24 Mart 2009

:O)

Bizde emekleme yaşını çoktan geçmiş çocuk emeklerse, misafir geleceğine dair bir inanış vardır. Atahan da bunu biliyor. Daha da küçükken abuk sabuk bir saatte oyun olsun diye emeklemeye kalktığında "hayır, yapma" diye panik halinde bağırınca ben, sebebini sorduğunda, anlatmıştım. Ara sıra bana takılmak ya da beni sinir etmek istediğinde emekler Atahan. Bu gece de canı sıkılınca bir yandan emeklerken bir yandan da "emeklicem işte, gelsin misafirler" diyordu ...
:O)

23 Mart 2009

EVDEYİM

Evdeyim, evdeyim. Zaten evi seven bir insandım, şimdi kocam da çalışmayınca, hiç çıkmaz oldum. Bazen canım sıkılıyor ama genelde halimden de memnunum. Gündüz hiç anlamadan geçiveriyor zaten. Sıkılırsam gece sıkılıyorum. Arada tabi ki çıkıyorum dışarıya ama "aman şöyle gezip tozayım" durumlarında değil "aman bir an önce kendimi eve atayım" durumlarındayım. Gerçi bahar geldiği halde havaların hala soğuk olmasının da bunda etkisi var. Golf açılmış mesela ama gidip oturulacak kıvamda değil henüz. Derleme toplama modundayım bir de şu sıralar. Biriken, yapılması gereken ama zaman da alan ıvır zıvır işlerle uğraşıyorum. Dolapları, çekmeceleri yeniden düzenliyorum mesela. Atılacaklar, verilecekler ayrılıyor. Mutfakta kıyıda köşede kalmış malzemeler bulunup değerlendiriliyor. Aylarca bir kenarda duran etamin yine işlenmeye başlanıyor ve her yatak odasına girdiğimde dikiş makinem sanki bana göz kırpıyor. Annemi arayıp şuraya şunu diksem olur mu acaba demeye başladım mesela...

Annemleri de nisan başında bekliyorum. Aslında geçen hafta sonu geleceklerdi ama katılmaları gereken bir toplantı olunca, daha sonraya kaldı. Nisan başını bulacak gelmeleri. Onları çok özledim, sabırsızlanıyorum. Keşke işlerini ayarlayabilselerdi.

Bunun dışında tam ev kadını modundayım. Sabah okula yolluyorum oğlumu. Biraz bilgisayarda bakınıyorum. Bu arada kocam uyanıyor. Kahvaltı ediyoruz. Biz keyif çaylarımızı içerken oğlum öğlen yemeğine geliyor. Onu gönderdikten sonra çarşıda işim varsa çıkıyorum yoksa biraz ev işleri, yemek ve bulaşık derken akşam oluyor. Oğlum okuldan geliyor. Ödevler, biraz kitap okuma, biraz televizyon derken gece oluveriyor.

Bir anonim geri zekalısı daha yorum gönderdi ben yazımı yazarken. Şöyle buyurmuş: "bloglar,okumaya açık.açık olduğu gibi;tabiki eleştirilereda açık.siz,eleştirileri asla kabul etmiyorsunuz..kabul ediniz;siz burada günlük yazıyorsunuz.bence;deftere yazınız? ". Bak anonimciğim, ben bu yazdıklarımın genele açık olduğunu bilmiyordum, iyi ki söyledin. Sana geri zekalı demiştim ama çok üzüldüm. Haksızlık etmişim, aslında çok akıllısın. Öyle ki adını gizleyerek yazabiliyorsun. Bende, sendeki kadar akıl olmadığından ben her gelip canının istediğini yazan adsız geri zekalının eleştirisinden çok etkileniyorum. Kahroluyorum biliyor musun, hayatım kayıyor. O yüzden bunalıma gireceğime, diyordum ki hiç kabul etmeyim ben bu eleştirileri, burayı herkesin okuyabileceğini de görmezden geleyim. Şimdiye kadar böyle kafamı kuma gömmüş bir şekilde mutlu mutlu yaşıyordum. Oysa ki iki üç satır yukarıda yer alan yorumunla bana gerçek dünyanın acı yönünü gösterdin. Pembe dünyam karardı. Gülen yüzüm soldu. At gözlüklerimi çıkarmak zorunda kaldım. Bugün de eşşiz zekanla dünyayı kurtardın geri zekalı anonimciğim, gözümü açtın, sana teşekkür ederim... İyi ki varsın... :O)

19 Mart 2009

DÜN...

