27 Ocak 2009

BİR SÜRE YOKUM

Daha sonra geleceğim...

23 Ocak 2009

AVON AVON

Dün İstanbul'daydım, Avon toplantısında. Sabah dörtte önce bizim ekiple buluştuk, ardından belirli noktalardan diğer takım öncüsü arkadaşları da aldık ve yaklaşık otuz kişi yola çıktık.

Üç senedir hemen hemen aynı kişiler toplantılara gittiğinden, hepimiz birbirimizi tanıyoruz. Arada sorun çıkaranlar olsa da genelde çok eğleniyoruz. Bu sefer de yol, gülüş cümbüş eğlence, muhabbet ile geçti.

Daha otobüse biner binmez oyun havalarını açtı şöför ki, on senedir toplantılara o gidip geldiğinden, uyuyanların teybe ve uyumayanların gürültüsüne aldırmayacağını biliyordu. Biz de biraz oynadık, biraz söyledik, bol bol muhabbet ettik. Lapseki'de gemiyi beklerken bir saat kadar oyalandık. Sabah serinliğinde ve karanlığında gemi yolculuğu da ayrı güzeldi bu arada...

Gidişte Büyükçekmece'den geçtik. Her seferinde aynı şey oluyor aslında, biz ordan geçiyoruz ve ben pür dikkat etrafıma bakarken, hem seviniyor, hem üzülüyorum. Orda inip annemlere gidememek koyuyor ama yine de geçip giderken bile olsa görmek iyi geliyor...

Toplantımıza zamanında yetişebilmek için gidişte çok mola vermiyoruz ama kahvaltı ve ihtiyaç molası derken biz her seferinde ucu ucuna varıyoruz.

Bu seferki toplantı Conrad oteldeydi. Oldukça da kalabalıktı. Şehir dışından gelenler de bizlerdik sadece. O kadar saat yolculuktan sonra hepimiz haşat olmuştuk aslında. Toplantıdan önceki ikramda biraz dinlenip kendimize gelebildik.

Geçen seneki başarılar ve eksiklikler dile getirildi. Neler yapabileceğimize baktık. Değişiklikler anlatıldı ardından ödül törenine geçildi. Son dört kampanyanın başarılı takım öncüleri sahneye çağırıldı. Türkiye satış direktörümüz Gülay Başaran ve genel müdürümüz Ron Griffiths bizleri tebrik etti, başarı belgelerimizi verdi. Bizleri diyorum çünkü sahneye çıkanlar arasında ben de vardım. Belgemi aldım, sahneden indiğimde hem arkadaşım, hem bir anlamda amirim olan bağlı olduğum takım öncüm beni karşıladı. Yerime döndüğümde de tüm arkadaşlar tek tek tebrik etti. Hepsiyle sarılıştık. Bazılarımız sahneye çıktı bazılarımız çıkamadı, çıkanlara hep beraber sevindik, çıkamayanlara hep beraber üzüldük... Ben tabi kutlama faslı biter bitmez mesaj çektim tüm sevdiklerime...

Toplantıdan sonra toparlanıp yola çıkmamız altıyı buldu. Hepimiz yorgun ve aç olduğumuzdan fazla sesimiz çıkmıyordu. Tekirdağ'a kadar sakin bir şekilde devam ettik. Her toplantı dönüşü olduğu gibi bu sefer de Tekirdağ köftelerimizi yedik. Yemekten sonra on bir gemisine yetişebilmek için biraz hızlıca yol aldık. Eve varmam on ikiyi buldu ama erken döndük aslında, normalde bire ikiye doğru gelebiliyorduk ancak...

Bugün de yorgunluğum ve uykusuzluğum devam ediyordu. O yüzden evden çıkmadım. Kampanyanın son haftasına girdiğimizden öğlene kadar dinlendim, öğleden sonra çalıştım. Yarın ilçeden gelecek olan takım öncümle buluşacağım. Pazar günü çocuğu kursa götürmek ve ev işlerini halletmek dışında bir şey yapmayı düşünmüyorum ama pazartesi yine çarşıya ineceğim büyük ihtimalle.

Bunun dışında oğlum bugün karnesini aldı. Hepsi beş-pekiyi. Bu gece karneyi kutlamak için onunla Ceza'nın Yerli Plaka şarkısını açıp, karşılıklı rap yaparak söyledik. O neredeyse tüm şarkıyı ezbere biliyor, ben de ondan dinleye dinleye öğrendim artık. O kadar dans edip kudurduktan sonra yatması zor oldu tabi, yatağında hala şarkıyı söylemeye devam ediyordu...

Yine görüşmek üzere...

