi toparlamam lazım. Annemler gittikten sonra pek bir iş yapmadım. Bugün kocamla Atahan ev dağınık biraz deme gafletinde bulundular, ben de başladım söylenmeye, çünkü ikisi de sağ olsun her şeyi ayaklarına bekliyorlar ve ellerine geçen bir şeyi yerine bırakma huyları da pek yok. Ben toplarsam, düzenlersem oluyor. Ben de ellemezsem bir gün içinde evin ahıra dönme kapasitesi çok yüksek. Bir de akşam yemeği yapmam gerek ama canım yemek yemek de istemiyor, yemek yapmak da. Birazdan yazıyı yayınlayıp Atahan'ı çağırdıktan sonra mutfağa gireceğim elimin altındaki malzemelerden bana en kolay ne gelirse onu yapacağım... Bugünlük de böyle olsun...

18 Nisan 2009

Annemler Atahan'ı baskete götürdü. Ben de biraz bakınmak için oturdum bilgisayarın başına. Kızdı bu sabah annem bana. Çok boş vermiş, hayattan yılmış bir hava varmış üzerimde. Dünya yansa umurumda değilmiş sanki, her şeyi böyle bir kenara atmışım, kendi kabuğuma çekilmişim. Neden böyleymişim....

Haklı aslında. Üzerime ölü toprağı serpilmiş gibiyim. Bir şey yapmak istemiyorum. Yazı yazmak istemiyorum, telefonla konuşmak ölüm geliyor bana. Avon'u da bıraktım bir kenara, ayrılmayı düşünüyorum. Bir yere gidesim yok, bir şey yapasım yok... Neden böyleyim onu da bilmiyorum. Havalardan mı, geçici bir durum mu... Evin içinde oturayım, kendi halimde yaşayım gideyim o zaman keyfimi hiç bir şey bozamıyor da, dışarıdaki dünyayla iletişim haline geçmek zorunda kalınca işler değişiyor. Üç haftadır teslim edilmeyi bekleyen ürünler var mesela, ürünü teslim edip parasını alacağım ki, faturasını ödeyeyim. Umrumda değil. Telefonlar çalıyor bazısını açmıyorum bile. Geçmesini bekledim şimdiye kadar ama geçmedi. Bahar ters tepti belki de bende. Doğanın canlanması enerji vereceğine daha çok enerjimi aldı götürdü...

Bir şey bekliyorum sanki ama neyi beklediğimi ben de bilmiyorum...

15 Nisan 2009

Beş yüzüncü yazımmış bu benim. Sayfayı açarken tesadüfen gözüme çarptı. Yoksa farkında olmadan geçip gidecekti büyük ihtimalle...

Pazar gününden beni fazla ilgilenemiyorum bloglarla. Yani annemler geldiğinden beri. Mutluyum ve hayatımdan memnunum...

Hava rüzgarlıydı son üç gündür. Bugün de öğlene doğru başlayan yağmur gün boyunca hiç durmadan yağdı...

Lapseki'ye gittik annem, babam ve ben. Annemin kırk bir yıl önce aynı okulda okuyup, aynı yurtta kaldığı arkadaşıyla buluşmaya. Onların eski resimlerine bakmak ve anılarını dinlemek güzeldi...

Pazartesi günü doktora gittim. Kan testi yaptırıp genel olarak değerlere baktıracaktım. Son beş ayda on beş kilo verdiğimi duyunca doktor rutin testler yerine hormon testleri yaptırmamı istedi. Troid bezleriyle ilgili bir şeylerden şüphelendi. Vitamin yazdı. Tansiyonumu ölçtürdü. Tansiyon dokuza altı gibi bir şey çıktı, tam hatırlamıyorum şimdi. Düşük dediler ama kötü hissetmiyordum kendimi. Vitaminleri de almadım. Eczanede sorun çıkmış. Kocam emekli olalı iki seneden fazla oldu ama nedense sistemde hala gözükmüyor benim kaydım emekli eşi olarak. Bir kere gidip düzelttirmiştim güya ama düzelmemiş demek ki. Onunla da uğraşmadım tekrar. Fazla yemek yemiyorum açıkçası. Yiyemiyorum. Rejimde falan değilim. Genelde canım istemiyor yemek, istese de az bir miktarla doyuyorum. Neyse, başım dönüyordu arada. Geçen gün de bayılmıştım. Anladık ki tansiyon düşüklüğünden oluyormuş bunlar. Tansiyonum da kısa sürede çok kilo verdiğim için düşüyor...