Hava kapalı ve yağmurluydu ama oğlumla evde oturmadık yine de. İskeleye indik. Jet gösterisini kaçırsak da sahilde yürüyüp, denize taş atıp, askeri gemileri izleyip, bir tanesini de gezme şansını elde ettik. Her taraf çok kabalıktı. Yürümek bile zorlaşmıştı. Hem geziye gelenler hem zaferi kutlayanlar derken yorulduk ama çok güzel bir gün geçirdik...


Yukarıda oğlumun objektifinden gördüğünüz, İstanbul'dan gelen TCG Cezayirli Hasan Paşa gemisini gezdik. Oldukça büyüktü. En üstüne kadar çıktık ve aşağıdaki bütün fotoğrafları da gemiden çektik. Atahan'ın çok hoşuna gitti. Çıkışta bir de hatıra kupa aldık. Eve dönünce babasına ballandıra ballandıra anlattı. Bugün de okula çektiğimiz fotoğraflardan bazılarını götürdü, öğretmenine göstermek için...




















Tüm geri zekalılar beni bulmak zorunda ya, anonimsinin biri de dünkü yazım için " Çanakkale'ye hiç yakışmamış..yazdıklarınız ve fotoğraflar(( " diye yorum bırakmış. Onun algılama kapasitesi o kadar işte...

18 Mart 2009

18 MART - ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞLARININ 94. YILDÖNÜMÜ

Atatürk, siperlerde...


Oğlumun kahramanı Seyit Onbaşı...

Kara çıkarmasının ilk yapıldığı yer olan Seddülbahir Ertuğrul koyu....


Ertuğrul koyu... Buraya her yaz bir kaç kere gideriz. Misafirlerimizi şehitliklere ve abideye götürdüğümüzde, Türkler'in savunma yaptığı tepeden siperlere bakarız ve çıkarmanın yapıldığı koya. Sonra da aşağıya inip deniz kıyısındaki tesislerde otururuz. Çok etkileyicidir doğa ve tarih. Seddülbahir, Çanakkale'de en çok sevdiğim yerlerden biri...




Seddülbahir'den boğazın girişi...

Bugün okullar tatil Çanakkale'de. Oğlumla sabah ilk iş olarak bayrağımızı astık balkona sekiz buçukta. Bir çok kişi çoktan asmıştı, biz geç bile kalmışız. Sonra TRT 1 'de Son Kale Çanakkale'yi izledik. Gerektiği yerde açıklamalar yaptım ama zaten çoğunu o da biliyordu artık. Hem okulda görüyorlar hem de doğduğu günden beri canlı canlı yaşama fırsatı oluyor sürekli. Belgesel bittikten sonra gazete almaya gittik. Bakkaldan dönüşte de Atahan'ın isteği üzerine bizim evin
hemen önündeki Hastane Bayırı Şehitlik'ini gezdik. Ara sıra gideriz ama bugün yine uğramak istedi. Hem yine 18 Mart üzerine konuştuk, hem şehitlerin mezar taşlarını inceledik, hem de duamızı ettik. Şehitlik ilk olarak Birinci Dünya Savaşı'nda kurulmuş. Çanakkale merkezde yer alan hastanede ölen askerler buraya gömülmüş. Daha sonra da kullanılmaya devam edilmiş. Biz buraya taşındıktan sonra da üç şehit defnedildi. Balkondan töreni izlemiştik daha önce. Şehitlerden biri benimle yaşıttı. O 23 yaşında ölmüş malesef ki. Biz oradayken oğlumun bir arkadaşı daha geldi. Beraber biraz daha dolaşıp eve döndük. Dönüşte Atahan "Anne ben şehit olursam beni buraya gömmelerini istiyorum, sen her gün gel beni ziyaret et diye." dedi. "İnşallah" dedim gayri ihtiyari. Sonra düşündüm bir an "her askere giden ölecek diye bir şey yok, Allah korusun ölme ama gerekirse vatanın için canını da ver" dedim. "Dilara'yı da mezarıma dikersiniz" dedi (Dilara geçen sene sınavda yüz aldığı için ona hediye aldığım saksı çiçeğinin adı).
Buralarda çok hoşuma giden bir şey var. Mavi gözlü çocukları kız da olsa erkek de "Atatürk'üm" diye severler. Çocuk ya da torun gibi canından değerli bir varlığı çok sevdikleri biriyle bağdaştırma çabasıdır bu. Atahan'ın da adını koyarken Ata'yı, Atatürk'ün adında yer aldığı için, Han'ı da benim her ismin sonuna ekleme takıntım olduğu için seçmiştik. Oğlum da mavi gözlü, sarışın olduğu için öğretmeni okulda "Atatürk'üm" diyerek seviyor onu.
Bu topraklarda yaşayıp, şehitlikleri gezip, bu havayı soluyup da etkilenmemek mümkün değil...