18 Ocak 2009

CUMADAN BERİ

Hastaydım aslında. Perşembe günü ağrımaya başlayan boğazımdan anlamıştım da önemsememiştim. Yemekten çıkıp arabaya bindiğimizde aşırı üşümemden kocam da demişti hasta olacaksın galiba diye ama gecenin serinliğine vermiştim, yine önemsemedim. Cuma sabahtan boğaz ağrısı ve halsizlik vardı. Öğleden sonra buna ateş de eklendi. Ateşim düşünce sıtma başladı derken kafamı kaldıramadım. Cumartesi de sekizde uyanmama rağmen bir türlü yataktan kalkamadım, uyuyup kalmışım tekrar. Ondu artık çocuk acıkmıştır diye zorla kalktığımda. Bu sabah ise altı buçukta uyanıp gözlerimi açar açmaz yataktan fırlayınca anladım ki iyileşmeye başlamışım.

Benim hastalık ölçerim kalkış durumum anlayacağınız gibi. Normalde uyanırım hemen fırlarım, üzerimi de değiştiririm ve güne başlarım. Hastaysam ya da keyifsizsem ise o yataktan kazımaları gerekir beni ve öğlene kadar pijamalarla da dolaşabilirim.

Ben hastalanınca üç gündür kocamla oğlum bakıyor bana. Oğlum sıtma tuttuğunda üzerime ikinci battaniyeyi örttü, karnı acıkınca ekmek üzeri yağ sürdü yedi, hatta bana da hazırladı ama yiyemedim bu sefer, midem elvermedi. Ne zaman ben yatsam, dalar gibi olsam çalmaya başlayan telefonlarımı bana getirdi ki ara ara kapattım zaten hepsini. Ben uyuya kaldıkça beni hiç uyandırmadan kendi kendine oynadı. Özellkle cuma günü ben ona değil, o bana baktı. Bir de ıhlamur ya da nane limon yapabilseydi süper olacaktı :O) Kocam da ilaç getirdi bana eczaneden ve yemek yapamadığımdan evde ne varsa idare etti. Dün çocuğu da baskete o bıraktı, o aldı. Beni dinlendirdi. Evden hiç çıkmamış oldum. İkisi de ummadığım kadar güzel baktılar bana ve bugün daha iyi gibiyim aslında.

Üç gündür elimi bir şeye sürmediğimden ev zıvanadan çıkmış durumda. Dün birazcıcık toparlarlayıp, en azından dağınıklığın yarattığı daha da kötü görünüşü halletmeye çalıştım. Kampanyamın da son iki haftası, önümüzdeki hafta çalışmalıyım. Perşembe günü de Avon toplantımız var yine. Kısmet olursa İstanbul'a gidip geleceğim günü birlik. Çalışma masamın üstü ise o kadar dağınık ki davetiyeyi bulabileceğimden şüpheliyim. Öncelikle masamı toplayıp, halledilecek işlerimi bitirmeliyim gitmeden. Ekonomik krizden mi, ben hasta olup kimseyi arayamadığımdan mı bilmiyorum ama temsilcilerim ve takım öncülerimden de ses seda çıkmadı hiç. Herkes kendi aleminde sanki. İyi bir kapanış yapabilmek için evde oturduğum bu günlerin acısını çıkarmalıyım.

Bunun dışında ise çılgıncasına kitap okudum. Üst kattaki komşu Carmina Burana'dan sıkılmıştır diye karışık rock kasetlerine geçtim. Televizyonu hiç açmadım. Canım sıkıldıkça bilgisayar başındaydım. Dün akşam bal kasesini kırdım, yerleri on defa silsem de yapış yapış hala sanki, bugün tekrar üzerinden geçeceğim. Geçen akşam markette de bir fincan kırmıştım ama o sakarlıktan falan değil, ürünlerin en üst raflara koyulmasından kaynaklıydı. Elimdeki defolu olunca üstten alayım dedim, tam tutamayınca, kaydı gitti. Alt raflara da çarpa çarpa, üzerime parçalarını da sıçratarak ve sessiz sakin markette ortalığı inleterek, şangırr diye bir sesle yere düştü ve bin parçaya ayrıldı fincan. Biraz önce başka reyona geçen müşteriler geri geldi ne oluyor böyle diye, anlayın artık. Kocamla oğlum ilerlemişti onlar da döndü yanıma, görevli geldi, parasını ödeyelim dedik. Bende bakışlar suçlu, o sanki azarlar gibi, elimden kaydı dedim olanca masumluğumla. Bir yandan parçaları toplamaya başladı, bir yandan da önemli değil dedi. Böylece kızardığımla ve marketi başıma topladığımla kaldım ben de :O)

Yine görüşmek üzere...

15 Ocak 2009

BU GÜNÜN GÜZEL OLACAĞI

Sabahtan belliydi zaten de devamının da bu kadar güzel geleceğini tahmin edememiştim...

Kocamın izin günüydü bugün, sabahtan evdeydi, öğleden sonra işlerini halletmeye çıktı, akşam üzeri oğlumu da okuldan almış, beraber geldiler. Boğazım ağrıyor gibiydi benim de, keyfim yoktu yemek yapmamıştım dışarıda yiyelim dedik.