Annem üşütmüş. Boğazı ağrıyor, arada öksürük ve halsizlik var. İlaçlarını içiyor, ıhlamur kaynattım ben de ona. Evdeyiz genelde. Annem keyifsiz, hava da soğuk olunca, dışarıda da fazla işimiz olmayınca çıkmıyoruz bir yere. Atahan'ı okula yolluyoruz sabah. Ardından kahvaltı. Biraz muhabbet derken öğlen yemeği. Çay demliyorum. Poğaça, kek, kurabiye tarzı bir şeyler yapmış oluyorum. İsteyene kahvaltı, isteyene yemek şeklinde geçiriyoruz bu öğünü. Öğleden sonra akşam yemeğini pişiriyorum hazır olsun diye. İşi olan, canı sıkılan, çıkmak isteyen çıkıyor, istemeyen evde oturuyor. Muhabbet, dinlenme derken Atahan geliyor okuldan. Yine bir çay- nescafe faslı, bol gülüşlü, takılmalı, eğlenceli... Sonra kimimiz televizyona bakıyor, kimimiz bilgisayarı açıyor, kimimiz gazeteleri okuyor, Atahan da varsa ödev yapıyor, yoksa oyuncaklarıyla oynuyor... Günümüz bir arada, bazen yoğun bazen bir şey yapmadan ama keyif içinde geçiyor...

11 Nisan 2009

Annemler yarın yola çıkacak. Bugün kalan işlerimi de bitirdim ama biraz da tembellik de yapınca, misafir odasının temizliği yarına kaldı. Süpürülüp silinecek sadece fazla bir işi de yok aslında. Hem beklerken bir şeylerle uğraşmak zamanın daha çabuk geçmesini sağlıyor. O yüzden biraz da bilinçli olarak bıraktım. Annemler yolda sık sık mola verdiği ve annem arabayı çok hızlı kullanmadığı için gelmeleri öğleden sonrayı, akşamı bulur diye tahmin ediyorum... Yazımı yazarken bir yandan da onlara ne yemek yapsam diye düşünüyorum...

Hava da yağmurlu olacakmış. İki üç gündür soğuk esen rüzgar da eksik değildi. Golf hayallerimizi biraz bekleteceğiz galiba...

Bu arada bugün düştüm ben ya da bayıldım. Hangisi bilemiyorum çünkü sabah uzanmıştım çekyata. Kahvaltı hazırlamak için kalktım. Başım döndü yoğun bir şekilde. Son hatırladığım bu. Gözümü açtığımda boylu boyunca yerde yatıyordum. Bir de popom acıyordu :O) İlk başta anlamadım bile düştüğümü. Atahan'a, iyiyim annecim, dedim. Demek ki hatırlamasam bile o bana nasıl olduğumu sormuş. Onun anlattığına göre başım dönmüş, sandalyeye tutunmuşum, sandalye ağırlığımı taşıyamayınca devrilmiş, ben de düşmüşüm... Normalde öyle bayılma huyum falan yoktur benim. Hatta ömrümde ilk defa böyle bir şey oldu. Şaşkınım o yüzden... Annemle doktora gideceğiz önümüzdeki hafta... Gizli şekerden şüphelendik. Ailede var... Olabilir...

10 Nisan 2009

Bugün, sabah, ani bir kararla mutfağa daldım. Ne zamandır gözümün içine, beni temizle, diye bakan aspiratörü temizledim ama nefret ediyorum bu işten. O yüzden erteleyip duruyordum. Bulaşık makinesini de çektim, sildim, önünü, arkasını, altını. Halıyı kaldırdım. Süpürdüm. Bu arada öğlen olmuştu. Atahan yemeğe gelecekti. Kocam uyanmıştı, kahvaltı bekliyordu. Yerleri silme işini öğleden sonraya bıraktım. Aylar önce elektrikli çaydanlığımın üstünü kırmıştım. Yerine porselen demlik koymuş, öyle kullanıyordum. Bugün de porselen demliğin kapağını düşürüp kırdım, kocama bir keyif çayı koyarken. Kapak kırılmakla kalmadı, düşerken bardağı da devirip, çayın her yere dökülmesine sebep oldu. Tek tesellim halıyı kaldırmış ve daha yerleri silmemiş olmamdı... Karnımız doyunca, çocuk da okula gidince önce mutfağın kalan işini bitirdim, sonra yatak odasına daldım...