11 Mart 2009

ESKİ PANOM

Bu panoya geçen seni annemin doğum gününde başlamıştım. Ona hediye işliyorum. O zaman da fotoğrafını koymuştum hatta aynı fotoğrafı koymuştum, arşivden buldum :O). Daha bitmedi çünkü aylardır elime almıyordum. Bazen bir kere toplayıp kaldırınca yeniden başlamam çok zor oluyor. Geçen gün çıkardım torbasından, iplerini toparladım, iki gecedir yine işliyorum. Daha çok işi var ama başlamak başarmanın yarısıdır ne de olsa...



Ben kilo verdikçe oğum alıyor sanki çünkü benim yemediğim çikolataları ve abur cuburları genelde dayanamayıp o yiyor. Bir de şubat tatilinden beri sürekli bir yerlere gidince yeme düzeni de biraz bozuldu. Son iki haftadır baskete de gidemedi. Gerçi bir kaç gündür hava güzel okuldan sonra sokağa oynamaya çıkıyor, boyu da uzamış yine, kısa zamanda toparlayacaktır ama okul pantalonlarından biri, gömleklerinden ikisi ve bütün kış giydiği kotu dar gelmeye başladı. Hiç biri değil de okul pantolonu çok zorluyor beni. Her gün eve paçaları çamur içinde geliyor. Ayakkabıları da öyle. Kimbilir tenefüslerde ne oyunlar oynayıp, nerelerde dolaşıyor ki temizlemekle bitmiyor kirler. Yedeğimiz de küçüldüğü için yıkayıp, sabaha kadar kurutup aynısını giydiriyorum.



Bugün onun odasını, daha doğrusu kitaplığını topladım biraz. Uzun zamandır aklımdaydı ama bir türlü elim değmemişti. Yaşına uymayan kitapları kaldırdım. Boyaları ve oyunlarını, oyun kartlarını bir araya topladım. Kayıp bir çok şeyi buldum ki bu Atahan'ın çok hoşuna gitti.

10 Mart 2009

NİCE SENELERE...

Bugün kocamın doğum günü. Birazdan pasta yapacağım ona. Malzemelerim hazır ama öncelikle yazımı yazmak istedim. Doğum günlerinde yazılan "canımsın ciğerimsin, sensiz hayat boş, süpersin, bir tanemsin" tarzı yazılar beni bayıyor. O yüzden bunları yazmayacağım.



Söylemek istediklerim farklı zaten. Dokuz sene önce, yirmi yaşındayken kocamla evlendiğimde, evimi, ailemi, arkadaşlarımı, tanıdığım, bildiğim yerleri ve tüm akrabalarımı bırakıp Çanakkale'ye geldim. O zamandan beri o bana, hem koca, hem anne, baba, arkadaş, dost, dert ve hayat ortağı, sırdaş, kardeş oldu. Onun varlığı tek başına hepsinin ve herkesin yerini tuttu... Kavgalarımız da çok oldu, anlaşamadığımız noktalar da. Yeri geldi kendi ailesini de ona şikayet ettim, benimkileri de çekiştirdim, tüm dedikodularımı da ona yaptım, mutsuzluğumu da, en büyük mutluluklarımı da onunla paylaştım... O da bana her zaman destek oldu, göz yaşımı da dindirdi, kahkalarımı da çoğalttı. Yeri geldi saatlerce konuştuk, yeri geldi gözlerimizle anlaştık. O yüzden biz, dokuz sene sonra hala aşkla, sevgiyle, kader ortaklığıyla birbirimize bağlıyız.



İyi ki doğdun kocacığım. Nice senelere...







Geçen hafta sonu Edirne'deydik. Uzun zamandır oradaki arkadaşlarımızla görüşememiştik, uzun zamandır gidelim deyip duruyorduk, en sonunda cuma gecesi aniden karar verip, bir saat içinde yola çıktık...



Çanakkale'de kuvvetli lodos vardı. Motorla karşıya geçmek için beklerken lodosa bir de çiseleyen yağmur eklendi. Gemide bir de Tarık Akan'la karşılaştık. Kocamla Atahan onu görmeye gittiler. Ben de yağmura aldırmadan denizi izledim. Dalgalar baya kabarıktı, motor da sallanıyordu ama lodosun da etkisiyle gecenin onu da olsa hava yumuşaktı ben de karşıya geçene kadar havanın ve denizin tadını çıkardım...