Balık lokantasına gittik. Onun hafiften canı sıkkındı, benim de iki gecedir canım içmek istiyordu, bir küçük rakı söyledik. Yaklaşık dört beş aydır içmediğim için özlemişim, ilk yudum çok güzel geldi açıkçası... Oğlumla kocam balık söyledi. Ben mezelerin yeterli olacağını düşündüğümden istemedim, doğru da tahmin etmişim, onlar da bitiremediler balıklarını. Oğlum kendi kendine oyalandı, saat daha çok erkendi, lokantada kimse de yoktu, biz de güle eğlene, arada kadehlerimizi de tokuşturarak sohbet ettik. O kadar özlemişim ki aslında kocamla dışarıya çıkmayı, çok iyi geldi. Eskiden en az ayda bir giderdik, kahve açıldığından beri fırsat bulamamıştık. İzin günleri de onların baba oğul günüydü normalde, bu sefer iki centilmenim beni de aralarına aldılar. Balıklar ve mezeler çok güzeldi. O lokantaya misafirlerimizi de götürürüz güvenle zaten, sahibi de kocamın akrabası, daha önce annemler ve ablamlarla da gitmiştik, her seferinde memnun ayrıldık. O lezzetteki ve bolluktaki yiyecekler için de bedava diyebileceğimiz bir hesap ödedik... Bu sefer biraz soğuktu sadece, kocamın montunu aldım üzerime bir süre sonra, normal kıyafetle oturulacak gibi değildi. Çıkarken de oğlumun hatırlatmasıyla, kabanımı kocam tuttu, giydirdi bana. Oğlumun karşılıksız aşkı Selen sana sesleniyorum çok romantik bir erkeği ve eşi bulunmaz bir centilmeni kaçırıyorsun yüz vermeyerek, benden söylemesi...

Dönerken biraz alış veriş de yaptık. Yazımı yazarken bir yandan da sütle karıştırdığım muz likörümü yudumluyorum mesela. Uzun zamandır canım istiyordu ve bu gece markette görünce almadan çıkmadım. Likörü sütle karıştırınca içimi daha hafif oluyor, sevenlere tavsiye ederim...

Lokantaya gidişte ve dönüşte ise Cranberries'ten Zombie'yi açtık son ses ve en yüksek perdeden söyledim ben de. Bu şarkıyı İstanbul'da okula gidip gelirken yaptığım toplamda üç saatlik yolculukta çok dinlerdim. Yirmi yaşıma döndüm birden söylerken...

Keyifli bir geceydi :O)

BU SABAH GÜNE

Yatağımda kahvaltı ederek başladım. Uyandığımda, oğlum elinde bir tepsiyle yatak odasına giriyordu. Margarin, siyah zeytin, biber turşusu, ekmek ve bir tane bıçak koymuş. Nasıl da güzel bir sürprizdi. Onunla yatağın üzerine kurulduk, mutfaktan çokokremini de aldım, beş ona besledim, bir kendim yedim. Ben normalde, ekmeğime yağ sürüp yemem, siyah zeytin sevmem, sabah sabah turşu da tercih etmem ama bunların hiçbirini ona söylemedim. Bu sabah oğlumun güzel hatırı için on beş seneden beri ilk defa zeytin yedim, ekmeğime nokta kadar bile olsa yağ sürdüm, iki tane turşuyu da yemezsem ölüverecekmişim gibi attım ağzıma.

İkimiz de mutluyduk :O)

14 Ocak 2009

CAHİL CESARETİ

Yine başladılar çok değerli fikirlerini benimle paylaşmaya... O kadar salakça şeyler yazıyorlar ki inanamıyorum ve buraya koymuyorum. Ablam çok edepli bir şekilde karşılık vermiş bir tanesine. Aşağıya alacağım onun yazdığı yorumu çünkü ben yazsam ancak böyle yazardım, demek istediklerimle bire bir örtüşüyor. Benim yorumumu da okuyacaksınız birazdan ve bu konuyu kapatacağım.

Şimdi bana gelen üç yorumu buraya koymadığım için kısaca fikir vermek gerekirse, birinde demiş ki sen eski usul defterine yaz, ablanla yarışma, birinde demiş ki, benim de iki kızım iki torunum var, onlar birbirinden çok farklı, ben anlarım, sende yetenek yok ablanda var, birinde de ben "kitap oku ama kapasiten yetmez en azından gazete oku" dediğim için demiş ki, benim okuduğum ders kitapları bile senin boyunu geçer. İşte seviye bu arkadaşlar. Benimle ancak elinden geçen ders kitaplarından yola çıkarak yarışabiliyor. Ben de değer vermiş gibi olup cevap yazıyorum aslında bir hata biliyorum ama o şahsiyetsiz isimsizler nasıl cahil cesaretiyle bana gelip gidip değersiz fikirlerini bildiriyorlarsa, istemediğim ve merak etmediğim halde, ben de burdan onlara zerre kadar değer vermediğimi yazacağım. Onlar nasıl hadlerini bilmeden yorum yazma cüretinde bulunuyorlarsa, ben de kendimi sakınmayacağım. Onlar diyorum bu arada ama aslında bu yazı tek bir kişi üzerine devam edecek. Üç yorumun da aynı kişiye ait olduğunu düşünüyorum aslında.