Aslında yapmam gereken giysileri yerlerine kaldımaktı ama yine ani bir kararla dekorasyon değişikliği yaptım. Kitaplığın birini hole çıkardım. Diğerini üçüncünün yanına çektim. Üçüncünün yanındaki yüksekçe komidini kitaplığın boşalan yerine aldım. Bunları yapabilmek için bütün kitapları ve dolap içlerindekini, artı ortalıktaki ıvır zıvırı yatağın üzerine yığdım... Sonra tabi hepsini tek tek yerlerine yerleştirdim ama itiraf ediyorum gece ilerleyen saatlerde çok yorulunca ve sıkılınca tasnif işine yarın devam etmek üzere, kalan şeyleri yerde bir yığın yaptım.

Giysiler ve kitaplar yerleştirildi aslında. Son yığında genelde kumaşlarım var. Onlara yeni bir düzen getirmeye çalışıyorum. Elimin altında olsunlar ki aklıma bir şeyler dikmek geldiğinde hemen başlayım istiyorum. Aksesuarları bir araya toplayım ve ne nerede, hangi malzemem fazla, hangisi eksik bileyim. Bunu böyle düşünmek çok güzel ama ayarlaması biraz zor... Bugün mesela kitaplıktan boşalan yere ne koyabileceğimi düşünürken önce yüksek, bol raflı bir dolap düşledim, sonra alçak ama geniş bir sandık, sonra da ahşap bir çalışma masası... Çalışma masası fikri en çok hoşuma gidendi ama kendime oda biraz boşalsın, ferahlasın diye kitaplığı çıkardığımı hatırlatınca bütün hayallerim uçuştu gitti...

Neyse, insan böyle bütün gün evde oturup nereyi düzenlesem, neyi atsam, neyi nereye koysam diye düşününce ev işleri üzerine destan niteliğinde yazılar yazabiliyormuş demek ki... Aslında bugün çarşıya inmeyi planlamıştım ama işlere dalınca fırsatım olmadı. Yarın pazarımız da var, aylardan sonra ilk defa da benim pazara gidesim var. Bizim cuma pazarımız da meşhurdur ama eve uzak ve çok kalabalık olduğundan gitmeye de bilirim... Bir de Golf'te oturasım var, oğlum oynarken kocamla deniz kenarında çay içmek istiyorum...

Geçen gece yemeğe gittik arkadaşlarla. Çabuk içip çabuk sarhoş oldum tek kadehle. İkinciyi bitirmedim bu yüzden. Gece uzayınca sarhoşluğum da geçti... Muhabbet güzeldi. Eve dönmemiz, uyumamız sabahı buldu. Ben sekiz buçuğa doğru uyanınca aylardır ilk defa Atahan okula biraz geç kaldı. En geç sekizde kalkmamız gerekiyor ama normalde altı buçuk yedi arası uyanıyorum... Okulun eve yakın olmasının avantajını kullanabildik neyse ki...

Karşı komşum taşındı geçen gün. Üzüldüm çünkü apartmandaki tek arkadaşım oydu. İki gündür birileri gidip geliyor, ev tutuldu galiba. Çok merak ediyorum nasıl birileri olduklarını. Seslerini duyunca kapıyı açıp tanışasım var ama yeni kiracıların onlar olduğundan emin olmadan cesaret edemiyorum...

Bir de bugünlerde yazılarıma başlık koymak gelmiyor hiç içimden...

Yine görüşmek üzere. Sevgiler...

08 Nisan 2009

Kaç kere başladıysam yazmaya geçen günlerde, nedense hep yarım kaldı ya da bitirdim ama bana bitmemiş gibi geldiğinden yayınlamadım. Gece yazamıyorum sabah deneyim dedim yine olmadı... Bilmiyorum bunu yayınlar mıyım ama içimden gelince kayıt sayfasını açmak kendimi tutamadım...

Bu haftasonu annemler gelecek. Sabırsızlıkla onları bekliyoruz Atahan'la beraber. Daha bir ay önce yapılmıştı planlar iş sadece onlara kavuşmaya kaldı...