Keşan'a kadar çiseleyen yağmur sonrasında birden hız kazandı ve biz Keşan'dan Havsa'ya kadar sağanak yağışla, silecekler silmeye yetişemezken, göz gözü görmeden, şimşekler eşliğinde yol aldık. Her taraf ışıksız ve ıssızdı. Bir ara gece yarısına yakın geçtiğimiz bir kasabada elektrikler de kesik olunca kendimi bir anda Alacakaranlık Kuşağı filmlerinde gibi hissettim. İn cin top oynuyor sokaklarda, yağmur, fırtına nefes aldırmıyor, etrafta bir sürü ev ama hepsi karanlığa gömülmüş, farların ışığında tek görebildiğimiz bütün arabayı yorgan gibi örten yağmur, tek duyduğumuz deli gibi kaportaya çarpan damlaların sesi, benzin azalmış etrafta benzinci bile yok, o an tek eksiğimiz arabanın bir şekilde durması falandı, orada sıkışıp kalacak, evin birinden çıkan garip görünüşlü bir ihtiyar bizi içeri davet edecek, aslında oranın yaşayan ölüler kasabası olduğunu anlayıp bir türlü kurtulamayacaktık ki, geçip gittik neyse ki...





Bu zorlu yolculuğun ardından Edirne'ye vardığımızda bizi yukarıda gördüğünüz tatlı küçük adam karşıladı. En son gördüğümüzde sekiz aylık bebekti. Çok büyümüş, daha da sevimli olmuş ve oldukça dillenmiş. Evin içindeki sesten ve hareketten uyanınca, Atahan'da yol boyunca uyuyup uykusunu alınca, ikisi sabah dörde kadar oynadılar, biz de muhabbet ettik.


Geç yattığımız halde, sabah iki velet erkenden uyanınca biz de erken kalktık. Güzel bir kahvaltının ardından, hazırlanıp çıktık. Karaağaç taraflarına gidip gezdik. Orada bir kafede oturduk. Bu arada ben Funda'yı aradım müsaitse görüşebilmek için, o gün onun da misafiri varmış, ertesi gün tekrar haberleşmeye karar verdik. Pazar günü aradı ve bulunduğu yeri söyledi ama kadınlar günü dolayısıyla bir yürüyüş yüzünden ana cadde kapatılınca, arka ve ara sokaklar mevlit kandilinde Selimiye'ye gelenlerle tıkanınca yetişemedik ve görüşemeden döndük. Bir dahaki sefere inşallah diyorum.


O akşam hepimiz yorgun olduğumuzdan evde mangal yaptık. Kayık tabaktaki karışık salatayı ve Amerikan salatayı ben hazırladım, arkadaşım diğer mezeleri ve sofrayı hazırladı, kocası mangalı yaktı, etleri pişirdi, benim kocam da çocuklara göz kulak oldu derken el birliğiyle her işi yapıp yemeğimizi yedik.




Yemekte beyler rakı içerken biz şarapla eşlik ettik. Şarabın fotoğrafını özellikle çektim, içimi güzeldi. Çocukları da uyuttuktan sonra sofra başı muhabbetimiz sabaha kadar sürdü. Zaten dördümüz de çok iyi anlaştığımızdan bir araya geldiğimizde saatler nasıl geçiyor anlamıyoruz bile...





Ertesi sabah da Yeşil Sera'ya kahvaltıya gittik. İnanılmaz kalabalıktı ama yine de servis iyi sayılırdı. Kahvaltı da lezizdi. Genelde bahçesinde oturmuştuk daha önce gittiğimizde, hava güneşli olmasına rağmen rüzgar da olduğundan bahçeye cesaret edemeyip içeriye geçtik bu sefer. Küçük Adam uyudu, uyandı, Atahan hemen karnını doyurup bahçeye oynamaya koştu biz de keyifle muhabbet ede ede, acele etmeden kahvaltımızı ettik.






Dönüşte, hava açıktı şansımıza. Yol da pek fazla kalabalık sayılmazdı.






Koru dağlarından indikten sonra Gelibolu'ya uzanan yol...








Koru dağlarından iniş... Çanakkale'ye ilk geldiğimde vurulmuştum bu manzaraya ki hala her görüşümde gözlerimi ayıramam Saros körfezinden...