Her şeyden önce ortaya bir kimlik belirterek çıkamıyor. İnternette oynadığım online oyunlarda da, yazdığım yazılarda da, bıraktığım yorumlarda da beni Burcu olarak her zaman görürsünüz, izimi takip edebilirsiniz ve her yerde aynı bilgilerle karşılaşırsınız. Gerçek hayatımda da bir temsilcimi aradığım ya da biriyle görüştüğüm zaman ilk yaptığım adımı söylemektir. Nerede rast gelirseniz gelin benimle ilgili tüm bilgiler de birbirini tutar. Benim şahsiyetsiz anonimsiler ise bazen eylül diye yazıyor ama onunda bir takma isim olduğunu düşünüyorum ben, bazen hiç isim bırakmıyor, bazen anneyim diyor bazen benim ders kitaplarım senin boyunu aşar diyor. Bak söyleyim, bunu öne sürüyorsun ama benim boyum 1.55 tir ikinci sınıfa giden oğlumun kitaplarını bile üst üste koysam benim boyumu aşar. Okula giderken elinde taşıdığın ders kitaplarının uzunluğu bir kıstas değildir. Ayrıca benim öğrenim hayatım tam tamına, 20 sene sürdü, arkeolojiyi iki ayrı üniversitede sekiz sene boyunca okudum. Sadece arkeoloji kitaplarımı bile koysam üst üste eminim ki asıl senin boyunu misli misli aşar. Benim karşıma çıkarabileceğin başka hiç bir şeyin yok değil mi? Yazık sana acıyorum, çok zavallısın. İki kızım var, bir de ders kitaplarım ben bundan ibaretim işte diye iki yorumda bana kendini anlattın ama gerek yoktu ben ne olduğunu zaten biliyordum. Söylediklerinin hiç birine de inanmıyorum bu arada ama buna da aşağıda ayrıca değineceğim.

Ablam benden dokuz yaş büyüktür. Sadece ablam değil anne yarımdır, bende çok emeği vardır. Onun değerini milyon tane yazı yazsam anlatamam. O hem ablam, hem annem, hem sırdaşım, hem dert ortağım, hem akıl aldığım, hem büyüğüm, her şeyimdir. Sen ise dış kapının mandalı bile olamayacak kadar uzaksın bize. O yüzden gelip gidip ablana sataşma demen çok abes oluyor. Ablama yazdığın yorumda da o sizin yakınınız onu korumanız normal demişsin. Anlama kapasitenin kıtlığı bir kez daha ortaya çıkmış, yakın belki teyzeler, amcalar için kullanılır, belki kuzenler ya da çekirdek aile dışındaki kişiler için, ablam benim yakınım değil, kanım, canım, her şeyim, bir tanem. Aynı anne babanın çocuğuyuz, damarlarımızda akan kan aynı, genlerimiz aynı, geçmişimiz aynı. Senin yazdığın yakın kelimesi hakaret gibi bir şey benim için. Ayrıca ablamla biz kavga da ederiz yeri gelince, fikir çatışması da yaşarız ama hiç bir zaman birbirimizden vaz geçemeyiz. Benim ona takılmalarım ya da onun gelip bana sataşması iki kardeş arasındaki ilişkidir annem, abim, benim kocam ya da uzunbey abi bile bunu anlar, görür, karışmaz ve hiçbir zaman yorumda bulunmazken bence sana düşen sadece susmak. Annem aramıza bile girmez çoğunlukla, halledeceğimizi bilir. Sana ne oluyor, ablamı benden korumak sana mı kaldı, bunu hiç düşünmedin mi. Düşünmemen normal çünkü çok sığsın.

Bu arada anne olduğuna da inanmıyorum, yazdığın her şeyin uydurmasyon olduğunu düşünüyorum, ola ki doğruysa da kızlarına da acıyorum. Beni sevmiyorsan okuma, yazılarımı beğenmiyorsan, tarzım hoşuna gitmiyorsa bakma benim bloguma. Hem gelip gelip okuman hem de yorum yazıp güzel değil demen abuk. Eleştiri yapacaksan da şu fikrine katılmıyorum de, şu cümlen yanlış de, neymiş, ablama sataşmayacakmışım, yazmayacakmışım. Neden? Hanfendi okumuş değerlendirmiş, zaten iki de çocuk annesiymiş, boyum kadar ders kitabı varmış, o her şeyi bilirmiş, ben yazmasam da olurmuş, sana mı kaldı ey kendini bilmez, sığlığını görmez kişi, sana mı kaldı buna karar vermek. Milyon defa söyledim ama anlaşılamıyor demek ki, yine anlayacağın şekilde daha basit anlatacağım, o övündüğün ders kitaplarında yazdığı şekilde yazmaya çalışacağım bu sefer belki anlarsın, bu arada kocamın çok sevdiğim bir lafı vardır üniversite bitirmiş ama bir şey olamamış kişiler için der ki, onun ayakları gitmiş gelmiş sadece, üniversite falan bitirdiğini zannetmiyorum zaten de her ne okuluna gittiysen sadece ayakların gidip gelmiş, bence, beynini açamamışsın verilen bilgilere. Çok mu ağır oldu, beni buna sen zorladın laf anlamaz tavırlarınla.