Ev aldı başını gidiyor ve ben yakalayamıyorum artık. Günler geçiyor, bir yerlere gittiğim yok ama nedense biraz ordan biraz burdan yapayım derken hiç bir yer tam anlamıyla bitmiyor. Özellikle yatak odasında her köşede bir yığın var. Biri ütülenecekler, biri kışlık boğazlılar, biri yazlık askılılar, biri mevsimlikler, biri tamir edilecekler, biri verilecekler derken yığından yığına aktarma yapıyorum. Bazıları bu arada dolaplara da giriyor ama yükseklikleri hep aynı kalıyor, üzerlerine sürekli yenileri ekleniyor.

Daha erkendi biliyorum ama yazlıkları çıkardım. Böylece çok kalın kışlıklara yer açtım. Dolapların hepsini boşalttım. Ben bunlarla uğraşırken hava bir gün ocağın ortası, bir gün temmuz sonu gibiydi. Bir türlü ortayı tutturamadık. Verilecek bir sürü giysi çarptı gözüme. Hepsini ayırdım. Bir ara kıyamadım bazısını geri aldım, kaldırılacaklar kısmına koydum. Sonra eşya hamallığı yapıyormuşum gibi geldi. Vermeyi düşünmediklerimi de ayırmaya başladım. En sonunda bir cinnet geçirdiğimi düşünüp bunu daha sakin bir zamanda yapmaya karar verdim...

Kilo verdiğimden büyük bedenlerin hepsi çok bollaştı. Eski küçük bedenlerin hepsi de tam üzerime göre şu an. Bir de ara bedenler derken üç kısım giysi var dolabımda. Cinnetin bir sebebi de bu belki de... Daha da verebilirim, birazını da geri alabilirim. Ne olacağını tam olarak bilemediğimden şimdilik büyükleri sadece kaldırıyorum. Kendi kıyafetlerimi bu şekilde hallettim. Oğlumun dolabını ise çoktan boşalttım. Küçülenlerin hepsi bir kenara ayrılınca dolap bomboş kaldı, çok da güzel oldu. Şimdi gözüme kocamınkileri kestirdim. Bir ara onun kıyafetleri de tek tek elden geçirilecek, büyük kısmı da ıskartaya çıkacak....

Geçen hafta sonu görümcem taşındı. Yardıma gittik. Onun halini görünce bizim ev daha da çok gözüme battı. Eve döner dönmez mutfağın tüm dolaplarını elden geçirdim, kullanmadığım, iki -üç tane olan ne varsa ayırdım, bir kısmını attım. Sadece bardakları, tabakları ellemedim çünkü kırıp durduğumdan bir süre sonra fazlalıklar normale inmiş oluyor sayıca...

Mutfak ve Atahan'ın odası elden geçti böylece. Yatak odası düzene girecektir eninde sonunda. Sırada misafir ve oturma odası var. Annemler gelmeden bu işleri bitirmek istiyorum ki hem verilecekleri onunla yollayabileyim, hem de onlar geldiğinde ev derlenmiş toplanmış olsun.

Bu atma ayırma işlemlerinde genelde çok rahatım ama bir zayıf noktam var ki ne yapsam onlardan vaz geçemiyorum: kitaplarım. Kitaplar konusunda yapabildiğim tek şey mesleki olanların büyük kısmını ve okuduğum, bir daha da okumayı düşünmediklerimi kolileyip depoya kaldırabilmek oldu. Bu bile büyük başarı benim için aslında...

01 Nisan 2009

SLM

Buralarda yokken ben, hayat hep aynıydı... Genelde evdeydim yine. Oğlum okula gitti geldi. Bazen ödevlerini zamanında yaptı, bazen etütde bitirdi geldi, bazen de son dakikada yetiştirdi ya da yetiştiremedi... Ben de ona reçelli kurabiye yaptım. Tarifi googleda arama yapıp buldum. Sonuçtan çok memnun kaldım. Blog artık güncellenmiyor ama sahibine eline sağlık diyorum buradan yine de, belki okur bir gün... Denemenizi tavsiye ederim. Değiştirdiğim tek şey, reçeli, kurabiyelere fırına vermeden önce eklemem oldu. Bir de bol bol koyup sıcaklığın da etkisiyle yayılarak üstlerini iyice kaplamalarını sağladım. Böyle daha çok seviyorum ben. Fırında da biraz fazla tutunca çıtır çıtır gevrek kurabiyelerimiz oldu ki oğlumla beraber bayıla bayıla yedik...