06 Mart 2009

İYİ Kİ DOĞDUN ANNECİĞİM :O)

Doğum günün kutlu olsun, nice senelere... Bugün annemin doğum günü anladığınız gibi. Onu aradım az önce ama kırkyama kursundaydı. Fazla uzun konuşamadık. Zaten akşama, Atahan'la ve kocamla beraber tekrar arayacağız. Bu ön kutlamaydı sadece...

Annemleri de özledim bu arada. Şubat tatilinde görüşmüştük ama yine bir araya gelsek hiç de fena olmazdı...

Maeve Binchy'nın Bu Yıl Farklı Olacak'ını almıştım bir kaç ay önce, dün onu okudum bitirdim ama bu sefer beğenmedim. On beş ayrı insanın noelle ilişkili on beş farklı öyküsünü anlatmış ama yayınevi zorlama bir şekilde bunu illa ki yılbaşı diye lanse etmiş ve yılbaşına da yetiştirmiş, pazarlamayı iyi kullanabilmek için. Kısa kısa öyküler birbirleriyle bağlantılıysa seviyorum ben, alakasız olduklarından okumuş olmak için okudum sadece....

Bunlar dışında bir şeyler yapasım var ama ne olduğunu ben de bilmiyorum. Aslında trüf yapmak istiyorum ama son zamanlarda çikolata yemediğimden sadece yapmış olmak için yapacağım trüfleri de. Gerçi kocamla oğlum sever ama aklımdan fikir olarak geçirsem de mutfağa girip yapasım yok.

Evi derleyip toplasam, bahar temizliği de yapsam diyorum bir yandan ama bir gün bir çekmeceyi, bir gün bir dolabı, bir gün çalışma masamın üzerine toplamaktan başka bir şey yaptığım yok...

Bütün gün evin içinde dolanıp duruyorum. Dışarıya da çıkmadım mesela iki gündür. Bir acayip haller var üzerimde ama nedendir bilmiyorum. Yakında biter büyük ihtimalle... Bir şey bekliyorum sanki ama ne beklediğimi bilmiyorum... Ara sıra oluyor böyle bana, sonra kendiliğinden geçiyor...

03 Mart 2009

REÇEL :O)

Cumartesi gece döndük Fethiye'den. O gece yorgundum, atıştırmalık bir şeyler hazırlayıp, dinlendik büyük çoğunlukla.



Ertesi gün ise mutfağa girdim. Önce üç çeşit yemek pişirdim. Dolapta kalmış olan yufka ve ıspanakla börek yaptım. Bir de bol bol elmayla, portakal buldum bir köşede. Elmalar biraz buruşmuş, portakallar hafif ekşiydi. Elmalı kek yapacaktım hatta yumurtaları da çıkarmıştım ki, kek yapmak istemedi canım. Geçen senelerde yaptığım ayva reçelinin tarifini elmalara uyarlayarak elma marmelatı yaptım. Olmazsa ya tadı kötü olursa diye düşündüm bir an, olan bir buçuk kilo şekere olacaktı, bir de ocakta harcadığım gaza, bir de emeğime yazık olacaktı en çok ama denemeye değer diye düşündüm hepsini boş verip. İki kilo kadar elmayı, soydum, rendeledim, biraz suyla kaynattım, üzerine de şeker ekleyip, iyice koyulaşana kadar ateşten almadım. Hatta reçeller kaynarkan bir önceki yazımı yazdığımdan unutmuşum onlara bakmayı, istediğimden biraz koyu olmuş ama sonuç muhteşemdi. Ertesi gün oğlum okula giderken kahvaltısında ekmeğine sürdüm taze yapılmış ev marmelatını, kocama da sabah kızarttığım ekmeklerin yanında ikram ettim, dün gece kendim yaptım, diyerek, o da afiyetle yedi. Onlar benim reçellerime alışık zaten de evde en çok reçel seven benim normalde, kocamla oğlum daha az yerdi, bu sefer ben sadece kaşığın ucuyla tadına bakmakla yetinirken ikisine de bol bol yedirdim. Elmaları böyle hallettim. Portakallardan da portakal reçeli yaptım. Önce bir tencere su kaynattım, portakalları biraz yumuşayana kadar içinde beklettim oldukları gibi bütün bütün, başka bir tencerede de suyla şekeri kaynattım. Yumuşayan portakalların suyunu attım, istediğim boyutta doğradım, kaynamakta olan şekerli suyun içine attım, kıvamını bulana kadar kaynattım. Bütün mutfak mis gibi portakal koktu bütün gece. Portakallar tahminimden biraz daha fazla olunca suyu az kaldı, portakal şekerlemesi gibi oldu o reçel de ama rengi ve kokusu çok güzeldi. Onun tadına bakmadım nedense canım istemedi, kokusuyla beni doyurduğundandır belki de.