gelelim dersimize :"her insan farklıdır, her insanın yazı yazış şekli de, yazılarıyla anlatmak istedikleri de, paylaşmak istedikleri de farklıdır. Ayrıca çeşitlilik güzeldir. İnsanı tek düze olmaktan korur. Yeni bir şeyler öğrenmesini sağlar. Yetişkin insanlar kendine sunulan yazarlar arasında seçim yaparlar, hoşlarına gitmeyeni okumamak, takip etmemek gibi bir tercih hakları vardır, okumak istediklerini okurlar, beğenmediklerini takip etmezler. Birinin beğendiğini öbürü beğenmeyebilir, bu çok normaldir. Yapmamız gereken (blogları zevk için okuduğumuz düşünülürse), kendi seçim hakkımızı kullanmaktır. Beğenmiyorsak bu görüşümüzü dile getirebiliriz, bu bizi bağlar, karşımızdaki dikkate almayabilir. Sen bundan sonra yazma, ben seni beğenmedim demek ise çocukların bile yapmayacağı bir basitliktir. Buna ancak cahil cesareti denir."

Gelelim ablama bıraktığın yoruma: "bana çok kızıyorsunuz biliyorum.kızdığınız içinde saygı duyuyorum..ben,bir yabancı söz konusu yakınınız.yazın size geleceğim.tabiki evinize değil..sadece bir tanışmak için,kabul ederseniz. gezi içinde bana yol göstermeniz için sağlkla sevgiyle kalınız."

Ve ablamın cevabına: "Eylül size kızmıyorum sadece gerçek hayatlarımızın sadece bir bölümünü yansıtabildiğimiz bu yazılara göre bizi değerlendiriyorsunuz diye düşünüyorum, bu yüzden size yanılma payı veriyorum.. Ben mesela, genelde yanlış anlaşırım..Bazen çok yumuşak ve uyumlu gözükürüm oysa kendimce insanları değerlendirme yöntemlerim vardır ve daha ilk gördüğüm andan itibaren tamamen kişiye özel davranırım.Yani sizle sakin sakin konuşarak birden bir duvar gibi bana :) çarpmanıza sebep olabilirim, ne olduğunu anlamazsınız bile.. İkinci görüşmemizde o kadar dikkatli konuşursunuz ki yeni tanıyan biri neden bana öyle davrandığınızı anlayamaz.Siz şimdi bunu benim yazılarımdan anlayabilirmisiniz..? Hem nerede yaşarsak yaşayalım deşifre olmayalım fazla diye hayatımızın her yönüyle paylaşımlarda bulunmuyoruz aslında.Bu yüzden bizler hakkında bildikleriniz size anlattıklarımızla sınırlı, hatta yazılarımızdan anlayabildiklerinizle sınırlı..Onun mütevazi biri olduğuna inanıyorum.Ben kolej mezunu, ingilizce bilen bir arkeolog olsam..Hayatım; kitaplarım, çocuğum ve evim olsa, çalışıp çalışmamam önemli değil daha farklı olurdum..Ben daha havalı yazılar yazabiliyorsam bu beni bağlamalı..Bizimle paylaştıklarından onun hayatını basite almak, onun hayata karşı duruşunu önemsememek bence haksızlık.. Sadece kardeşim olduğu için değil, üstüne çok gidilmesine siz değil bir başkası da olsa izin vermem.Yani ben yaşadıkça olmaz..Erkek kardeşim içinde aynı düşünüyorum.Sadece Burcu için değil.Onun yazdıklarını eleştirebilme hakkınız bence sadece hayatını paylaşıyorsanız geçerli.Okumak zorunda değilsiniz..Anne olduğunuzu yazmışsınız ama biliyormusunuz ki annem sizin yazdıklarınızdan rahatsız oluyor.Sadece bu nedenle bile bende sizin davranışınızdan rahatsız oluyorum..Yoksa kendi aramızda yorumunuzu konuşup,silip geçiyoruz..Aslında bunları size yüzyüze söylemek isterdim ama bu konuyu burda kapatmak istiyorum artık.Ne zaman isterseniz her zaman her yerde size yardımcı olurum.Fethiye'de de görüşmekten memnun olurum ama onu sevmiyorsanız sizin için onu okumayın demekten başka yapabileceğim birşey yok..Sevmek zorunda da değilsiniz..Hayat hakkında değerlendirmeyi de izninizle bizi bırakın.Biz insanları nerde ne kadar yargılayacağımızı bilen kişileriz ayrıca bunu onun için yapacak birileri de varsa onlar da biziz."