Bunun dışında geçenlerde de canım pastamsı bir şeyler isteyince, bakkaldan aldığım bisküvilerle, bizim rokoko dediğimiz ama aslında her evde başka başka adlarla anılan hafif tatlıyı yaptım. Krem şantinin içine kakaolu bisküviler kırılır, biraz ceviz ve isteğe göre kakaoyla, şeker eklenir. Buzdolabında bir saat kadar bekletildikten sonra afiyetle yenir... Annemin tavsiyesiyle cevizim de az olduğundan biraz da damla çikolata koymuştum ben, tadına doyum olmadı :O)


Ablam, şu an yolda, İstanbul'a varmak üzeredir, belki de varmıştır... Önümüzdeki haftayı annemlerle geçirecek. Ben de orada olabilmek isterdim ama Atahan'ın okulu, bizim buradaki işler derken bu imkansız. O yüzden telefonla takip edeceğim beraber geçirdikleri günleri. Annemler daha sonra, nisanın ortalarına doğru bize gelmeyi planlıyorlar. Biz de Atahan'la sabırsızlıkla o günleri bekliyoruz. Havalar da biraz daha ısınmış olacağından öncelikli isteğimiz bol bol Golf'e gidip deniz kenarında oturmak. Bir de annem Lapseki'de yaşayan bir okul arkadaşının telefonuna ve adresine ulaşmış, haberleşmişler, onunla buluşacağız kısmet olursa...

Kitap fazla okumuyorum bu günlerde. Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları'na başlamıştım en son. Lisedeyken okumuştum ilk defa. Aradan on iki sene geçmiş neredeyse, unutmuşum kitabı büyük çoğunlukla... Elimde biraz sürünüyor kitap ama sonlarına da yaklaştım sayılır aslında.

Etamin panomu işliyorum fırsat buldukça. Bir de dün eski bir dosta daha kavuştum. Aylar sonra ilk defa dikiş makinemin başına geçtim. Öncelikle oğlumun sökük giysilerini diktim, benim de paçası kısaltılması gereken ve uzun zamandır bekleyen pantolunumu hallettim. Kafamda yine bazı projeler var yakında dikiş dikmeye başlayabilirim.

Televizyona da takılıyorum ara sıra. Bizim uyduda bir problem var durup dururken bütün yayınlar gidiyor. O yüzden CNBC-E'deki dizilerden uzak kaldım uzun zamandır. Şu sıralarda yayın daha az koptuğundan onlara dönüş yaptım son günlerde. Düzeltilebilinecek bir şeydir ama nedense kocam da ilgilenmedi, benim de çok umrumda olmadı. Yayın gittiğinde ya belediye anteninden kısmetimize hangi kanal düşerse ona bakıyoruz ya da doğrudan radyoyu açıyoruz....

Kriz benim Avon işlerimi de vurdu. Çoğu temsilcimin satışları düştü. Her ay düzenli sipariş veren çoğu da iki üç ayda bir sipariş vermeye başladı. Ben de fazla üzerine düşmeyince işler iyice yavaşladı. Biraz toparlamaya çalışacağım bu ay...

Yazı fazla yazmasam da linklerimi takip ediyorum genelde. İki gündür hava şahaneydi, bugün lodos başlamış. Atahan'ı eve sokamıyorum / sokmuyorum. Sabahtan akşama sokakta oynuyor. Her çıkışında da en az beş defa eve uğrayıp bir kısım oyuncaklarını bırakıp, başka bir kısım oyuncaklarını alıyor. Geçen gün büyük abiler birazını elinden alıp kumlara gömmüşler. Çok üzüldü, ben de çıkarmasına izin vermedim bir süre. Arkadaşlarıyla eve geldiğinde de onlara da kızdım, hepsi ondan en az üç- dört yaş büyük, küçük diye benimkini ezmeye çalışıyorlar. Fazla da karışmıyorum normalde. Biraz sorun yaşasın ki baş etmesini de öğrensin, kendini korumaya alışsın, dayak yesin ama sonunda gerektiği zaman atmasını da bilsin... Her seferinde "kimseye vurma ama sana vururlarsa kendini koru, hiç bir şey yapamazsan koş eve gel " diyorum. Eee ne de olsa erkekliğin de onda dokuzu kaçmaktır :O)

Böyle işte... Yine görüşmek üzere...