Bunlar dışında iki gündür bavul boşaltma, çamaşır yıkama, evi azıcık derleme toplama işiyle uğraştım. Geçen hafta kampanyanın son haftasıydı aslında ama ben gidince her şey yarım kaldı. Yapılacak bir sürü Avon işim var ve bu haftada kampanyanın ilk haftası. Bol bol çalışmam lazım. Nitekim bugün çarşıya indim. Çok fazlasıyla yürüdüm, arada yağmuru da yedim ama bir sürü işimi de hallettim. Çarşamba ve perşembe de çarşıdayım...

Son zamanlarda nescafe içemiyorum fazla nedense. Normalde günde beş orta boy fincandan aşağısı beni kesmezdi. Şimdi iki fincanı bulmuyor bile. Canım istese de yaptığımda bitiremediğimden kalıyor yarısından fazlası...

Geçen gün Ayşe Kulin'in Veda'sını, üzerine de Umut'unu okuyup bitirdim. Şimdi yeni kitap arayışı içindeyim. Okunmayı bekleyen bir sürü kitabım var ama hangisinden başlayacağımı bilemiyorum.

Kocamın evde oluşuna alışamadım daha. İşe gitmeyecek olması şaşırtıyor beni hala. Sabahları beraber kahvaltı ediyoruz ki bu dokuz aydır ancak beş altı kere yaptığımız bir şeydi. Aslında ben daha erken kalkıyorum, o uyandığında kahvaltımı da genelde yapmış oluyorum ama öyle bile olsa bazen çay içerek eşlik ediyorum ona. Bugün de çarşıya o bıraktı beni ki bu normalde ancak izin günlerinde mümkün oluyordu. Gerçi araştırma içindeyiz, mutlaka başka bir iş yapacaktır ama iş belli olana kadar bir arada olmak güzel...

01 Mart 2009

FETHİYE MACERAMIZ

Pazar günü kocamın işi bırakmasıyla başladı sayılır aslında. Ayrılınca bizim de Fethiye'ye gideceğimiz kesinleşti. Ablamla önceden konuşup müsait olup olmadıklarını öğrenmiştim zaten, sadece yola çıkış günümüzü kesinleştirmek kalmıştı. Pazartesi tüm gün evi derleyip toparlayıp çanta hazırlamakla uğraştım. Bir yandan da çarşı işlerini hallettim. Kocam da yanında çalışan elemanının nişan kutlamasına gitti ve sohbet uzayınca geç geldi. Yola çıkarken ikimiz de yorgunduk aslına bakarsınız. O yüzden planladığımız gibi sabah erkenden değil de on bire doğru çıkabildik ancak. Çarşıda da bir kaç yere uğrayınca merkezden çıkışımız da on ikiyi buldu. Hava günlük güneşlikti şansımıza ve biz heyecanlıydık. Hem uzun zamandır süren bir hasret bitecekti, hem yolları tam olarak bilmiyorduk, hem de aylardır çıktığımız ilk tatildi...





(Üstteki iki resim Küçükkuyu tarafları)



Yol boyunca tabelaları takip ettik. Daha önce bir kaç kere gittiğimden ben biraz biliyordum güzergahı ama yine de gece otobüste çoğunlukla uyuyarak gitmek farklı, arabayla gitmek daha farklıydı. Yol boyunca şarkı dinleyip, muhabbet ettik. Gördüğümüz ilginç şeyleri, güzel manzaraları birbirimize gösterdik. Yemek ve benzin molaları dışında fazla da durmadık.

Arabayı kocam kullandı sürekli. Atahan yol boyunca arkada kitap okudu. Ben de elimdeki fotoğraf makinasıyla bol bol resim çektim, yardımcı kaptanlık yaptım kocama...

Akşam sekiz gibi Fethiye'ye varabildik. Biraz yorgun ama mutluyduk....

(Ablamın bize hazırladığı harika kahvaltılardan ilki)



(Kayaköy- yağmura aldırmadık)


Ertesai gün hava yağmurluydu ama aldırmadık. Ablamın rehberliğinde Kayaköy'e gözleme yemeye gittik. Gözlemeler güzeldi. Yağmurlu havada Kayaköy'de gezmek daha da güzeldi. Arabayla gezdik gerçi ama güneşli bir günden çok daha iyiydi çünkü Kayaköy'ün o terk edilmiş evlerine yağmurun hüznü daha çok yakışıyordu. Her taraf mis gibi kokuyordu ve etraf kalabalık değildi...