Tekrar söylüyorum, seni ve senin gibi amacı sadece zarar vermek olan, ortaya kimliğini ve kişiliğini koyamayan, yorumu yapıcı değil, yıkıcı olan ve amacı da kendi gelişememiş egosunu alacağı cevapla tatmin etmek olan hiç bir anonimsiyi dikkate almıyorum. Çok gülüyorum ve yorumlarınızı blogda yayınlamıyorum ama arkadaşlarıma anlatıp, sizinle, sığlığınızla, dikkate alınmayacak kadar küçük olan düşünce kapasitenizle alay ediyorum. Hayatıma eğlence katmış oluyorsunuz sadece. Ama beni yerip, ablama yaranmaya çalışıp, annemi üzeceksen, sevdiklerime sıkıntı vereceksen seni bulurum. Mahkemeye veririm. Şimdiye kadar esprili bir dille anlatmaya çalıştım yapacaklarımı ve umrumda olmadığını, ama zeka lazımdır benim dilimden anlayabilmek için, e o da sende yok. O yüzden yeni tavrım bu olacak, bilgine...

12 Ocak 2009

Az önce oğlum ödevlerini yapmaya gitti odasına, ben de yazımı yazmak için bilgisayarı açtım. Yirmi dörtle altıyı çarpması gerekiyormuş, becerememiş, alt alta altı tane yirmi dört yazmış toplamaya uğraşıyordu. Elindeki kağıdı bana getirince ben ona nasıl yapması gerektiğini gösterdim, işlemi de yaptım sonuçlarını ona buldurarak, o da bir yandan kulağıma "ooo süper kadın" diyordu, bir yandan da seviniyordu, uğraştığı işlem çabucak bitti diye...

Kasımda kitap fuarından Çarli, Atahan'a kitap almıştı, ben de bulabildiği her standdan kitap ayracı almasını istemiştim benim için. Annemler bayramda geldiklerinde getirebildiler ancak, Çarli'ciğim sağ olsun bana da bir kitap almış ama ayraçları görünce, oğlumla ikimiz kitapları bir kenara bıraktık, onları kapma yarışına girdik. Ben paylaşmayı önerdim oğlum kabul etmedi, ben onları zaten dayın bana almıştı dedim, o elimdekileri kapmak için üzerime atladı, bu arada ben kaçtım, annemle babam da bizi ayırmaya uğraşıyorlardı, en sonunda küçük prensimi kırmadım hepsini ona verdim... Teşekkür ederiz Çarli, kitap ayraçları ve kitaplar için :O)

On beş tatil yaklaşıyor. Tatilde kocam çalışacağı, biz de onu bırakmak istemeyeceğimiz için buradayız gibi görünüyor. Yine de belli olmaz, aslında küçük bir hafta sonu tatili bile iyi gelirdi hepimize ama bakalım kısmet...

11 Ocak 2009

:o)

Asortik ablam, kendi resmini koyunca bloguna ben de eksik kalmayım dedim... Aslında koyduğumuz resimlerden ikimiz hakkında bir şeyler öğrenmeniz mümkün. Mesela o yaz kış güneş gözlüklerini çıkarmaz, ben de asla güneş gözlüğü takmam. Onun saçları her zaman uzun ve kıvırcıktır, benim de çoğunlukla kısa ve sürekli düz. O asortikliğine yakışır şekilde ayda bir kuaföre gider, ben yılda iki kere... Onun fotoğraflarını ortadan ikiye kesebilecek ve daha bir sürü şey yapabilecek kadar bilgisayardan anlayan bir oğlu vardır, benimki ben izin vermeden açamaz daha küçük olduğu için... Bir de bu fotoğraflardan anlayamayacağınız ama benim sizi merakta bırakmamak için ekleyeceğim bir şey var, o iridir ve yaşından fazla görünür, ben ufak tefeğimdir ve yaşımı göstermem :O) O öyle yakası kürklü şık mantolar giyer, benim üzerimde genelde salaş, bana büyük gelen montlar olur... Çanta seçimi çok zevklidir yalnız, benim her daim yanımda taşıdığım sırt çantama karşın, onun her kıyafetine göre değişen irikli ufaklı milyon tane çantası vardır...

Bir de çok olgundur, benim takılmalarımı genelde ciddiye almaz, alsa da çaktırmaz, ben kızdırmak için üzerine gittikçe ustaca manevralarla çabalarımı boşa çıkarır...

Aslında iki gündür yazı yazmak için açıyorum blogumu. Yazıyorum da ama bir türlü toparlayıp yayınlayamıyorum... Başlanmış ama yarım bırakılmış yazıyla doldu kayıt kısmı... O yüzden biraz daldan dala atlayabilirim...