Her gün, gün boyunca gezdik. Genelde yağmur yağsa da pek aldırmadık. Bir gün Çalış'ta kahve içtik. Bir gün balık halinden aldığımız balıkları, rakı eşliğinde hemen oradaki lokantada yedik. Bir gün ablamların iş yerine uğradık. Çarşıda gezindik, Atahan'ı parka götürdük. Geceleri de likör ve sıcak şarap keyfi yaptık şömine karşısında... Üzümlü'ye gittik. Aynı Demirköy'e benzediğinden çok sevdim orasını. Döneceğimiz gün, yola çıkmadan önce Ölüdeniz'i gezdik. Issızdı ama yine de güzeldi.




Ares, tam ayak altında masanın hemen dibinde uyurken. Bu arada ilk geldiğimiz gün Ares bizi kapıda üzerimize atlamaya çalışarak karşıladı, Çağıl zor tuttu. En sevdiği misafir karşılama şekliymiş. Heyecanlandığı ve mutlu olduğu bizimle oynamak istediği için öyle yapıyormuş ama fotoğraflardan fazla belli olmasa da oldukça iri bir köpek. Atahan önce korktu, normaldi çünkü çocuk üzerine binse Ares onu rahatlıkla taşıyabilirdi, patilerini omuzlarıma dayasa boyu beni geçerdi. Heyecanı yatıştıktan sonra ise çok iyi anlaştık onunla. Çok tatlıydı. Gidip gidip kocamın ayaklarının dibine yattı, Atahan'ın oyuncak tabancasından korktukça bana sığındı ve biz yatmaya gittiğimizde hemen peşimizden odamıza geldi. Ablamın evi üç katlı olduğundan merdivenlerden inip çıktıkça dört çocuk aynı anda iniyormuş gibi ses çıkarması ve su içerken bütün evde inleyen şılap şılap sesleri ayrı bir güzellikti. Arada gaza gelip üzerimize çıkıp yalamaya çalışması ise bizim çok hoşumuza gitmedi açıkçası. Evde sigara içmediğimizden her balkona çıkışımızda kapının önüne bizden önce dikilmesi ve balkon demirleri dahil bulduğu her şeyi yalaması ise ayrıca hoştu....


Bu likörü kesinlikle tavsiye ediyorum. Özellikle çok sert içki sevmeyenlere. Alkol derecesi yine de yüksek ama içimi çok hoş. Hare'nin kahveli diğer çeşitlerini de denemek istiyorum.



Fethiye'den dağ manzarası. Tam olarak neresi olduğunu ablam yazsın. Yol boyunca ve Fethiye'de gezerken bol bol dağ manzarası çektik. Bizim buradakiler oradakiler kadar heybetli olmadığından çok değişik ve güzel geldi bize....




Fethiye



Fethiye. Bu iki fotoğrafı çekildiğimiz yerde üçümüzü de çekti ablam. Sonra ben Atahan'a bir de biz babanla çekilelim, bak burası aşıklar tepesiymiş deyince, Atahan gitmek istemedi yanımızdan, bir yandan ikimize sarılıp bir yandan "ama ben de aşığım" diyordu...





Bir gün Paspatur'daki Boaters cafede nescafe içtik. Ortam, müzikler ve sohbet çok güzeldi. Uzun süre oturduk. Sahibi de bize katıldı ablamı tanıdığından. Keyifliydi. Kocama Paspatur'u da gezdirmiş olduk. Bir çok dükkan da kapalıydı ama yine de kafeden çıkışta açık bulduğumuz bir yerden kocam ablamla bana şal hediye etti. İkimiz aynı desende alalım nasılsa ayrı yerlerde kullanacağız dedik. Böylece hayatımızda ilk defa birbirinin eşi olan bir eşyamız olur diye de konuştuk çünkü sevmeyiz biz aynı şeyleri eş zamanlı kullanmayı, tarzlarımız da çok değişik olduğundan genelde beğendiğimiz şeyler de farklıdır zaten. Neyse yüzlerce şalın içinden beğendiğimizin aynısını bulamadık. Mecburen yine ablamla farklı şalları aldık...





Ablamın şöminesi. Karşısında likör ve sıcak şarap keyfi yaptık, bol bol muhabbet ettik.





Bir sabah da Enver Yalçın'ın Yörük Müzesi'ne gittik kahvaltıya. Muhteşemdi. Çeşit bol ve her şey çok tazeydi. Enver bey de bize katıldı. O çorbasını içti gerçi biz muhteşem kahvaltının tadını çıkarırken. O taraflara yolunuz düşerse mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Kışın bile bu kadar güzelse yazın çok daha keyiflidir. Temiz havada, kuş sesleri eşliğinde, Enver beyin de hoş sohbetini dinleyerek kahvaltı etmek ayrı bir güzellikti.



Kahvaltı ettiğimiz mekan. Her şey Enver beyin eşinin elindendi. Üstü kapalı ama yanları açık olduğundan açık havada kahvaltı etmiş gibi olduk.





Yol manzarası. Neresi olduğunu hatırlayamadım...



Üzümlü'den bahar çiçekleri. Ablam benim için çekti...




Üzümlü'de bir kapı numarası.... Ablamın gözünden kaçmayan ayrıntılardan biri. Bu tür şeyleri fark etmede çok ustadır...



Dönmeden önce Oba Kebap'a Kayaköy'e gittik. Fotoğraftaki Atahana söylediğimiz ayran. O kadar çoktu ki neredeyse oğlumun hayatı boyunca içtiği ayranların toplamı kadardı. Yanındaki de Çağıl'ın kadehi. Ortam ve sohbet çok keyifliydi. Etler de çok güzeldi, yolunuz düşerse Fethiye'ye oraya da gitmeniz tavsiye olunur.


Tandırın fotoğrafımı çekebilmem için herkes aç olduğu halde bekledi. Tandırla başladık, mangalda pişen etlerle devam ettik. Rakımızı da içtik. Çağıl biraz hızlı içince çabuk sarhoş oldu ama onun o hali o kadar sevimliydi ki yemeğin son bir saati sadece onu izleyerek geçti neredeyse....


Mezeler ve salata da çok güzeldi...




Ölüdeniz...




Uzakta Atahan'la ben. Denizin renginin şahaneliğine dikkatinizi çekmek istiyorum...


Arabanın önünde gördüğünüz civciv ablamın hediyesiydi. Bir ara kaybolmuştu arabayı yıkattığımızda ama sonra yine ortaya çıkıp en öndeki yerini aldı...



Yolda bir yerden dağ manzarası........



Tam mevkiyi bilemeyeceğim ama taşların ve kayaların şekilleri çok ilginçti. Özellikle yavaşlayarak geçtik bu bölgeden hem fotoğraf çekmek, hem de tam anlamıyla görebilmek için.




Dönüşte Çine'de öğlen yemeğimizi yedik. Köfteler ve çöp şişler güzel, hesap uygun, restoran çalışanları ilgili , mekan temiz, servis çabuk ve özenliydi. Yolunuz düşerse yemeden geçmemeniz tavsiye olunur.

Kocamla ben...


Ayvalık - Cunda adası. Dönüşte hava da çok güzel olunca çay molası verdik Ayvalık'ta.


Ayvalık, oturduğumuz çay bahçesinin hemen önü.



Olmazsa olmaz Ayvalık tostlarımız.


Atahan, ayağının dibinde tostunu paylaşmak için bekleyen kedilere bakarken.



Ayvalık..



Ayvalık...


Dönüş yolumuzda hava kararmadan hemen önce çektiğim yol görüntüsü. Bu saatleri çok severim zaten. Tam da yolculuğumuzun en güzel manzaralı yerlerinden birine denk geldi...


Resimlerden anlayacağınız gibi yedik, içtik, gezdik, eğlendik, hasret giderdik bol bol. Çağıl biraz daha uzamış. Üzerine daha bir delikanlı havası gelmiş. Yola çıkmadan önce vedalaşırken beni kucaklayıp havaya kaldırabilecek kadar büyümüş :O). Bir sabah okula gitmeden önce onu öptüm diye adım kokoş teyzeye çıktı bu arada. Yanağında ruj izi kalmış. Kız arkadaşıyla da aynı servistelermiş. Aslında yeni çıkan, denemek için aldığım ama rengi çok açık gelince nemlendirici niyetine kullandığım bir rujdu sürdüğüm. Kız sabah sabah ruju görünce, Çağıl da teyzem öptü deyince, teyzen kokoş mu, gece ruj sürerek mi yatıyor, demiş. Zamane kızlarından da korkulur, gözlerinden hiç bir şey kaçmıyor, laflarını da esirgemiyorlar.
Gidiş ve dönüş yollarında da çok eğlendik. Kocamla beraber yolculuk yapmayı özlemişim. Ablamları özlemişiz. Ailecek zaman geçirmeye hasret kalmışız derken her şey çok güzeldi...