Bugün oğlumla gezmeye gittik. Bildiğiniz tam bir klasik altın gününe. Yaklaşık otuz kişinin olduğu, çok kalabalık ama aslında sadece akrabalar bulunduğu için sıkmayan, sevdiğim bir grup... Herkes şık şıkıdım giyinmiş, takmış takıştırmış, etekler, kumaş pantolonlar, ince çoraplar, terlikler bile çok süslü... Bir tek ben her zamanki gibi kotum ve boğazlı spor kazağımla, ayağımda da çetiklerim... Giymezsem üşütüyorum, o yüzden botlarımı bir numara büyük aldım, çetikle ya da yün çorapla giyiyorum kış boyunca... Giyemediğim zaman da gezmeklik çetiklerimi atıyorum çantamın içine, gittiğim yerde kapıdan girer girmez ayağıma geçiriyorum...

Aşure ayı başlamış. Bunu yemek bloglarından ve komşuların birer birer getirdiği aşurelerden anlayabildim ancak. Bir kaç sene öncesine kadar çok severdim, her geleni mutlaka yerdim ama bir iki senedir tadına bile bakmıyorum nedense, evde de yapmıyorum. Kocamla oğlum da yemediğinden gelenler dolapta unutuluyor genelde...

İdeefixe'ten kitap bakıp duruyorum ne zaman bilgisayarı açsam. Listemi oluşturdum aslında ama oğluma da kitap alayım, sipariş vermişken cd de ekleyim derken ordan oraya geziyorum. En sonunda yorulup almadan çıkıyorum. Seçtiklerim arasında Fawer'den Olasılıksız, Binchy'den Bu Yıl Farklı Olacak, Kulin'den Umut, Ongun'dan Günler Akıp Giderken ve Keyes'ten Yeni Başlayanlar İçin Suşi var. Oğlumu da Jules Verne ile tanıştırayım diyorum artık. Sadeleştirilmiş Jules Verne'lere bakıp duruyorum. Geçen sefer dedektiflik üzerine kitaplar almıştım, onları sevdi, biraz tarzını değiştirelim bence. Bir de Bizet'in Carmen'ini aradım ama sitede bulamadım, Bilkent Senfoni Orkestrası'nın çeşitli bestecilerin eserlerlerinden oluşturduğu karışık bir cdde vardı, büyük ihtimalle onu alacağım.

En son Carmina Burana'yı almıştım. Evde kimse olmadığında son ses açıp dinliyorum. Üst kattaki sevimli (!) komşumuz (Angut) nefret ediyordur benden eminim ki... Bu üst komşu üç sene önce, çocuk yürüdükçe yukarıya ses geliyor diyerek, kapımıza gelmişti, yazmıştım o zaman hatırlayanlar olacaktır. O günden beri adı Angut kaldı... Bu, kendi isminden daha çok yakıştı bence ona... Yalnız yedi senedir oturduğum bu apartmanda geçen gün ilk defa bana kapıyı tuttu geçebilmem için, o günün şokunu da atamadım hala üzerimden...


Yine görüşmek üzere...

:O)

04 Ocak 2009

OĞLUM VE BEN

Biraz önce radyoyu açmış yatak odasını topluyordum, oğlum da ödevlerini yapıyordu . Romantik bir parça çıkınca odasından koştu geldi, beni dansa davet etti ve parça bitene kadar dans ettik. Bir yandan da kulağıma, "babama söyleme dans ettiğimizi" diyordu...

Bugün de otobüste "Sen çok güzel bir kadınsın, güneş gibi parlıyorsun, senin gibi bir anneye sahip olduğum için çok şanslıyım." diyordu....

:O)

01 Ocak 2009

GEÇMİŞ YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN :0)

Bu başlığı özellikle Biyo için attım, benden ona doğum günü ve yeni yıl hediyesi :O) Kendisi bayılır böyle geçmiş kutlamalara... Biyo'cuğum doğum günün kutlu olsun. Onunla tanışmış ve bire bir görmüş biri olarak belirtmek istiyorum ki muhteşem bir kadındır. Hem güzel, hem becerikli, hem akıllı, hem de son zamanlarda özletmişti kendisini, aramıza döndüğüne sevindim...


Bu da oğlumun son marifeti Öcü. Geçen gün nereden aklına estiyse çizmiş, kesmiş, bana getirdi ben de hemen bilgisayarın üzerine astım...

Yılbaşını evde kocam ve oğlumla kutladık. Şu saat itibarıyla da yılbaşı bitti bizim için, ben bilgisayarın başına oturdum, kocam playstation oynamaya başladı :O) Futbol oynuyor, ben de öğrenmeliymişim karşılıklı maç yaparmışız, syberiayı ve narniayı beraber oynadık bitirdik ama futbol oynamak ilgimi çekmiyor. Ben traviana takılıyorum. Aysetun abla hala oynuyorsan ve beni okuyorsan bu bilgi senin için, üçüncü köyümü de kurdum bugün itibariyle :O)

Bunun dışında pazartesi Issız Adam'ı izledim. Film güzeldi bence ama herhangi bir şekilde etkilenmedim. Salı günü de sabah dokuzdan akşam dörde, dışarıdaydım, yılbaşı öncesi mümkün olduğu kadar çok işimi halledebilmek için koşturdum durdum. Ertesi gün uyandığımda yorgunluğum geçmemişti ve hiç kalkasım yoktu ama oğlumu okula gönderebilmek için kazıdım kendimi yataktan...

Bugün evdeydim. Biraz ortalığı toparladım ve akşam için alışveriş yaptım. Belki yemeğe çıkarız diye konuşmuştuk kocamla ama haberleşemeyince, ben evde kutlayacak şekilde hazırlandım. Menümüz basit ama zengindi. Tiramisu yaptım yılbaşı pastası olarak mesela, uzun zamandır yapmadığımdan özlemişiz, güzel de olmuştu. Bir de kendime salata hazırladım, karnıbahar ve brüksel lahanasından. Onun dışında her akşam yaptığımdan farklı bir şey pişirmedim... Televizyonda kanal kanal gezindik. Evlendiğimizden beri ilk defa bir yılbaşını üçümüz kutladık. Daha önce ya biz arkadaşlara- annemlere gitmiştik ya da bize gelen misafirler olmuştu. Böyle de güzeldi. Atahan on bir buçuğa kadar dayanabildi. Tombala oynadık, muhabbet ettik... Okan'ın programı en severek izlediğimdi NTV'de ama kocam sağolsun her reklamda başka bir kanala baktığından baştan sona izleyemedim. Bir ara TRT'de Komedi Dükkanı'na denk geldik o da güzeldi, biraz da Beyaz'a takıldık derken gece bitti zaten. Yemeğimizi çok erken yedik ve saat on dolayında hepimiz mayışmıştık...

Yeni yılda aldığım tek karar işimle biraz daha fazla ilgilenmek oldu. Bugün ve yarın tatil olduğundan kampanya cuma gününe kadar uzatıldı. Salı bitirecek gibi hazırlanmıştım ben ama yine de yetişmeyen işler olduğundan iyi de oldu. Burada bahsediyorum hep kampanya sonu, yoğunum diye ama tam olarak ne yaptığımı daha önce yazmamıştım galiba. Takım öncüsü olarak bize verilen satış ve aktif temsilci hedefleri oluyor. Kampanyanın son günü saat dörde kadar yapılan her işlem de bizim raporumuza işleniyor. Hedefler karşılığında verilen hediye ya da para ödülünü kazanmamız raporlarımıza bağlı. Her kampanyanın son haftasında ben internetin başına geçiyorum, önüme de telefonlarımı alıyorum ve öncelikle sipariş vermeyen tüm temsilcilerimle görüşüyorum. Kim ne yapacak öğrenmiş oluyorum. Sonra bana bağlı çalışan takım öncülerimin raporlarını kontrol ediyorum. Onlara hatırlatmalarda bulunuyorum. Sonra temsilci hediyeleri için tekrar sipariş girmesi gereken temsilcilerimle görüşüyorum. İnternet kullanmayan temsilcilerimin siparişlerini alıp onları giriyorum. Bu arada kendi bağlı olduğum takım öncümle de sürekli haberleşiyorum... Böyle anlatınca genelde titan zincirine benzetiliyor takım öncülüğü sistemi ama hepimiz temsilcilerimize emek veriyoruz, sayıları çoğaldıkça daha fazla zaman harcıyoruz ve karşılığında da kazancımız primimiz ve kurduğumuz arkadaşlıklar oluyor. Geçen gün sinemada telefonlarımı kapatınca bir temsilcim çok merak etmiş beni mesela. Normalde evden ulaşamayan cepten mutlaka ulaşır ama bu sefer cep de kapalı olunca, aklına hastalık gibi kötü şeyler gelmiş. Benim için endişelenmesi hoşuma gitti açıkçası çünkü ilçelerden birinde oturduğundan sık görüşemediğim ama her ay mutlaka telefonlaştığım bir temsilcim. Benden de oldukça büyük, geçen gün o aradığında canım sıkkındı ama bunu yansıtmamak için gülümseyerek açtım telefonu, Atahan'ın bile dikkatini çekmiş ki kapatınca neden bu kadar mutlu oldun diye sordu. Bu işin kötü yanı ise bıktıracak kadar fazla telefonla konuşuyor olmam. Salı annem aradığında daha telefon zır derken açtım ve o da şaşırdı, telefon önümde duruyordu deyince de kampanya sonu galiba diye tahmin etti... Telefonlarım her zaman çalıyor. Gece dokuzdan sonra aramaz temsilcilerim ama sabah erken de kalktığımı bildiklerinden sekiz buçuktan sonra çalmaya başlar... Gece aramasınlar diye muhabbetin arasında belli bir saaten sonra yapılan aramalardan hoşlanmadığımı özellikle belirtiyorum ve mesaj yollasalar cevap vermiyorum ya da telefonu açmıyorum. Saat dokuzdan sonra dinleniyorum böylece...